Etik ve politikanın tüm dünyadaki görünümü seçimlere dayalı –farklı kıvamlarda– liberal demokratik modellerin yarattığı sorunların özellikle son iki yüz yılda “kusurlar” düzeyinden “felaketler” düzeyine hızla evrildiğini göstermektedir. “Felaket” nitelemesi uzunca bir süredir apokaliptik bir kaygı, telaş ve çığlığa yatkın olmakla suçlanan vesveseli insanların nakaratı olmaktan çıkmış, serinkanlı ve yeterince rasyonel bir sağduyu tarafından da vurgulanır olmuştur.
Kapitalizmin piyasa güzellemeleriyle yürüdüğümüz bu uzun yolun sonunda biyosferi hepten kaybetmeye yaklaşmış, biyolojik çeşitliliği ciddi ölçüde yitirmiş, önlenebilir çevresel tahribatı durduramaz hale gelmiş, zengin ile yoksul arasındaki uçurumu olabildiğince açmış durumdayız.
Kapitalizmin kâr maksimizasyonunu en temel hak sayan piyasa özgürlüğü, tersine bir okumayla, gelir artırmaya faydası olmayan hiçbir çabayı yeterince dikkate alamıyor. Bu tablonun sürdürülemezliği sürekli yinelenedursun, tam da bu tablo nedeniyle sınırsızca büyüme hedefi gözeten bir azınlık, sistemi kimi onarımlarla sürdürmek için devletlerle işbirliğini asla ihmal etmiyor.
Karar verici azınlık felaketlerin nedeni olan bir dışlayıcı zenginliği sürdürebilmek için son derece ikna edici bir kültürel hegemonya kurmuş durumda: Dünyadaki ortalama yaşam süresinin uzaması, bebek ölümlerinin tutarlı bir grafik uyarınca düşmesi, temel sağlık, eğitim ve teknolojiye tarihte hiç olmadığı kadar çok kişinin görece daha kolay ulaşabilir olmasını bu süreçteki olumlu kazanımlar olarak ileri sürüyor.
Bu doğru. Ama tam da bu “doğru” pahasına felaket ölçüsüne çoktan ulaşmış o büyük “yanlış” sürdürülebiliyor: Uygarlığımız bir “fayda maksimizasyonu makinesi”ne dönüştürülmüş durumda; maksimum fayda, gerçekliğin insan, insan dışı, organik ya da inorganik unsurlarıyla devinen içkin bütününe karşı tümüyle düşmanca bir tutum takınmak anlamına gelmekle kalmıyor, bu sözde faydanın da ancak çok küçük bir bölümü insanlar arasında paylaşılıyor.
Bir başka deyişle, aşırı zenginleşmenin faydasını aralarında kırışan çok küçük bir azınlık için tüm beşeri uygarlığımızı kozmosla kavgalı bir aşirete dönüştürmüş durumdayız. Bu kitap, Balanuye’nin Naturans I: Yeni Bir Ontolojiye Doğru adlı kitabında genel çerçevesini çizdiği Güç Ontolojisi bağlamında hepimizi “etik” ve “politika” hakkında tümüyle önyargısız yeni bir düşünceye davet ediyor.
Bu düşünce, etkide bulunanlar ile etkiye uğrayanların bitimsiz karşılaşmalarıyla biçimlenen içkin gerçekliğin bundan sonraki seyri hakkında: Temel kabullerimizin çoğunu yeniden gözden geçirmeyi gerektiren olanaklı ama zor, zahmetli ama umutlu bir yol bu.
Çetin Balanuye is a Turkish continental European philosopher and academic.
His main field of study is the idea of immanence in philosophy, immanence in the philosophies of Spinoza, Nietzsche and Deleuze, and its ethical-political consequences. He is a professor at Akdeniz University, Department of Philosophy.
He has many academic and popular published works focusing on a minor tradition that developed with Spinoza - Nietzsche - Deleuze, especially within the framework of the idea of immanence. Published in 2012, Spinoza: Bir Hakikat İfadesi is the first Turkish copyrighted work in which Spinoza's three main works are explained together systematically.
If Balanuye is known to a wide readership, it's largely because Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor? [Where Does Spinoza's Joy Come from?], a book published in 2017. Adhering strictly to Spinoza's teaching but enriched with creative prose pieces selected from everyday life, the book soon went through numerous editions and contributed to the adoption of Spinoza's teaching by outside readers as well as philosophers in Turkey. The book argues that as or more than the fleeting manifestations of the concept of joy, it is also possible for joy to turn into an established disposition, and that there is an inseparable relationship between such joy and the power to exist. We have certain assumptions that block this possibility, and these assumptions are deeply rooted, hidden and decisive. These assumptions (transcendence, free will, and teleology), each based largely on our illusions, have not only been weakened by Spinoza, but have shown that these assumptions can be abandoned, at least to some extent. And, when this is achieved the highly liberating ethical and political implications of a new notion of "power" will possibly follow.
Balanuye published the first book of the Naturans series, which he planned as a trilogy, in 2020 with the name Naturans I: Towards a New Ontology. In this book, it is said that the aim is to organize a new idea of ontology, known as the power ontology, which satisfies the five conditions, all in harmony with Spinozism: Monism, non-antropocentrism, immanence, expressionism and anti-essentialist interactivism.
Balanuye, along with many other contemporary philosophers, issued a statement against the Russian invasion of Ukraine on February 24, 2022. [ https://philosophersforukraine.com.ua... ]
Çok önemli bir kitap bu. Aynı serinin ilk kitabı Naturans 1'deki ontolojiye bağlı kalınarak yeni bir etik ve politika yaklaşımı geliştiriliyor. İlk kitap okunmadan da anlaşılabilir bir dille yazılmış. Balanuye'nin Spinoza, Nietzsche ve Deleuze perspektifini çok mantıklı buluyorum. Kitabı okurken iki cümlede bir altını çizmek istediğim ifadelerle karşılaşıyorum. Son bölümdeki "magnus sibilus" (büyük ıslık) gerçekçi bir devrimci kalkışma daveti. Kesinlikle okunması gereken klasikleşecek bir eser.