Beş yazar, Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker ve Pınar Kür, birbirlerinin ardından, birinin bıraktığı yerden bir sonraki devam ederek bir roman yazdılar. Beş yazar, kendi sıraları geldiğinde, daha önce yazılmış olanları okuyarak yazdılar. Her metin son hali verilmiş halde bir sonraki yazara geçirildi ve sonradan geriye dönük olarak herhangi bir düzeltme yapılmadı. Bir romanın beş ayrı yazar tarafından yazılması, ülkemizde ilkti. Okurların romanın niteliği dışında, bir edebi tür olarak roman üzerine de düşünmeleri arzulanıyor Beşpeşe ile.. İlk kez 2004 yılında yayımladığımız kitabın ikinci baskısı kapak ve iç tasarımı değiştirilmiş yeni haliyle okurların beğenisine sunuluyor. Bu yeni tasarım da Bülent Erkmen'e ait.
21 Nisan 1955 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Mardinli bir ailenin çocuğudur. Babası avukat İsmail Mungan, annesi Habibe Mungan'dır. İlk, orta ve lise yılları Mardin'de geçti; Mardin Lisesi'nden mezun oldu. Mardin eserlerinde sıkça kullandığı mekanlardan birisi oldu. Bu çevrenin taşıdığı farklı kültürel yapıyı, insan olgusunu eserlerine başarılı bir şekilde yansıttı. Yazar, 1972'de Ankara'ya yerleşti. Lisans ve yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamladıktan sonra başladığı doktora çalışmasını yarım bıraktı, Ankara Devlet Tiyatroları’nda altı yıl, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda üç yıl dramaturg olarak çalıştı. Gazete ve dergilerdeki ilk yazılarını 1975’te yayımlayan Mungan; yazı hayatı boyunca şiir, öykü, roman, deneme, tiyatro oyunu, sinema yazısı, senaryo, masal, şarkı sözü gibi farklı türlere ait eserler verdi.
Yıl 2004, ailem tarafından doğum günümde hediye edilmişti bu kitap. Pınar Kür ve Faruk Ulay'ı severek okuduğumu bildiklerinden araştırıp almışlar. Konuya dair hiçbir şey hatırlamama rağmen, 5 yazarın kendi tarzında bir romanın parçalarını oluşturup, devam ettirmeleri fikri beni çok heyecanlandırmıştı. Sonrası için de, bence kendi yazın sürecimde bana hep ilham veren, kolektif çalışmalara gösterdiğim sıcak tutumun sebebidir bu çalışma. Birlikte ortak bir eser ortaya koyabilmek, bir oyun gibi geliyor bana, aynı zamanda birbirinden farklı çalışan zihinlerin uçlarından birbirine temas etmesi. Şimdi örnekleri çok, kolektif kitap döneminden geçiyoruz bir nevi, ama dönemine göre değerlendirilecekse oldukça değerli bir çalışma diye düşünüyorum.
Pınar Kür'ün yazdığı en son bölüm olmasa 5 yıldız verirdim. Yazarlar değişse de hikayenin diğer kısımlarında bir şekilde hissedilen tutarlılık Pınar Kür'ün kısmında puf diye kayboluveriyor. Belli ki hikayenin hiçbir kısmını beğenmeyen yazar hanım, kendinden önce yazılan her şeyi gözardı ederek kendi kitabını yazmaya çalışıyor, ama kitabın sonuna gelindiği için hem bütün hikayeyi mahvediyor hem de kendi kısmı heba oluyor. Yazık, oysa ki Türk edebiyatı için ne kadar orijinal bir fikir.
Çok yazarlı romanlar moda olsa çok tercih etmezdim herhalde ama ilk kez okuyacakken az çok tanıdığım 5 yazarın bir araya gelip nasıl bir eser oluşturduğunu bir hayli merak ettim. İnsan okumadan da okurken de yazmak ve kurgulamak eylemleri üzerine düşünmeden edemiyor. Bizler için karışık ve zor görünebilen eserlerin mekaniği acaba yazarlar için basit mi? Yazarların üslupları ne kadar belirleyici? Ortak yazınca kendini ispatlama endişeleri oluyor mudur? Beşpeşe'yi okuyunca bu sorulara doğrudan cevap bulamıyorsunuz ama yine de düşündürmesi güzel. Baskısı da dahil sıradışı, bence okunmaya değer bir eser.
