Çetin kış günlerinde, saçaklardan uzanan ince, sivri buz kılıçlarına sokak lambalarının, güneşin, ayın, hatta yıldızların ışığı vurduğunda bunlar öyle ışıldar ki içlerinde bir ateş yandığını sanırsınız. Uzayıp duran kışın sert, soğuk yüzünde bir şölen hazırlığıdır bu. Yan yana onlarca kandil geceyi aydınlatır. Kadire Bozkurt’un öykü kişileri de buzkandillerine benziyor, parlak bir ışığın aydınlığında, sert, keskin. İlişkiler içimize işliyor.
Bu öykülerin kusursuzluk arayışı içinde geldiği yere bakınca, önümüzde iyi anlaşılıp doğru yere konması gereken bir kitap var. Buzkandilleri öykünün saygınlığını taçlandıran bir kitap.
bu kitabı ilk kapağına hayran olup paylaşmıştım. şu an kendisine hayran olarak yeniden paylaşıyorum. kadire hanımla geç tanıştım. ama bundan sonra alışveriş listesi yazsa okurum. amerikan minimal öykücülüğü hepimizin malumu. carver’ları cheever’ları hepimiz biliyoruz. azıcık sözcükle anlattıkları duygulara, gevezelik etmemelerine, her şeyi bilen tanrı anlatıcıyla uzun uzun anlatmamalarına, okura bir şeyleri açıklamamalarına, yani kısacası anlatmayıp göstermelerine hayranız. değil mi? işte ben kadire bozkurt öykülerinden aynı bu tadı aldım. üstelik bizim memleketin dertlerine, ezilenlerine, yıpranmış kadınlarına, kötücül kaynanalara, ağdacı metreslere, erkenden büyüyen çocuklara dair olunca öyküler daha da bir başka… iki gecede bitirdim ama iki gece de yattıktan sonra özellikle üç öykü beynimde döndü durdu. “blob”, “utanç” ve “sağlam olanı kesin”. “utanç” öyküsü mesela bu memleketteki en büyük tabulardan birini anlatıyor ve öyle tarafsız, ahlaki kaygı gütmeden yapıyor ki bunu kelimenin tek anlamıyla apışıp kalıyoruz. yer yer carys davies gibi sonda şaşırtan öyküleri var kadire hanımın ama bu her öykü için geçerli değil. öyle olunca büyüsü bozuluyor zaten. öyküye nasıl çalışmanın, nasıl yazmanın ve nasıl azaltmanın dersi gibi olmuş “buzkandilleri”. ve üstelik hepimizi derinden yaralayan hikâyelerle veriyor bu dersi. çok beğendim, çok etkilendim. beni biraz tanıdıysanız beni uyutmayan kitapları bir kez daha okuyup sonra biraz demlendirip yazdığımı biliyorsunuzdur. bakalım n’olacak. bu sene beni bu denli heyecanlandıran üçüncü öykü kitabı bu 🤗
çok beğendim. çok. “bir öykü kitabını övmen, sevmen için neler beklersin?” diye sorulsa, vereceğim tüm cevapları bünyesinde barındıran bir kitap buzkandilleri. bir kere çok atmosferik öyküler. kah toksik bir aileyle sofrada buluyorsunuz kendinizi, kah balkondan aşağı bakıyorsunuz yeni evinizde. bunu çok az yazar için söylerim: üslubu, kitabı okumuşum gibi değil de yaşamışım gibi anımsamama yol açıyor.
bunlara ek olarak öykülerin teknik açıdan da kusursuz olduğunu belirtmezsem olmaz. bu sene en son carver’ın katedral’ini böyle övmüştüm, bir kelime, bir harf fazlası yok; kitaba her bir öyküde müthiş bir denge hakim. o ucu açık sonları, o bayıldığım, çınlama hissi gibi bitişleri de okuyunca carver’ı andım sık sık.
her bir öykü de birbirinden farklıydı. buna herkes takmayabilir, bazı kitaplarda ben de umursamam ama hiçbir öyküde başka öyküyü anmadım.
saygıdeğer bir kadın’ı okurken kahkaha attım bi de ya ahahhdjdjdjs. mükemmeldi. bu açıdan düşünüp değerlendirmedim ama favorim o olabilir.
