Kitaptaki karakterler içime işledi adeta. Bu karakterleri kesinlikle Sevgi Soysal'ın cezaevindeyken yakından tanımış olduğunu düşünüyorum. Bu derin tanıklıklar için cezaevine girmek zorunda kalmış olması da bambaşka bir ironi esasen. Sevgi Soysal bir psikolog titizliğinde ele alıyor karakterleri; onların gözünden görmemizi sağlıyor erkekleri, kadınları, cinselliği, parayı, hayat mücadelesini, çelişkileri, aşkı ve her şeyi... Sevgi Soysal tıpkı Sabahattin Ali gibi içime işleyen yazarlar arasındaki yerini çoktan aldı.
Boş bir çuval gibi "...Hep kayısı ağaçlarıyla dolu bir bahçeydi kurtuluş. Bu bahçede, yeni çiçek açmış bir ağacın gölgesinde uyuyordu. Ne kendim, ne Güler, ne arkadaşlarım, ne konuşulmuş sözler, ne de sıkılmış yumruklar. Öyle, boş bir çuval gibi uyumak.."
"...İnsan sıcaklığına, dostluğuna karşı durmamacasına artan özlem ne hatalar yaptırabilir kişiye..."
COP "...Erkeklik organının yüklenebileceği en çirkin görevi yüklenen cop.....Gözlerinin önünde bayağı tiksindirici biçimler alıyor cop. Kötü, hasta beyinlerin bu aracı, olabilecek en iğrenç erkeklik organına dönüştürdüklerini anımsıyor. Doğayı bile en çirkine dönüştürebilen kafalar! Onların erkeklik organı. Olabilecek en çirkin, en adi biçimde. Cop.../....Bak Oya... Aslında cinselliği doğal karşılarım ben. Yakın zamana dek bunu hiç büyütmedim, mesele de yapmadım. Gereği kadar önem verdim bu konuya. Aşırı kapalı, şartlanmış da değilim. Ama o üç herif, copu zorla makatıma sokmaya kalktıklarında, doğa da, cinsellik de korkunç şeyler olarak göründüler gözüme. Cinsellik insanın en bayağı yanıymış gibi. Cinsellik olmasa, beni döverler evet, elektrik verirler, tırnaklarımı sökerler... her ne ise... ölesiye acı çektirirler, acıdan delirtebilirler... Ama bunlar atlatılabilir, bunlardan sonra, şimdi duyduğum tiksinti duyulmaz asla. Böyle utanılmaz. Üç erkek, erkek demek belki yanlış, birlikte, birbirlerinden güç alarak bastırdılar copu. Delice bir acıydı, ama tiksinti, utanç daha fazlaydı. Kadın ve erkek ayrımı, bana oynanan oyunların en kötüsüydü. Kadın olmam en büyük ihanet gibi geliyordu bana. Adamlar kendilerinden geçmişlerdi. Sanki benim kim olduğum, ne olduğum önemli değildi onlarca. Üçü de, yüzyılların en çirkin erkeklik organının sahibiydiler sadece, ona yüreklerinin en iğrenç işlevini yüklemişler, buna kaptırmışlardı kendilerini. Sonra istekleri olunca... bayıltmadan önce... bir alkış sesi duydum... Sonra biri... ‘Cooooooop!’ diye bağırdı. Aynı, hani maçlarda, çılgın kalabalığın, kendinden geçerek, ‘Goooooool!’ diye bağırışı gibi... aynen...”
MENEKŞE "...Neşeyi ve öfkeyi hiçten yaratabilen bu kadınları sevecek. Ama en çok Menekşe’yi. Çünkü Menekşe sövgülerin ve düşmanlık çemberinin önemsizliğini kanıtlayıverdi Oya’ya. Daha ilk sabah. İlk dendi çayı özleten Menekşe az soma, cezaevi mutfağının usullerini daha kavramamış olan Oya’yı daha da rahatlatacak. Yeni demlediği çaya buyur ederek.../... Alamanya var ya, fabrikasında iş buldum. Kocayı kodunsa bul. Sonra bir erkek deliliği geldi bana. Bi gözel erkek görmeyeyim dayanamamak geldi. Orda fabrikanın ustabaşısına vuruldum. Adam bana yüz vermiyor, hep ‘niht şöyn’ deyip duruyor. ‘Du şvarz’ yani ‘sen kara’ deyip duruyor. Bana göz karalığı gelmiş. Paydosta adamı kapı arasına sıkıştırdım. ‘Kuss’ dedim. ‘Kuss’ yani öpmek. Adam beni itti... Ben de onu yaraladım..."
