“Hayal gücünün iki çocuğu vardır: Sanat ve din. Onları tohumlayan ise yalan söyleme yetisidir.”
OPUS, birbiriyle bağlantılı üç kısa romandan oluşuyor. Sigun adında evden çıkamayan bir internet korsanının hikâyesiyle başlayan roman daha sonra uzayın sonsuzluğunda gezinen bir maceraya dönüşüyor. Çoklu evrenler, uzay kolonileri, yapay zekâlar, klonlar, tiranlar ve gizemli gezegenler hayal gücünün sınırlarını zorluyor. Orkun Uçar fantazyanın Türkiye’deki en büyük yazarlarından biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Biz okurlara düşen ise bu görkemli romanın sayfaları arasında gezinirken aklımıza hâkim olmak.
“Eskiden insanlar görünmeyen tanrılara taparmış ama bizim tanrılarımız aramızda dolaşıyor. Arkalarında kanlı ayak izleri bırakarak…”
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun oldu. Uzun yıllar gazete ve televizyonlarda çalıştı. 1999 yılında Nostromo Dergisi Bilimkurgu Kısa Öykü Yarışması'nda birincilik ödülü alınca yazarlığa profesyonel olarak devam etmeye karar verdi. 2000 yılında internet üzerinde Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü'nü hayata geçirdi. 2002 yılında Sibel Atasoy'la birlikte Xasiork Ölümsüz Öyküler Yayimevi'ni kurarak Türk bilim kurgu ve fantastik edebiyatının ilk adımlarını atmaya çalıştı. Bu yayımevi 2004 yılının Haziran ayında kapandı.
Burak Turna ile birlikte yazdıkları Metal Fırtına adındaki roman Türkiye'de en çok satan kitaplar arasında oldu. Uzun süre Türkiye'nin gündeminden düşmedi.
Yazar 2007 yılı başında Ahmet Burak Turan ile birlikte yazdıkları politik gerilimle, gizemciliği birleştiren, aksiyon dolu Zifir adlı roman büyük ses getirdi.
Usta kalemden yeni kitap. OPUS üç kısa roman. Dili, atmosferi, kılçıksız diyebileceğim diyalogları, hedefe yöneltilmiş bir tabanca gibi adeta. Zaten okuduğunuzda o tatlı sert aksiyonu, istediği finale sizi merakla sürükleyen yönlendirmeyi görüyorsunuz. Tek endişem bu üç roman arasındaki geçişler ve kimi okur için aradaki bağlantıları kurmaktaki zorluklar. Oldukça başarılı buldum. Orkun Uçar okumaları anlamında nicelerine inşallah. Bizi fazla bekletme üstat!
Her birini ayrı olarak ve en az 400 sayfalık haliyle okumak istediğim üç roman yazmış Orkun abi yine. Her kitabında yeniden ve bir kat daha hayal gücüne hayran oluyorum. Hikâyelerin birbirine bağlanışı alan enfes dememe bile gerek yok. Yazarı bilenler biliyordur zaten. Bilmeyenler de büyük kayıptalar bence.
Amaaa. Evet, yine bir ama var. En sevdiğimiz yazarlardan biri diye hiç eleştiri yapmayacak değiliz elbette.
Her zamanki gibi ilk eleştirim diyalogların çiğliğine olacak. Bunu söylediğim için çok üzgüm ama durum bu. Fazla Amerikan yapımı film izlemiş biri olarak böyle bir esintiyi çok rahat anlayabiliyorum. Ve ne yazık ki Türkçe bir kitap okurken bu istediğimiz bir şey değil. Kurguları bu kadar mükemmele yakın bir yazarın “o kadarcık kusur kadı kızında da olur” minvalinde göz ardı edebileceğimiz seviyeyle rahatsız edici olmanın arasında bir yerde diyalog hataları yapması beni üzüyor.