Çok beğendim Buzkandilleri kitabındaki öyküleri. Sadece bir iki tanesi tamamlanmamış, birden bitirilmiş gibiydi ama onlar da benim için belli bir standardın üstündeydi. Kadire Hanım sade bir dille büyük etki bırakmayı başarıyor. Öykülerinde bir iki cümleyle, ufacık bir ayrıntıyla atmosferi kurup karakteri tanıtabiliyor. Her yaştan, cinsiyetten, sosyo-ekonomik sınıftan kişiyi inandırıcı kılmış. Çocukları ve gençleri konuşturma şekline bayıldım. Yan Yana Durduğumuz Zamanlar kitabında Banu Hanım'ın güzel bir yazısı var kitap hakkında. Yazarın anlatım dilinin güzelliği, zamanları kullanışı, hikayelerin ince ince işlenişi örneklerle açıklanmış. Mutlaka bakın derim. Kadire Hanım takip edeceğim yazarlar arasına katıldı. Öykü sevenlere tavsiyemdir Buzkandilleri.
Buzkandilleri başarılı bir öykü derlemesi. Öykülerde anlatılan kadar anlatılmayan da var ve aslında tüm çatışma oralardan filizleniyor. Kadire Bozkurt’un okuyucuya bıraktığı bu boşluk, okuyucunun ister istemez işin içine dahil olmasını da sağlıyor. Öykülerin içeriklerini de düşününce bu tercih daha da anlamlı hale geliyor. Sanki dipten dibe hiç susmayan bir uğultu var gibi hissettim okurken. O uğultu son bulduğunda da tedirgin edici bir sessizlikle baş başa kaldım. Belki alakasız bir benzetme olacak ama Michael Haneke filmi izlemek gibiydi Buzkandilleri’ni okumak, tedirginlikle, tereddütle dolu. Çok sevdim. “Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlayamıyor”, “Bunu Bilemezsin”, “Sığırcıklar”, “Utanç” ve “Bir İhbarda Bulunmak İstiyorum” öyküler arasında favorilerim.
Son oyku bu sabah beni tramvayda hungur hungur aglatti. Blob, bunu bilemezsin, buzdolabi.. cok cok guzel oykuler. Ama kaplumbaga beni mahvetti. Konudan bagimsiz ama cok da bagimli aslinda. Babami cok ozledim.
Kadire Bozkurt'u ilk kez okuyorum. Öykülerinden çok etkilendim. Her birini, davetsiz bir misafir gibi okuduğum hayatların dünyasına girivermiş, sessizce bir köşede oturup izliyormuşum hissi ile okudum. Diken üstünde bir okuma deneyimi. Herhangi bir evin bir odasında yaşanan o anı ve karakterlerin ruh durumunu muhteşem bir doğallık ve gerçekçilikle kurgulamış. Kitabın arka kapak yazısında şöyle diyor: '' İyi anlaşılıp doğru yere konması gereken bir kitap. Öykünün saygınlığını taçlandırıyor.'' Hakikaten öyle.
Hepsi birbirinden başarılı, çok güzel öykülerdi. Bir tane bile olmamış dediğim öykü yoktu. Kadire Hanım’ın diğer kitaplarını da en kısa zamanda okuyacağım.
Kadire Bozkurt’u Notos’ta yayımlanan öykülerinden tanıyordum fakat kitabını satın alıp da onunla derinlemesine tanışmak üçüncü kitabına nasipmiş.
Kendi ritmini, kendi sesini arayan bir yazarla karşı karşıyayız. Yazarın kafasında öyküyü nasıl daha etkili kılabilirim sorusu dönmüş durmuş, bu sebeple daha bir özenmiş öykülerine.
Diyeceksiniz ki yazarların hepsi zaten öyle yapmıyor mu? Yapmıyor efendim, yapsalardı ortada hep aynı temalar etrafında dönenip duran öyküler yerine nitelikli öyküler görürdük. Bir elin parmağını geçmiyorlar.
Çağdaşları arasından nasıl ayrışıyor ve ileride de nasıl ayrışmaya devam edecek diye bir soru sorarsak eğer; benim için yazarın okuruna tanımış olduğu söz ve düşünce hakkı etkileyiciliğini koruyarak kendine yer açmaya devam ederse o kadar çağdaşlarından ayrışacak.
Öykücünün susma hakkını kullanarak bize kadın karakterleri üzerinden gösterdikleri, öğretilmiş gerçekliği kıran öykü karakterleri, kadın – erkek rollerinin altında kalan ve çabalayan/çabala(ya)mayan karakterler, öykülerinin etkileyiciliğine temel desteği sağlıyor.
“Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlayamıyor”, “Utanç” , “Saygıdeğer Bir Kadın” , “Sağlam Olanı Kesin” ve “Kaplumbağa” öyküleri dokundukları temel meseleler açısından bir adım öne çıkan öyküler oldu benim için.