YATAKLAR "...Damından lağım damlayan, her yanı bebe pisliğine bulanmış hapishanede yataklar apayrı bir dünya. Temizliğine özen gösterdikleri tek yer. Yatakları bir anlamda evleri gibi. Yatakların ötesiyse, sokak. Sokağın temizliği ya da pisliği ilgilendirmiyor onları, dışarıyı benimsemeye alışık değiller..."
“..Bu dünyanın adaleti mi olurmuş kızlar? Bir ..cık verirsin işin hallolur..."
ZAFER, ÇİĞDEM, SEMA, MENEKŞE, GÜLLÜ, FİRDEVS,CEVDET "...Oya, Zafer’in isterik çığlıklarını, onun kara çorapları karşısında ak bir zambak gibi duran Çiğdem’i, kanlı külotunu bütün bir toplumun suratına çarpan Sema’yı, kırığını lahana tarlasına gömen Menekşe’yi, genel kadın Güllü’yü, Firdevs’i, Cevdet’i düşünmek özgürlük isteğini azaltıyor. Düşündükçe, özgürlük de, suçsuzluk da üstünde rahatlıkla hak iddia edebileceği şeyler olmaktan çıkıyor..."
ZEKAİ BEY "...Bir çakmak, bir sigara tablası, iyi bir dolmakalem günlerce oyalar, mutlu kılardı Zekâi Bey’i. Böyle şeylerle insanlardan çok ilgilenir, onlara bayağı bağlanırdı. Ama hep değişmeleri, yenilenmeleri gerekiyordu bu ufak şeylerin. Zekâi Bey’in mutluluğu için.../...Karısı aklına gelince yüzü karardı Zekâi Bey’in. Karataş ilçesinde toprakları var diye, evlendirmişti anası bu kadınla. Ama bunca zaman, yılda bir-iki teneke zeytinyağından başka bir şey görmedik Allah için. Buna karşılık bu ölü doğmuş kadının ablak yüzüne, mora kaçan esmer tenine, durmadan bel ve bilmem ne ağrılarından sızlanan bet sesine her gün katlanın ak zorundaydı. Karısı oflaya puflaya zar zor kalkardı sabahları. Yastığın üstünde kalan kara, kaim, yağlı saç telleri geldi gözünün önüne, midesi bulandı. Yine de haftada bir yatardı karısıyla. Öyle. İşinde, adamlarına zılgıt çekmeye karar verdiği günler, odasına daldığı gibi hışımla, gereğini düşünerek..."
SUSMANIN ZORLUĞU "...Ölmeyi göze almak. Çok söylenmiş, bilinen bir cümle. Ölmeyi göze alanlar çıktı. Ama susmayı göze almak. Yeterince durulmadı bunun üstünde. Deneyi yoktu bu işin. Susmanın nasıl zor olabileceği bilinmiyordu. İnanç ve dürüstlük, yüreklilik, susmak için yeterli sanılıyordu. Susmamak diye bir şey olmaz sanılıyordu. Çok doğaldı susmak. Ama sonra, oralara götürülenlerin hepsi, çok acı bir biçimde öğrendiler ki, susmak, inanmakla, dürüst ve yürekli olmakla, yalnız bunlarla gerçekleşmiyor..."
GÜZELLİK VE ÇİRKİNLİK NEDİR?"...Bir duyguyu daraltmaktır çirkinlik. Bir duygu yayıldıkça güzeldir oysa. Güzel şeyler dar yerlere sığmaz. İnsanların mutluluğu gibi. Nice çoğaltırsan özünü onca iyi. Onca az bulaşırsın kötüye, çirkine..."
