“Mağazalar, paranın temin edeceği bütün zevk ve rahatlık, keyif ve neşe vasıtalarını bana birer birer takdim ediyor, kadınların hepsi tebessüm ederek beni davet ediyorlar gibiydi. Birdenbire sarsıldım, durdum. Şayet bir aksilik çıkar da bu emeller gerçekleşmezse ne tamir edilemez bir felaket, ne tahammül edilemez bir sefalet olacaktı!”
Edebiyatımızın ilk psikolojik romanı kabul edilen Eylül’ün yazarı Mehmet Rauf’un kendisiyle özdeşleşen tarzından farklı bir yola saparak serüven ve gizem hissini önde tuttuğu, kitabın devamı sayılan Kan Damlası ile beraber polisiye türünde kaleme aldığı tek eseri olan Define 1927 yılında yayımlanmıştı.
Sıkı bir polisiye okuru olan, Erzurum Hastanesi Başhekimi Şakir Feyzi’nin hastalarından Hacı Hanım, zamanında çalıştığı konaktaki Paşa’nın ona bir kitap verdiğini ve bu kitabın içinde büyük bir hazinenin yerinin saklı olduğunu söyler. Hacı Hanım yaşı nedeniyle defineyi bulamayacağından bu sırrı Şakir Feyzi’ye emanet etmek istiyordur. Büyük bir servetin heyecanına kapılan Şakir Feyzi, Fuzulî Divanı’nın sayfalarında başlayan bu yolculukta, yalnızca okuduğu kitaplarda gördüğü türden bir maceranın içinde bulacaktır kendini.
Mehmet Rauf’un bir gizemi çözmenin coşkusunu, paranın akıl çelici kuvvetini anlattığı Define Türk polisiyesinin en sürükleyici yapıtlarından birisi.
Mehmet Rauf, Türk edebiyatçı. İstanbul'da doğmuş ve küçük yaşta edebiyat ile ilgilenmeye başlamıştır. Bahriye Okulu'na gitmiş, İngilizce ve Fransızca öğrenmiştir. Yakından takip ettiği Halit Ziya'nın eserlerine ve realizm akımına ilgi duymuştur. Fransız yazar Paul Bourget'yi okudu ve ondan etkilendi. 1896 yılından itibaren Servet-i Fünûn'da yazmaya başladı. Roman,hikaye ve tiyatro türünde eserler vermiştir.Psikolojik tahlillere büyük önem verir.Bu yüzden eserlerinde kahraman sayısı azdır.
Romanlarında genelde İstanbul ve çevresinde yaşayan seçkin ailelerin arasında geçen aşk ilişkilerini konu almıştır. Zaman zaman şiirler de yazmıştır
Elimde olmasaydı devamı olan Kan Damlası'nı okumazdım sanırım. Herkese keyifli okumalar.
İnsan garip bir mahlûk... Bir saat evvel düşüncesi aklımı yakıp kavuran korkunç olaylar, bir saat sonra daha feci şartlar içinde gerçekleşip başına geliyor. Ne olmak gerekir? Bu hålde korkudan can vermek, endişeden harap olmak değil mi?
Halbuki bir tevekkül mü tahammül mü nedir, insana bir metanet geliyor. Adeta tehlike içinde kıvranan kendi-si değilmiş de okuduğu bir romanın kahramanıymış gibi hissiz, donuk, nefes alıp oturuyor. İşte ben de düşüncesi çarpıntılar içinde bayıltacak şu andaki vaziyetimi bu ka-ranlık, belki yılanlar, çıyanlar yuvası olan yerde âdeta gö-nül rahatlığıyla görüyordum.
Bu, belki kurtulmak için hiçbir ümidi olmayanlara mahsus bir rahatlık ki tıpkı darağacına götürülenlerin ba-zılarında izleri görülen metanet gibi. syf116
Kitapta adını andığı Sherlock Holmes ve Arsen Lüpen romanlarını düşünürsek, son derece çocuksu bir kurgu ve anlatım. Bu romanların adını metinde geçirmeseymiş de bu kıyaslamayı aklımıza düşürmeseymiş keşke Mehmet Rauf.