Küçük bir anın, bir duygunun, gözden kaçanların, göze batanların, dillendirdiklerimizin, içimize attıklarımızın, gönül rahatlığı ve rahatsızlığıyla halının altına süpürdüklerimizin hikayeleri. Biraz rahatsız edici, biraz evdeymişsin gibi rahatlık verici. Yazın başında okuruyla buluşan Buzkandilleri öykü severlerin radarına çoktan girmiş ve okunmuştur eminim. Biz de geçtiğimiz günlerde @yazariylakonusanlar’da nefis bir sohbet ile taçlandırdık bu okumayı.
Çok iyi bir öykücüden; mükemmel bir gözlem yeteneği, çok ince ayrıntılar, derin çelişkiler, okunduktan sonra bir süre boyunca fragmanlar/sahneler halinde akılda dolaşmaya devam eden öyküler.
Bir de hemen her öyküde metaforik bir unsur var karakterin çelişkisiyle, derdiyle paralel ördüğü. Gerçekten iyi hikayecilik tam böyle olmalı dedirtiyor. Favori öyküm, diğerlerinden daha “karanlık ve kült” bulup çok etkilendiğim “Bir ihbarda bulunmak istiyorum” adlı öykü.
Kadire Bozkurt'un atmosfer yaratma becerisine hayran kaldım. Kitaptaki her öykünün bu denli inandırıcı ve ikna edici olması kendisinin de belirttiği gibi nesneleri ve ayrıntıları doğru biçimde kullanmasıyla doğrudan ilişkili. Bir de eşi benzeri görülmeyen bir humouru var her öykünün. Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir öykü kitabı okumadım.
Öylesine Storytel üzerinden e-kitabını açtım ve elimden bırakamadım ki telefondan, Storytel arayüzü ile bir şey okumak kolay değil.
Kitabın son öyküsünden sonra o kadar ağladım ki 4 versem haksızlık olurdu. Kaplumbağa, Blob, Sağlam Olanı Kesin, Utanç, Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlayamıyor… hepsi çok iyi öyküler.
Kadire Hanim'in oykulerinde farki yaratan sey; kullanmadigi kelimeler, anlatmadigi detaylar ve karakterlerin soylemedigi laflar olmus. Ozellikle ilk oykuye vuruldum. Yazarin her bir satirdan kendini silmek icin harcadigi cabaya hayran kaldim.
Öykü severler için enfes bir kitap önerisiyle geldim. İçinde 16 öykü barındıran kitap, beni kendine hayran bıraktı. Özellikle iki öyküyü çok beğendim. Okuyacak olanlara adlarını bırakayım; Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlayamıyor ve Utanç adlı öyküler.
Kitapla @yazarıylakonuşanlar vesilesiyle tanıştım ve hem yazarıyla hem de kitabıyla karşılaştığım için çok mutluyum. Beni sarsan ve huzursuz eden metinleri ayrı seviyorum. Kitabı kapattığım zaman duvara boş boş bakıp, hayatı sorgulatan metinler benim için ayrı kıymetli. Bu kitap da onlardan bir tanesi.
Öyküleri tek tek anlatamayacağım ama beni en çok etkileyen iki öyküden birinden bahsetmek istiyorum. Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlayamıyor. İki çocukla kalan bir kadının çaresizliğinden bahsediyor bu öykü. Babaları kafasının göre gidip gidip geliyor. En sonuncu gitmesi çok uzun sürdü ve kadın çocuklarla perişan halde. Mahalleden tanıdık bir Nazmi Amca’ları var, bunlara sürekli yiyecek ve odun getiriyor. Niyeti belli. Kadın en sonunda sandıktan yeşil bir kumaş çıkarıyor ve kendine yeşil bir elbise dikip Nazmi Amca’yı yemeğe davet ediyor. Tabi yine eli kolu dolu gelmiş. O yeşil elbise paramparça etti kalbimi. Kadının çaresizliğini sıfır duygu katarak öyle güzel anlatmış ki epey yaraladı beni bu öykü.
Sevgili Kadire Hanım’a çok teşekkür etmek istiyorum. Böyle insan hayatlarına bir bakıp çıkabileceğimiz öyküler yazdığı için.
Buzkandilleri kapağındaki renklere inat içerisindeki öykülerle bize ters köşeli bir okuma deneyimi kazandırdı.