Öte yandan yazarın romanlarında sık tekrarladığı bir cümle ve sahne modeli/örgüsü olduğunu da fark ettim. Özellikle erekte olma/olmuş halde uyanma ve yaşlı da olsa kadınlara cinsel arzu duymayı ve bu konuda “iyi” iş çıkarmayı bırakmamış olmak, tanrıya karşı çocuksu görünen derecede bir düşmanlık… Bla bla bla .. Hayal gücü bu denli geniş bir yazarın böyle tekrarlara düşmesi ve bunların da göze batması hayal kırıklığına neden oluyor. En azından durum benim için bu şekilde.
Tüm bu yorumun özeti ne diye sorarsanız ben Orkun Uçar okumaktan hiç vazgeçmeyeceğim ve her kitabında ufkumun bir kat daha genişlemesinin zevkini yaşamaya devam edeceğim.
Henüz orta okula gidiyordum. Tahminimce 2007 yılıydı. Yakın arkadaşım nöbetçi öğrenciydi ve yanına çantasını almak yerine, yalnızca bir kitapla gelmişti: Metal Fırtına. Daha önce babamın Teksas ve Tommiksleri dışında bir kitap okumamıştım henüz o zamana dek. Ancak bu, yukarıda andığım Orkun Uçar kitabı ile değişti.
Orkun Uçar, yalnızca kitap okumaya başlamamı sağlamakla kalmadı, aynı zamanda hangi yazarların okunası olduğu yönünde dahi yazdıklarıyla etkiledi: Stephen King’i, Clive Barker’ı, Ursula Guin’i ve hatta Isaac Asimov'u bile ilk kez Orkun Uçar kitaplarıyla keşfettim.
Dahası, iki kez imza gününe TÜYAP’a gidip kendisiyle bizzat tanışıp görüştüm dahi. Hatta ilk tanışmamızdan önce yola sanırım biraz geç çıkabildiğim için, Twitter’dan yazışıp yetiştin-yetişemedin derken o gün kaçırmıştım. Ertesi gün tekrar yola çıkıp nihayet yüz yüze tanışabildiğimizdeyse, bana kendisine yolda okumak için getirdiğini söylediği Ballard’ın Sınırsız Rüyalar Diyarı’nı hediye etmişti, heheh.
Yüz yüze geldiğimizde de düşündüğüm gibi bir aurası yoktu. Ne düşünüp umduğumu hatırlamıyorum ama onu gördüğünüzde ve konuştuğunuzda, içsel huzurunu çoktan yakalamış biri olduğunu anlıyordunuz. Hatta biraz abartarak Siddhartha göndermeli Kızıl Vaiz’deki öyküsü Erdemli Yürüyüşçü Ois’teki Batis gibi diyeceğim. BTW, Siddharta’yı da her ne kadar fazlasıyla popüler bir eser olsa dahi yine Orkun Uçar sayesinde merak edip okumuştum.
Kızıl Vaiz demişken, sanırım bu en sevdiğim kitabı olabilir. Sıradan bir öykü kitabı yerine, bir roman ve bu romanın içerisine yedirilen bir çok öykü fikri. Bunu hala çok yaratıcı buluyorum. Bu da bizi, beni bu yazıyı yazmaya iten sebebe getiriyor:
OPUS
Opus, tıpkı Kült ve Yazarın Dönüşü gibi aslında okuyucunun gözü önünde yaratılmaya başlanan bir eser. Orkun Uçar’ın kişisel blogunda, bölüm bölüm yazılarak var oldu son çıkan bu üç kitabı da. Ben yine bunun çok etkileyici olduğu kanısındayım.
Sonuç olarak Orkun Uçar'ı daha önce okumuşsanız da, ilk kez bu kitabı dikkatinizi çektiyse muhakkak okuyunuz.
Klasik denilebilecek bir Orkun Uçar kurgusu. Hızlı, sürükleyici, ayrıntıları okurun hayal gücüne bırakan bir tarz. Birbirinden farklı üç öyküyü (novella da diyebiliriz) gevşek bir bağla bağlayarak yeni bir büyük öykü anlatıyor. Kızıl Vaiz'i sevdiyseniz bunu da seversiniz. Elime ulaştığı gibi biraz okuyup yattım. Ancak o kadar ilgi çekiciydiki uyku tutmadı. Yataktan kalkıp sabaha kadar okuyup bitirdim.