ADANA "...Adana’nın dış mahallelerinden, çevre kasaba ve köylerinden akan karaltılar, Kuruköprü Meydanı’ndan Küçük Saat’e doğru süzülüyorlar. Orda, Küçük Saat’in çevresinde toplanıp bekliyorlar. Kendi şafaklarını; bir günlük ekmeği çıkaracakları herhangi bir işi bekliyorlar. Kaldırımlara, kapalı işyerlerinin merdivenlerine oturmuş, umutlarını şafağa bağlamışlar. Bir an önce ağarsa gün, bir an önce başlasa emek avı. Adana bereketinden paylarına ya ırgatlık, ya amelelik ya da günübirlik bir iş düşse, öğle güneşi altında domates, biber, kırmızı turpla çiğneyebilseler pidelerini. Daha ne olsun? Adana şafağı beklemeye değer.../...Güneş Çukurova’daki görevini bitirdi çoktan. Pamuk ırgatları tarlalara salındı. Kepenklerle sabahtan korunan yatak odalarında da şafağa koşturan beyler var. Az sonra Chevrolet İmpala arabalarına kurulup pamuklarının başına gidecekler. Bir tutkun gibi, uykularını terk ederek. Çünkü toprak tutkunluk ister. Mülklerine kıskanç bir düşkünlükle vurgunlar çünkü. Yemyeşil, portakal, mandalina ağaçlı bahçeler içindeki villaları bile umurlarında değil. Gönülleri dönüm dönüm topraklarda. Bitmek tükenmek bilmeyen, bire bin veren yavuklularında. Gözlerinden, sabah keyiflerinden, her şeylerinden sakınırlar onu. Hiç kimseyle, hiçbir şeyle paylaşmazlar. İyi ve yeterince sakınılarak, uğruna canlar feda edilerek sevilince apak milyonlar veren toprak, aşktır, sevdadır. Ve villanın beyi nice geç yatmış olursa olsun, sevdalısına koşacak şafakta, onun değerini bilemeyen, kaba, sevdasız, inançsız ve sevgisiz ırgatlardan sakınacak mülkünü. Kepenklerin ardındaysa ev kadınlarının, çocuk irisi oğulların uykuları bölünmeyecek. Kepenkler kapalı, güneş ev içlerine doğmuyor..."
HAYATİ "...Şafakla dağılıyor Hayati’nin uykusu. Sağdaki patikaya sapıyor. Palmiyelere, sonbahar çiçeklerine can sıkıntısıyla bakıyor. Ağacı, çiçekleri pek sevmez Hayati. Şu parkı tümüyle betonlasalar memnun olacak. Bir yıldız çiçeği de olsa, canlılara bekçilik etmenin zorluğunu bilir. Hem sevse ne olacak? Yatak sever o, temiz çarşaflı, yorganı yeni kaplanmış. Gıcır gıcır naylon örtü serilmiş sofraları, sofralara getirilen bol kırmızı biberli çorbaları. Sımsıcak, mis gibi yağ kokan çorba. Ağzı sulandı Hayati’nin. Az sonra, gündüz bekçisi gelince, itfaiyecilerin karşısındaki çorbacıya gidip çorba içecek. Bol bol kırmızı biber ekecek dumanın üstüne..."
HEMŞERİLİK "...Çiçeksiz, sevgisiz, çıplak ve çirkinlik dolu yaşamında hemşerilik sığınılabilecek çok az şeyden biri...é
"...Nöbet değişimlerinde, sayımlarda kışlanın taş duvarlarında yankılanan, binlerle, on binlerle çarpılan postal seslerini unutma. Mahkeme dönüşlerini, tahliyesi reddedilenlerin içlerine gömüverdikleri umutları, işkenceden gelenlerin bir de kendi kendilerine sürdürdükleri işkenceyi, ezilmiş, horlanmış kişiliklerin toparlanmak, eskisinden sağlam olmak için çektikleri sessiz doğum sancılarını, uzun gecelerdeki sohbetleri, bir bardak çaya, kahveye duyulan sevinci, mektup dağıtımında çarpan yürekleri, mektupsuzların dış dünyaya duydukları kırgınlığı, alışmamak, unutmamak, sinmemek, tükenmemek çabalarını, dostlarla paylaşılan acıları unutma. Her şeyi yeniden düşünmek, sevmek, inancını bilemek duygusunun verdiği mutluluğu, temiz, yararlı, bekletilmiş kini unutma... Bütün bunları, daha nice şeyleri unutacak mısın? Bir soru ve bir umut. Bir inanç ve kuşku. Hepsi vardı davranışlarında..."
DENGEYİ KORUMAK İÇİN "...Kendisine uygulanan zorbalık çemberi içine kendi çizdiği bir yaşama çemberi sıkıştırarak kendi cenderesini uygulamak..."
"...Ya bundan sonraki sınavlarda kalırsam bir güzel? Hatta sınav şansım bile olmazsa? Doğru ya, sınav bile bir şanstır benim gibi biri için. Yavaş yavaş sınav dışı bir yaşamda bulursam kendimi?..."