5 yazar nasıl bağlantılı yazabilir dedim ilk başta, hatta ilk çıktığı zamanlarda mor bir kılıfı vardı kitabın bende o hali var. Dışı çekici gelen kitap da olur bayanlar baylar :) Velhasıl hikayenin özü güzeldi, damaktaki tadı hoştu. Ama okuduğum kitapları hep unutacak mıyım? Genel bir tat hatırlıyorum birkaç karakter ama gerisi zor geliyor, bu kitabı da çok önceden okuduğumdan hatırladıklarım bunlar, sanırım birkaç sayfasını karıştırmaya ihtiyacım var.
ÖYKÜ YAZMA ÜZERİNE HOŞ BİR ATÖLYE KİTABI Konsept hoşuma gitti. Romanın farklı beş yazar tarafından yazılmış olduğunu baştan bilmek farklı bir okuma deneyimi yaşattı diyebilirim. Hangi yazarın kendi bölümüne nasıl başlangıç yaptığı, farklı yazarlar tarafından oluşturulan karakterlerin birbiri ile uyumu ya da çelişkileri, her biri farklı bir yazara ait bölümler arası geçişlerin ne kadar yumuşak olduğu gibi sorular kitabın başından sonuna kadar benimle birlikteydi. Kitabı bitirdiğimde ise, şunu sordum: yazarların kendilerinden önce yazılanları okuyarak herhangi bir düzeltme yapmadan yollarına devam ettiklerini biliyoruz, peki ya kurgu? Kurguyu konuşmak ve romanın yazılmasında görev dağılımı yapmak üzere hiç mi bir araya gelmediler? Bülent Erkmen’in kitabın sonundaki yazısını gördüm ama önce kendi cevaplarımı bulmak istediğim için okumadım. Çünkü Erkmen’in yazdıklarına yaklaşabilirsem, bir olmuş beş farklı yazarla buluşabildiğim noktalar olduğunu düşünüp sevinecektim.
İşte kendimce bulduğum cevaplar : 1) Bence beş yazar en az bir kere bir araya geldiler ve romana okuma, yazma ve oynama üzerine özel bir misyon yüklediler. Yani, roman, annesinin ölümünün cinayet mi yoksa intihar mı olduğuna odaklanan genç bir kızın hikayesi hakkında gibi görünürken bir yandan da arka planda bir roman nasıl yazılır, bir oyun nasıl oynanır, yazar, oyuncu, okur, seyirci ne yaşar sorularının peşindedir. Sanki, Murathan Mungan tüm ana karakterleri sunmaktan, Faruk Ulay en temel karakter Zehra’nın geçmişinden, Elif Şafak bilinçaltından, Celil Oker gelecek ihtimallerinden, Pınar Kür ise, geleceğinden sorumludur. Sanki bu beş yazar roman yazmanın, oyun sergilemenin soruları hakkında bir yandan kendi aralarında sohbet ederken bir yandan da cevapları pratiğe dökerek okura göstermek isterler. Bunu en çok konservatuarda yaratıcılık dersi veren Fatin Bey, oyuncu adayı Zehra ve yazar Rıdvan karakterleri üzerinden yaparlar. Örneğin okur ve seyirci için sürprizin önemini anlatırken, Fatin karakteri bir sayfada oyuncu adaylarına şöyle söyler : “İyi bir seyirci, böyle bir oyuncunun hareketini on saniye önceden bilir. Çok sıkıcı bir durumdur bu! Kendinizi şaşırtın! Ancak kendinizi şaşırtarak ilerleyebilirsiniz!” Aynı karakter başka bir sayfada yazarın da bir gösteri sanatçısı olduğunu söyler. Yani iyi bir yazar da okuyucu şaşırtan bir yazardır. (O zaman, “şaşıran okur iyi bir okur değil midir?” diye soruyor insan. Neyse ki, ilk bakışta çelişki yaratır gibi duran bu şaşırma durumu Faruk Ulay’ın cümleleri ile çok güzel netleşiyor!) Bu beş yazar içinde beni en çok şaşırtan da Celil Oker olmuştur. Mungan’ın tasavvufi aşka yaptığı göndermeyi okuduktan sonra en az şaştığım şey ise, Zehra’nın Vedia karakterine olan aşkının Elif Şafak’ın bölümünde yer almasıdır. Benzer bir yorumu diğer yazarlar için yapamıyorum, çünkü bu beş yazardan sadece Elif Şafak’ı daha önce birkaç kez okudum. Bu roman sayesinde diğer dört yazarla tanıştığım için mutluyum.