Yalın dili ve kısacık öyküleriyle gündelik hayatın akışı içerisindeki olayları farklı bir pencereden baktırdı. Kısa ve öz anlatımı sayesınde normal olan olayları bile olağanüstü bir durummuş gibi hissettirdi.Çoğu karakter ,olay tanıdığımız bizden kimseler ama onların başından geçenler öyle kuvvetli anlatılmış ki bazı öyküleri okuduktan sonra kendimi o karakterlerin yerıne koydumm. “Blob “ , “Utanç” ,”kaplumbağa “bunlardan bazılarıydı…
Ben öykü kitaplarını bir baştan bir de sondan birer öykü okuyarak başladığımdan özellikle ilk öykü cok guzel ilerlerken birden birere kesilmiş hissi yarattı bende …ya da benim kaçırdığım bir yerler oldu. Ama üstte belirttiğim üç öykü üzerimde baya etki bıraktı.
Kadire Bozkurt ile ilgili etraflıca bilgiyi Notos Yayınlarının iki ayda bir çıkan edebiyat dergisinde (Temmuz -Ağustos sayısı) bulabilirsiniz.
Edebi metin beni rahatsız ettiği ölçüde daha çok etkiliyor beni. Elbet okur olarak rahatlama amaçlı da kitaplara sığınıyoruz ama Kadire Bozkurt bizi bu konfordan alıkoyan öyküler kaleme almış. Nasıl ki hiçbir gelişim ve büyüme sancı olmadan olmuyor , okuma serüveni de zorladığı ölçüde insanı büyütüyor . Dil açısından çok büyük oynamadan yapılan anlamlı hareketler de metindeki sıkıntının çeşnisi olmuş. Her şeyin ötesinde bu öyküleri bir kelimeyle açıkla deseniz "yüzleşme" derim. Kadın toplumuyla, kadın erkekle ve son olarak erkek erkekliğiyle yüzleşiyor bu öykülerde. Kadire Bozkurt'un Buzkandilleri kitabı ödülü hak etmiş eserlerden diye düşünüyorum.
Çok iyi bir öykü kitabı. Hani kapalı bir gökyüzünde bazen daracık bir alana düşen ışık huzmesi “şeyleri” olağandan farklı gösterir ya, bu öyküler de öyle. Şiirsel bir dil, yumuşacık bir anlatımla değil, tam tersini yaparak gösteriyor. Fazlalıklardan arınmış, gevezeliğe hiç yüz vermeyen bir dili var ki en sevdiğim. Bazı öykülerin hazmı çok zor, bazıları ise, daha önceki kitaplarından alışık olduğumuz gibi, rahatsız anlar üzerinden öykü kişilerinin kökü derinlerde dertlerine bakıyor.
Öyküleri açıp açıp okuyorum, öyle güzeller. Önünü arkasını anlatmadan anlatmak istediği her şeyi anlatan öyküler. Birini seç deseler seçmek istemem ama “Sağlam Olanı Kesin” derim.
Çok keyifli öyküler var içinde. Kimisinde çocukluğun, kimisinde yoksulluğun, birbirini sevmenin renkleri... Sakin sakin yazmış Kadire Bozkurt. Bağırmadan, kendisini göstermeden usul usul anlatmış.
Özellikle birkaç öykü okuduktan sonra dönüp durdu zihnimde. Zaman zaman biraz depresif bulduğum için ara vererek okudum… Az cümleyle bu denli derinleşebilen hikayeleri okumayı seviyorum. Arada açıp bakacağım kitaplardan oldu, bu ülkede böyle çocuklar olarak doğup böyle yetişkinler olarak ölüyoruz.
Yazarla ilk tanışma kitabımdı. Herhangi bir bilgi sahibi olmaksızın o güzel kapağını açarak, çevirdim sayfalarını. Kapağıyla uyumsuz vurucu öyküler karşılıyor iç sayfalarda bizi. Hikayelerdeki atmosfer oluşumu çok başarılı. Tam öykülerin içine girecekken pat diye bitmesi, bana yazarın tamamlanmamışlık, eksik kalma hissini bize doğru aktarma çabası gibi geldi. Yazarı okumaya devam edeceğim gibi duruyor..
Duru, az ve öz olma çabasını anladım ama bana hitap etmedi sanırım. Ben derinlesebilme ve detaylanabilme seviyorum. Bir de bu kadar mutsuzluk bana çok geldi. Evet edebiyat çatışmadan ve mutsuzluktan beslenir elbette ama baktığı yere ısınamadım.
Uzun zamandır beni bu kadar etkileyen öyküler karşıma çıkmamıştı, sanırım bundan sonra da dönüp dönüp okuyacağım. Kendi dili ve uslübuyla bizi içine alan bu kitabı öykü severlere şiddetle tavsiye ediyorum.