İki gündür bu romanı sesli olarak dinliyorum ama sesli olarak dinlerken gereken dikkati ve özeni gösteremediğimi düşünüyorum yoksa seslendirme açısından Gürsu Gür baya iyi iş çıkarmıştı. Kitap önümde olmayınca olayları başlıkları falan hep kaçırdım maalesef. Ama kurgusu falan güzeldi normalde dinlemeyi bırakınca bir daha geri dönmezdim ama bu kitabı dinlemeyi bitirdim. O da bir şeydir.
Hikaye içinde hikaye içinde hikaye kurgusu güzel oturtulmuş ve birbirine doğru bağlanmış. Sadece son hikaye S.O.D. daha önce tek olarak (Yüksek Doz Çürüyüş) yayınlanmıştı. O biraz sıkıcı oldu.
Orkun Uçar'ın bu çalışması 2000'ler başı Ölümsüz Öyküler Kulübü "Xasiork" döneminde çıkardığı Kızıl Vaiz'deki gibi öyküleri tek öykü bağlantılı toplu sunulan bir bilim-kurgu romanı. Bir kısa öykü içinde 3 adet uzun öykü, hatta bir yazarla ilgili olan üçüncü öyküde, yazar karakterinin yazdığı öykülerle bir katman daha oluşturulmuş. William Gibson'un Blade Runner filminden esinlenip Neuromancer kült romanını yazmasına öykünerek edebiyat sinema çift yönlü etkileşimini bol bol oluşturmuş. Yine "Neuromancer" başta olmak üzere "Altered Carbon", "Expanse", "Matrix" yapımları ile "1984" yapıtının izlerine ithaf ve ilham anlamında karşılaşıyoruz. Hatta romanın içerisinde karakterler bile 90'ların "Alacakaranlık Kuşağı" dizisi gibi yapımlara değiniyor. İtlaf anlamında değil kesinlikle, çünkü bir yazarı bir roman yazarı yaptığı kadar bir düzyazıyı da bir roman yapan anlatım ve kurgudaki kendine haslık ve kendine haslık konusundaki kadirşinaslık tamamen mevcut. Bu şu demek; 20'yi aşkın romanda Orkun Uçar çizgisi hep korunmuştu bunda da korunuyor. Ayrıca dışa ya da daha doğrusu sinemaya uzanımlı bu öğeler Tarantinoesk bi şekilde yazının bütününe öyle başarılı bir şekilde kaynıyor ki yazının kendisi kadar ithaf içeriklerinin asılları da sanki daha da güçleniyor, hiç de kaybolmuyor. Bu yapıcı kolaj çalışmalarını Tarantino büyük risk alarak kullanmıştı ve hiç de yanlış anlaşılmadı, hatta unutulmaya yüz tutmuş zamansız eserleri hatırlatarak onore ettiği için kendi de onore oldu. Orkun Uçar'ın bunu 'cyberpunk' akımının isim babası William Gibson gibi edebiyat-sinema şeklinde uyarlaması büyüleyicilik olarak gayet başarılı. Edebiyat açısındansa, edebiyatı sinemadan bi üst seviyede görenlere için bu tarz yaklaşım kitsch gelebilir. Ama şu muhakkak ki yazarların sinema hobilerinin işlerine yansıyacak derecede yüksek olması, günümüz sinemasındaki özellikle, senarist açığını giderecek bir potansiyeldir. Sinema sonuçta bi üst kolları olan boyalı resim ve edebiyatın ticari bir birleşimidir ve ekmek kapısı anlamında da birçok şeye göre iyi bir opsiyondur.
"Simülasyon evren ve alt evrenler" teması içeren romanda maksimum sürükleyicilik için ileri senaryo teknikleri kullanılmış zaten, okurken mısır cipsi alacaktım. Ayrıca efendi-köle zihinsel paradigması içerikli eski pagan inançların şekil değiştirerek gelecekteki distopyalara kadar uzanması şeklinde bir tarih yorumu da var çünkü kadim güçler hala ölmedi sadece kılık değiştirdiler.