Elli üç yaşındaki Servi’ye göre, şu “yaşamak meselesi” haddinden fazla abartılmaktadır. Ağrıyan ve tutukluk eden dizlerle kendini göstermeye başlayan yaşlılık belli ki gözünü korkutmuş, malum vakti beklemektense bir hâl çare düşünmek daha mantıklı görünür olmuştur. Yaşadığı şehirden çok uzakta bir yere gidip göçme ânında gerçekleştiği rivayet edilen anılar gösterimini garantiye almak istercesine bir defter tutmaya başlar. Ancak asıl konu ondaki bu köklü güvensizlik duygusu değil, kendini bildi bileli yüzleşmekten kaçındığı bir gerçekliğin gözlerinin içine bakma ihtiyacıdır:
“Keşfettiğim bir şey var, bence epey önemli bir mevzu, giderayak onu masaya yatırayım diyorum: Şu bizim güya ‘biricik’ hayatlarımız var ya, gökler sıkıntıdan patlayıp içinden bizi çıkardığından beri çalınan tek bir plaktan mütevellitmiş, onu anladım (toprak, çamur ya da ateşten ziyade, sıkıntı bize daha uygun bir hammaddedir, bunu herkes bilir). Aklıma çengel gibi takılıp kalan anıları yan yana dizdim, sonra da kutsal metinlere, efsanelere, masallara, ağıtlara, halk söylencelerine baktım, okuyup araştırdıkça küçük ya da büyük parçalar hâlindeki temsillerinde oynadığımı fark ettim... Huyum kurusun, inadım tuttu mu ne yel ne de sel alabilir beni bir davadan. Yine öyle olacak, sırf bu zorbalığa kafa tutmak için gideceğim. Ama önce bu örtülü oyunu bir sır olmaktan çıkaracağım.”
İstanbul’da başlayıp Güneydoğu’ya uzanan bu efsunlu “defter”, yaşadığımız topraklara ait masalların, mitlerin, keşiflerin ve karanlık kahkahaların, var oluşumuzdan bu yana bitimsiz bir esrimeyle dinlediğimiz öykülerin edebiyata dönüşünü kutlayan bir metin.
“Dinlediğim ve ruhum bile duymadan bir parçası olduğum onca anlatının karşılığı gibi göreceğim bu defteri. Masallara karışmış masalımı anlatacağım. Kimse çocuğunun yatağına ilişip okumak istemeyecek belki ama bundan bana ne, bir kere de benden sonrası tufan olsun.”
Şebnem Soral Tamer ile yeni tanıştım ama kesinlikle ardı gelecek bir tanışıklık. İslamiyet öncesi Arap, Yunan, Türk ve Altay mitlerinden yaptığı alıntılar günlük yaşamın karakterileri ve olayları ile öyle bir etlendirilmiş ve harmanlanmış ki okurken alıp götürüyor sizi eskiye, masallara sonra da bugüne yumuşacık bir iniş yapıyorsunuz. Yazar, usta bir pilot anlayacağınız sizi alıyor, havalanıyorsunuz, gökte tüm elektronik cihazlarınız kapalıyken öykülerle düşüncelere dalıyorsunuz, anlatıların bazıları sert olsa da türbülansa girmiyorsunuz hiç... Kaptan pilotumuz usta çünkü, kendi koltukta olmasa da yardımcı pilot olarak o kadar çok okumuş ki çok farklı hava koşulu ve rota görmüş...mitler dedim; bunların çoğu hepimizin bildiği, her gün önümüze çeşitli mecralarla sunulanlardan olmamakla birlikte olanların da öyküyle harmanladığı, sakil durmadığı usta bir kurgusu var Şebnem Hanımın.. . Şimdi kemerlerinizi bağlayın ve bu güzel edebiyat uçuşunun tadını çıkarın...
Kitap çok iyi başladı, hatta ilk sayfalarda biraz Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım havasında ilerlediğini düşündüm. Ama sonlara doğru bambaşka bir kitaba dönüştü. Yorumlarda birinin İstanbullu biri neden Doğu hakkında yazmaya çalışır?dediğini gördüm ve maalesef katılıyorum. Anlatılanlar bana yeterince dolu gelmedi, birçok şey havada kaldı. Keşke ikinci kısım hiç olmasaydı.
Ana karakteri bir türlü sevemedim. Kendini aşağılayıp alt metinde ama aslında çok zekiyim sen de beni onayla tamam mı diye bağırıyor. Bir süre sonra sevsem mi sevmesem mi diye düşündürtmeye başladı ama yordu ve sevmemeye karar verdim :) Storytelden dinledim ve yazar kitabı kendi okumuştu, oldukça başarılı bir seslendirme yapmış.