ağlamaktan içim çıktı.
okurken insanın içine işleyen o sade ama derin hikâyelerden biri. camille jourdy, çizgileriyle kelimelerin bile anlatamayacağı duyguları öyle bir yakalıyor ki çizgi roman olmasına rağmen sanki o an orada kişilerle birlikteymişim gibi hissettim.
*spoiler olabilir*
juliette’in hikâyesi ilk bakışta basit gibi: köklerinden kaçmış, kendi hayatına tutunmaya çalışan bir kadının memleketine geri dönüşü ama aslında bu sadece fiziksel bir dönüş olmayacak. :'') geçmişle, aileyle ve en çok da kendiyle yüzleşme yolculuğu. özellikle babasıyla olan ilişkisi beni derinden etkiledi. juliette’in babasına sürekli "raf al" demesi, aslında evde kendine bir yer arayışının sembolü gibi ama babası buna pek anlam vermez, "benim eşyalarıma yetiyor o plastik raf hehe", juliette tam paris’e dönerken babasının fısıldadığı "raf aldım" cümlesiyse beni 5 dakika önce zırıl zırıl ağlattı. zaten bizi bu detaylar mahvetmedi mi.... yine de seviyorum.
polux ile juliette’in ilişkisi ise bambaşka bir yerden yakaladı beni. birlikte bakmaya başladıkları ördek norbert’in, daha hikâyenin başında bir araba kazasıyla ölmesi, aslında ilişkilerinin de asla tam anlamıyla yeşeremeyeceğinin bir işareti gibi. juliette, paris’e döneceğini söylediğinde polux’un ona sarılıp, "eğer doğru değilse, bunu bana söyleme," demesiyle o kaçınılmaz vedanın ağırlığı bana dert oldu. çizgi romanın sonunda da gördüğümüz gibi polux da hayatına devam ediyor. bu kadar sade bir cümlenin bu kadar çarpması, açıklayamıyorum...
görsel olarak renk paletine BAYILDIM. suluboya tonlarıyla yaratılmış o yumuşak, pastoral atmosfer karakterlerin iç dünyasıyla birebir örtüşüyor bence.
tl, dr; çok fazla söze gerek duymadan kalbinize dokunan bir kitap. (bence) aileyle olan kırık dökük bağları, kimlik arayışını, geçmişle yüzleşmeyi anlatıyor ama bunları büyük cümlelerle değil, küçük anlarla, basit ama derin diyaloglarla yapıyor.