Başka bir örnek vermek gerekirse, Celil Oker’in bir romanın konusunun ve karakterlerinin nasıl oluşturulabileceğini Zehra ve Rıdvan karakterleri arasında geçen bir diyalogla açıklamasını gösterebilirim. Diyaloğu okurken, romanı, daha önce okuduğum “Yazar Olabilir miyim?” gibi başlıklar taşıyan pek çok teorik kitaptan çok daha başarılı bulduğumu söyleyebilirim.
Okur olma durumu da iç ihmal edilmemiş romanda. Niçin roman okuruz? Nasıl Zehra annesinin ölümünün kendi hayatında yarattığı soruların cevaplarını Rıdvan’ın yazacağı romanda arıyorsa, biz diğer okurlar da ihtiyaç duyduğumuz cevapların beklentileri ile yöneliriz romanlara. Ne yazık ki olmaz işte, cevaplarımızı hiçbir romanda hazır bir şekilde bulamayız, sadece bazen çok yaklaştığımızı hissederiz. Her seferinde anlarız ki cevaplarımız kendimizde saklıdır. Yine de bu, romanların muhteşem yüzleşme araçları olduğunu inkar ettiğimiz anlamına gelmez. Yeni romanlar okumak isteriz çünkü bu romanın sonunda da belirtildiği gibi bildiğimiz hiçbir şey yoktur aslında. Bildiklerimiz durmadan değişir, her bildiğimiz durmadan yeni bilinmezlere ve yeni cevaplara sürükler bizi.
Romanın birkaç yerinde Türk kültürü ve Türk filmleri ile ilgili yapılan esprileri düşününce son bölümde Zehra’nın annesi, anneannesi ve babası ile ilgili sırların tam bir Türk filmine yakışır bir şekilde çözülmesini ironik buldum doğrusu. Önceleri hiç hoşlanmadım bundan. En az hoşlandığım kısımlar da bunlardı. Hiç inandırıcı değildi. Sonrasında Pınar Kür’ü anlamak istedim. Neden böyle bir son yazmış olabileceği üzerine düşündüm biraz. Okur Zehra’nın anneannesinin gizli aşkı ile ilgili sırrı son bölümde rahatlıkla tahmin edebilirken, başından beri ürkek, kırılgan ama aynı zamanda zeki bir karakter olduğunu düşündüğümüz Zehra nasıl olur da bariz kanıtları fark edemez? O zaman romana yüklendiğini düşündüğüm misyonu bir kere daha aklımdan geçirdim. Kür okura şöyle mi demek istiyordu acaba? “Bravo doğru tahmin ettiniz, siz iyi bir okursunuz!” Ama sonra aklıma şu düştü, sonunda şaşıran da yine aynı okur değil mi? “Zehra nasıl tahmin edemez? “ O zaman, “yazar da boş değil hani” diyerek kendimle alay ettim. Sonrasında bu son bölümle her şeyin gördüğümüz, duyduğumuz gibi olamayabileceğine yazarın beni nasıl inandırdığını düşündüm. İlk olarak Elif Şafak’ın bölümünde ortaya atılan öykülerin inandırıcılığı ile ilgili fikrin güzel bir sona bağlandığını kabul etmekte hiç zorlanmadım.
