Bu romanla ilgili hissiyatımı umarım doğru anlatmayı başarırım. Başarırım çünkü aslında bu kitaba karşı hissettiğim çelişkiler benim kendi içimdeki çelişkilerim.
Öncelikle Genazino’nun anlatımına da, meselesine de şapka çıkarıyorum. Kitabı yer yer muzipliğine gülümseyerek, yer yer o yer edinememenin hüznünü çok içimde hissederek okudum. Ama... İşte bir ama koyacağım burdan sonra ki bu, benim hayatta Gerhard gibi karakterleri hem çok iyi anlayıp hem de benzerlerinden çok daralmamla alakalı (bazen kendimden de).
Daha incelikli bir yaşamın nasıl yaşanabileceğinin peşinde koşan, günlük sıradan rutinlerin - ev, iş, sevgili, sinemaya gitmek, yemeğe çıkmak, sevişmek, kitap okumak, her sabah gazeteyi aynı köşeden almak gibi - içinde kendine yer edinemeyip mutlu olabilmek için farklı incelikler arayan, “kendi içinde dağılarak ulaşılmaz hale gelen bir insan” Gerhard...
Gerhard’ın pek çok meselesini o kadar anlıyorum ki! Şu ifadeler mesela: “sittin senedir birlikte yaşamamıza rağmen bir başka insanın varlığına aslında devamlı katlanamayacağım korkusundan kurtulamıyorum. Bu ‘aslında’ herşeyin özü zaten. Bir çamaşırhanenin yöneticisiyim ama aslında bambaşka şeyler yapmak istiyorum. Büyük pis bir kentte yaşıyorum ama aslında bambaşka bir yerde olmak istiyorum. Traudel’le birlikte yaşıyorum ama aslında... hayır, bu düşünceyi düşünmeye cesaret edemem. Oysa düşündüm bile. Ve işte yine oluverdi: bir felaketi anlamadan izlemek zorundayım.”
Bu hisler, hayatımızın tamamında olmasa da en azından bir döneminde ne demek olduğunu bildiğimiz hisler olsa gerek. Hele de bizler... 21..yy insanları...
Öte yandan bu insan tipinden (bu bir tip mi bilemiyorum nasıl adlandırmalı) hayli bunalıyorum. Bir roman ve roman karakteri üzerinden konuştuğumuza göre yine romanlardan örnek vereyim, Yu Hua’nın Yaşamak romanındaki o başlarına ne gelirse gelsin ayakta durmak için çabalayan, mücadele eden, sırtından ter akıtan, gözyaşı döken, bir lokma için harcadığı çabanın sonunda akşam sofrasında huzurla oturabilmenin kıymetini bilen kanlı canlı roman kahramanları ya da Yaşar Kemal’in kanıyla, canıyla, ölüsüyle, dirisiyle yaşayan, ölen öldüren, çiçeklerine arıların cokuştuğu bir portakal ağacından hayat bulan o karakterleri... Hayatın akışını ve yaşamı, iyisiyle kötüsüyle, varıyla yokuyla yaşamayı bilen insanları hayatta kendime daha yakın hissediyorum sanırım. Gerhard’ı da çok iyi anladığını söyleyen de biri olarak, bu roman benim yaşamda durmak istediğim yeri, bunun için katettiğim yolu tekrar görmemi sağladı.
Yu Hua ve Yaşar Kemal örneklerini verdim. Her iki yazarın da kahramanları yaşamsal mücadeleler vermek zorundadırlar. Açlıkla, hastalıkla, zorbalıkla mücadele ederler. O yüzden huzurlu rutinler bu insanlar için hasreti çekilendir. Oysa Gerhard gibi işi, eğitimi, iyi bir geliri, sevgilisi olan, tuzu kuru denebilecek seviyedeki bu 21.yy insanlarının sıkılganlığı, buhranları hiç bitmiyor. Bunu bir şımarıklık olarak görmek de kolaya kaçmak olur sanki. Galiba yüzyılımızın mücadele edilmesi gereken zorbalığı da bu: insanların zincirlerini eskiye nazaran azıcık daha gevşek bırakarak özgürlermiş gibi hissettirip amaçsız bir köleliğe mahkum etmek; o zinciri, gevşekliğine rağmen farkedenlerse Gerhard gibi dağılmakla tutunmak arasında kayboluyorlar.