Sevim Burak, yazın hayatında hayranlık duyduğu Kafka ve Dostoyevski ile bağlar kurarak ilerler, onların edebiyatından yoğun bir şekilde yararlanır. Karanlık ve kapalı bir anlatı dünyası var yazarın. Üslubu da bir o kadar sıra dışı. Var olan dili bozup kurarak, kesip dikerek çok parçalı bir gerçeklik içinde uyumsuz, yadırgatıcı imgeler yaratıyor. Yanık Saraylar da yazarın kendi edebi tarzının yetkin bir örneği. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış bu öyküler; bolca çağrışım yüklü, simgesel, yer yer muğlaklaşabilen bir anlatıma sahip.
Yanık Saraylar’da hikâyesi anlatılan kadınlar ortak bir yazgıyı paylaşıyorlar. Ölüm ve yalnızlığın keskin hatları arasında anı parçalarının üzerinden geçiyor, düşüncelerinde evleri, eşyayı, geceyi adımlıyor, yaşantının en dip noktalarına kadar iniyorlar. Bir köşede ölmeyi bekleyen yaralı bir hayvan gibi hayatın dehşeti ve acısıyla duruyorlar öylece. Bu noktada, kitabın isminde geçen “yanık” sözcüğünün farklı anlamlarını hatırlayarak düşünebiliriz öyküler üzerine. Yani sadece yanmakta olan ya da yanmış olan değil, sevdalı da; dokunaklı ve yakıcı da aynı zamanda.