2) İlk üç bölümü okuduktan sonra, aralarında az çok bağlantı olmasına rağmen bölümlerin her birinin bağımsız öykü gibi kurgulanabilmesinin mümkün olabileceğini düşündüm. Son iki bölümde neredeyse bundan emin oldum. Ayrıca her bölümün başında az çok farklı bir dil ile karşı karşıya olduğumu fark ettim, her bir bölüm için ayrı ayrı ısınma süresine ihtiyaç duymamı da buna bağladım. Ancak bunu romanın beş farklı yazar tarafından yazılmış olduğunu baştan bilmeseydim sezebilir miydim, emin değilim. Romanı bitirdikten sonra beş bölümden beş, hem de en az beş farklı roman çıkar diye düşündüm.
3) Romanın başından sonuna kadar olayların günümüzden çok eski bir tarihlerde geçtiğine ilişkin bir kanı hakimdi bende nedense. Çok itici bulduğum, araba markalarının özellikleri ile birlikte sıralanması beni bugüne getirmek için bir zorlama mıydı acaba diye düşündüm.
4) Elif Şafak, karakterlerini kendi yaratmadığı bu romanın bir bölümünü yazarken, kendisini, çocukluğundan eksik kalanlarla yeni bir hayat kurmaya çalışan Zehra’ya mı benzetmek istemişti acaba? Yeni bir hayatın ucundan tutmak ve yeni bir romanın kısmen yaratıcısı olmak. İyi bir metafor değil mi?
5) Murathan Mungan’ın, yazdığı bölümü, içeriğine uygun olarak numaralandırması çok hoşuma gitti. Kitabın kapağında bu beş yazarın fotoğraflarını görmek isterdim.
6) Bence “Beşpeşe” öykü yazma üzerine faydalı bir atölye kitabı bile olabilir.
Murathan Mungan'i ne cok sevdigimi hatirlatan, Faruk Ulay'i bu zamana kadar okumamakla pek birsey kaybetmedigimi gosteren, Elif Safak'in her hikayeye tasavvuf ogeleri dahil etmesinden ve yapis yapis dilinden hoslanmadigimi bir kez daha anlamami saglayan, Celil Conker'i merak ettiren, Pinar Kur'den supheye dusuren kitaptir benim icin. Bulent Erkmen'in bu fikri ise cok hosuma giti, farkli bir okuma deneyimi sunuyor. Yazar secimlerini sorgulamadan edemiyorum yine de, hic degilse Mungan'dan sonra onun yasattigi okuma keyfini yerle yeksan edecek bir uslup gelmeseydi. Su soru da aklima takilip kaldi: Ulay, Mungan'in yazdiklariyla bir butun halinde bastan sona hic mi okumadi kendi yazdiklarini? Okuduysa, nasil teslim etti bu halde, pek aklim almiyor..
Fikir çok iyi ancak gerçekten Murathan Mungan’ın yerinde olsam çok sinirlenirdim. Oldukça başarılı bir başlangıç yapmış Mungan, ardından gelen yazarlar ise (Elif Şafak haricinde) romanı gerçekten bataklığa sürüklemişler. Utanç verici derecede kötü. Özellikle Faruk Ulay. Elif Şafak ise gayet güzel yapmış işini, şaşırdım. Ama yetmemiş tabii, ardından gelen Celil Oker her şeyi berbat etmeye devam etmiş, Pınar Kür’e ise söyleyecek söz bulamıyorum. Keşke Murathan Mungan bir gün hikayesini devam ettirse. Onun Zehra’sı çok başka olacaktı...
Bir tiyatro öğrencisi olan Zehra’nın annesi yıllar önce balkondan düşerek ölmüştür. Annesinin intihar mı cinayet mi olduğu anlaşılamayan ölümü Zehra’nın içinde çözülemeyen bir muamma olarak kalmıştır. Zehra’nın sevgilisi Rıdvan bu ölümle ilgili bir polisiye roman yazmaya niyetlenir. Murathan Mungan kitabın ilk bölümünde, Zehra’nın iç dünyasını ve çevresindeki karakterleri ustalıkla anlatmış ve hikâyeyi yeni bir karakterden söz ederek bırakmış. Faruk Ulay’ın bölümünde Fırat isimli bu karakterle Zehra’nın görüşmesi anlatılıyor. Üçüncü bölümde Elif Şafak, Zehra’yı annesinin öldüğü apartmanda bir araştırmaya sürüklüyor. Dördüncü bölümde Celil Oker kendisinden önceki iki bölümde ihmal edilen Rıdvan’ın polisiye roman yazma çabasını anlatıyor. Ve son bölümde Pınar Kür muammayı mantıklı bir çözüme kavuşturmaya çalışıyor.
Ne var ki polisiye açısından bakılınca Beşpeşe bekleneni veremiyor. Bir kere ilk bölümde Zehra’nın annesinin ölümü sırasında evde yabancı bir erkeğin görülmesi, tam o sırada Zehra’nın babasının apartmana girmiş olması gibi ayrıntılar bize burada bir cinayet olayı gerçekleştiğini ima edip hikâyenin sonunda bu cinayetin çözüleceğini vaat ediyor. Ancak yazarların çoğunun türe uzak oluşu konunun polisiyeden uzaklaşmasına neden olmuş ve sonda bazı muammalar çözülse de bu vaat gerçekleşmemiş. Ben şahsen romanın finalini Celil Oker yazsaydı nasıl olurdu acaba diye düşünmeden edemedim. Yine de edebiyatımızda örneği az bulunması yönüyle Beşpeşe dikkate değer bir çalışma.
Murathan Mungan super basladi, Elif Safak, Faruk Bey'den sonra cok iyi toparladi. Rahmetli Celil Oker'in esintileri zaten cok barizdi ve Pinar Kur harika bir sekilde son noktayi koydu. Ben hikayeyi ve orgusunu cok sevdim.
Degisik ama guzel bir tecrube.. yazarlarin gecisi oldukca farkedilir. Bu da her birinin kalemindeki farki ayni oykude gorebilme sansi taniyor. Ayrica acaba bir sonraki olayi nereye goturecegin meraki ekleniyor romanin kurgusuna ilaveten..
Bes yazarin da birbirlerinden cok farkli usluplarini ayni hikaye icinde gormek degisik bir deneyimdi. Kahramanlar ve hikaye, yazarlar arasi gecislerde kirilmalara ugruyor. Isimler ayni olsa da kahramanlar kitap boyunca kisilik degistiriyor. Genel olarak, hikayeyi okuyucuya en acik ve yalin sekilde aktarma gayesi guden yazarlari okumaktan zevk aliyorum ve bu kitapta bunu en iyi yapanin Murathan Mungan oldugunu dusunuyorum. Baska kitaplarini begensem de Bespese'de en anlasilmaktan uzak yazar da, bana gore, Elif Safak.
5 yazarın bir roman yazması fikri bana göre çok orijinal olmuş. Ama birazda zoraki yazılmış bir eser olmuş. Çünkü yazarlara resmen dayatılmış. "Böyle bir metin var al gerisini getir." denilmiş. Okurken bunu hissediyorsunuz resmen. Yine de okutuyor kendini Zehra'nın hikayesi. Pınar Kür açıklamasında bu kitabın ne olduğunu okuyucu belirleyecek demiş. Bana göre bu kitap bir romandı. Zehra'yı her yönüyle taa küçüklüğünden tanımaya başlıyoruz. Ama illa bir kitabın roman olması için tek bir kişinin elinden çıkması gerekiyor kuralı yoksa 😅
Bu Kitabın hikayesinin 5 ayrı yazar tarafından yazılması fikrini çok beğendim. Ayrıca kitabin sonunda yazarların kendi bölümlerini yazarken ne düşündükleri, ne amaçladıklarını ve bu amaca tum hikaye bittiğinde gercekte ulaşılabilmiş mı değerlendirmesini okumak ayrı guzeldi, hikayede hangi bilgi detay neden ortaya atıldı onu da anlamış oldum. Projenin fikir sahibini ve Katılan yazarları kutluyorum.
Fikir güzel fakat uygulaması da çok etkileyici olmamış. Murathan Mungan'ın başlangıcı enfes fakat devamında diğer yazarlar o tadı devam ettirememiş. Açıkçası okurken "Keşke tüm kitabı Murathan Mungan yazsaymış" diye geçirdim içimden.
Fakat bunun dışında Pınar Kür'ün yazdığı Son kısmı da gayet beğendim, kitabı kurtaran bir bölüm olmuş.
Keşke Murathan Mungan hikayenin geri kalanını yazsaydı sadece. Hiç beklediğim gibi değildi roman. Konu güzel ama çok dağınık anlatılmış. Pınar Kür kitabı toparlamış resmen.
5 farklı yazarın yazdığı ve yeniden dönüp okumadıkları roman. Murathan Mungan hikayeye süper başlamış ve merak uyandırıcıydı. Elif Şafak’ın yazdığı bölüm çok kötüydü bir an önce bitsin istedim. Faruk Ulay’ın kendi bölümünü bitirirken “Tanıştığımıza memnun oldum” söylemini nedense okuyan olarak üstüme alındım ve çok hoşuma gitti. Yazarların arasındaki dil ve anlatım tarzı o kadar farklı ki.. hikayeye bakış açıları da keza öyle… Bu kitapta daha önce hiç tanışmadığım Faruk Ulay idi. En kısa zamanda onun kendi hikayelerini almayı düşünüyorum. Çok hoş bir proje olan bir roman. Bu tarz deneysel romanları ne anlattığından çok, farklılıkları nedeniyle seviyorum. Herkese önereceğim bir roman değil fakat çok da kötü bir roman değildi. 🍀
Bence olmamis bu kitap. Bir bolumde bastan sona ortaya yeni cikan bir karakter anlatiliyor, hikaye tumuyle onun etrafinda sekilleniyor, ertesi bolumlerde bu karakter tamamiyle yok oluyor. Hadi bakalim...hikayeye katkisi? Yok. Peki.
Internetten heyecanla satin aldiginiz ipek elbiseyi paketinden cikariyorsunuz, bir bakiyorsunuz ortasi yok. Ayni kumastan bir ust, bir etek cikiyor paketten. Hala giyilebilir mi? Evet. Hala kiyafet mi bunlar? Evet. Peki begenip giymeye niyet ettiginiz elbise mi bu? Hayir.
Hikaye buyuktur her sey sayin fikir babalari anneleri, sayin editorler, yayinevleri ve yazarlar. Hikaye hepinizden buyuktur. Bogmayin hikayeyi.
Murathan Mungan ilgi çekici bir başlangıç yapmış, ama devamında hem farklılaşan tarzlar, hem de hikayenin bence kurgusunun tam oturmaması sebebiyle bir olmamışlık vardı kitapta sanki. Yine de hikaye nasıl bitecek diye merakımdan sonunu okurken tekrar biraz daha sempati hissettim kitaba karşı. Kısa bir sürede okundu, bitti. Ders olarak incelemeye almak isteyen edebiyatçıların dışında çok da öyle herkese tavsiye edeceğim bir kitap değil ne yazık ki… tabi tamamen benim fikrim. Ama Zehra’yı sevdim, bağrıma bastım mı, evet :)
İkisini sevdiğim, üçünü tanıdığım yazarlara güvenerek almıştım kitabı. Takip ettiğiniz yazarlara ait yeni bir metni okumak keyifli ama bütünlük açısından zorladığı kısımlar oldu. Her yazar sanırım yazarken farklı bir son düşündü, bu nedenle de her bölümün başında yeni bir giriş yapılıyor hissine kapılıyor insan. Gerçi bu da hikayeyi oradan oraya savurup süprizlere açık hale getiriyor. Yine de ben yazarların her birinin ayrı ayrı yazacağı kitabı tercih ederdim.
Aslında böyle bir kitap oluşturulması fikri çok ilginç ve ben de okumaya büyük bir hevesle başladım. Ancak yazarların üslupları o kadar birbirinden farklı ki, hikaye sona doğru toparlanacağına daha da dağılıyor. Nitekim son yazar olan Pınar Kür olayın aslını sonlandırmış olsa da birçok karakterin kaderi havada kalıyor. Kendisi de çok başarılı olamadıklarını itiraf etmiş zaten. Nitekim iyi başlayan ama bitemeyen bir hikaye…
Fikir olarak çok etkileyici olsa da, çocuk kitabı seviyesinde bir iş çıkmış ortaya. Ara ara güzelleşecek gibi olsa da özellikle sonuyla neden bunu okudum hissiyatı uyandırdı bende.