Şu ülkenin elli altmış yıllık geçmişini iyi bilirim. Bugüne bakarken onu dünün yarattığını anlıyorum. Siz yüz yıllık bir çürümenin sonucusunuz. Bir ülke nasıl batar? Yalnızca savaşlarda yenilmekle değil, elindeki toprakları başkalarına kaptırmakla da değil… Ruhça çökerek, yaşamaktan koparak batar. “Gerçekten bir ironi başyapıtı ‘Aylaklar’. Geçmişin sert hesaplaşması ama, ‘yeni’nin bir türlü özümsenmediğini, yerleşiklik kazanamadığını da dile getirmekten uzak durmamış. Hatta, ‘yeni’ kimileyin trajikomik bir sancı olup çıkıyor.” —Selim İleri Meşrutiyet’ten sonraki toplumsal dönüşümlerin her bir devresini ustaca sentezleyen Melih Cevdet Anday, Aylaklar’da Sultan II. Abdülhamid’in eczacıbaşısı Şükrü Paşa’nın konağında yaşayan bir aile üzerinden Cumhuriyet Türkiyesi toplumunu tahlil eder. Aile, ev ve devlet, zengin bir anlatıyla, birbirini çok yakından ve benzer bir hikâyeyle seyreder. Olağanüstü bir başarıyla inşa edilmiş karakterler ve izlekteki kendinden emin duruşuyla Aylaklar, edebiyatımızdaki en önemli klasiklerden biridir.
Melih Cevdet Anday was born in Istanbul in 1915. In 1936, he started attending the Faculty of Letters and History-Geography. In 1938, he went to Belgium to study sociology, however, upon breakout of World War II in 1940, he had to return to his homeland. Between 1942 and 1951, he worked as a publication consultant for the Department of Publications of the Turkish Ministry of National Education, and subsequently he was employed as librarian for the Ankara Library. In 1951, he returned to Istanbul and did reporting for the Aksam newspaper. During this period, he wrote short features and essays for Tercüman, Büyük Gazete, Tanin and Cumhuriyet newspapers. He was also in charge of the art and literature sections of the same papers. From 1954 onwards, he taught phonetics and diction courses in the Department of Drama of the Istanbul Municipal Conservatory. Between 1964 and 1969, Anday served as a member of the Turkish Radio Television’s Board of Directors. When he retired from his position in the Conservatory in 1977, Anday was assigned to the UNESCO Headquarters in Paris as Cultural Attaché. Later on, due to a change in government he was called back to Turkey. He wrote essays for the Cumhuriyet newspaper regularly from 1960 to 1990, and occasionally from 1990 to 2000.
anday'cığım yine döktürmüş. çok sevdiğim bu şairin bu derece güçlü romancılığını geç keşfettim ama hakkaten geç olsun güç olmasın. yakup kadri'nin kiralık konak'ı gibi bir konağın içindekilerle beraber çöküşü anlatılıyor ama tabii epey farklı. şükrü paşa konağı'nı ayakta tutan leman hanım unutulmaz bir karakter. soylu olan o. aklının, gücünün farkında ve ben yıkılırsam bu konak yıkılır diyor ki epey haklı. ama işte osmanlı'da kalınca akıllar fikirler, gerçek yaşamla ve parayla ilişkisi bu kadar kopuk olunca bir insanın o konağın ipoteklenip de yıkılmak üzere elden gitmesi bizi şaşırtmıyor. o kadar becerikli leman hanım'ın kabiliyetleri de bir yere kadar. leman hanım, kocası hep çocuk kalmış hayali davut bey, davut bey'in itc'den arkadaşı dündar bey, kızları aklını fikrini seksle bozmuş kız kurusu alkolik mürşide, ölen kızlarının kocası pinti, temizlik hastası, saralı galip bey, galip bey'in yanlış adamlarla ilişkisi sonrası konağa gelip yerleşen her yerinden "kadınlık" fışkıran nesime, nefes almaya üşenen torun muammer, muammer'in arkadaşı çapkın şükrü, muammer'in bir şekilde evlendiği soyluluk meraklısı ayla ve hizmetçi melahat. bu kadrodan müthiş bir roman çıkmaz da ne çıkar? roman iki bölümden oluşuyor. tüm olan bitenin tanrısal bakışla anlatıldığı ilk bölüm, torun muammer'in günlüğünden oluşan ikinci bölüm. genelde ikinci bölüm sevilmiş, ben ilkini daha çok sevdim çünkü tüm karakterlerin tarihi merakımı cezbeder. olan biten belli, konak elden gidiyor, galip bey'in pintiliği ve olacakları öngörmesi sayesinde 7 odalı! bir apartaman dairesine taşınılıyor, yaşlılar bir bir kafaca ve bedence gidiyor, her şey muammer'in omuzlarına kalıyor... olaylardan çok karakterler ve melih cevdet'in tarihsel, ahlaksal ele alışı müthiş. soylular, ahlak satıyorlar, en iyiler hep onlar ama evde her şey cinsellik üzerine dönüyor. bastırılamayan arzular, üstü kapatılanlar, yasaklananlar, her gece başka biri tarafından ziyaret edilen genç kadınlar... inanılmaz aslında. biz bunları müge anlı'da görünce şaşıyoruz şimdi. onun dışında bunca çalışmayan insan ki şerif mardin meşrutiyet'e kadar selamlık'ta yaşayan "aylaklar"dan söz eder hakkaten. tek bir iş yapmamış, hayaller peşinde, gerçekle bağını koparmış tipler... satıp savarak cumhuriyetin ilk elli yılında var olabilmiş, sonrası yok zaten... para 50'lerde, 70'lerde ve şimdilerde nasıl el değiştirdi hepimiz biliyoruz. romanın en pislik, sinsi ama en dürüst karakterlerinden biri şükrü. aylaklığından da, parazitliğinden de utanmıyor. "siz yıllarca yediniz, şimdi sıra bende" diyor. zaten onun dışında da ataletten kurtulabilecek kimse yok. ikinci bölümde günlüğü boyunca muammer değişmeye çalışıyor ama nafile. bu arada 60'larda yazılmış bu roman muammer tiplemesiyle tutunamayanlar'dan önce "disconnectus erectus" tiplemesi yaratmış. muammer ve şükrü'nün arkadaşlığı da selim ve turgut'u hatırlatıyor. bu nedenle ayrı sevdim. oğuz atay okumuş bu romanı bence. raziye daha başkaydı ama aylaklar da mutlaka okunmalı.
Müthiş bir roman Aylaklar. İnsan hiç kitap karakterlerini özler mi? Özlemişim; Leman Hanımı, Davut Beyi, Galip’i, Mürşide’yi…. Unutmuşum okuduğum bu kitabın bendeki etkisini, Raziye’yi öne koymuşum hep. Gerçi hala değişmedi Raziye’ye olan öncelikli sevgim ama Aylaklar’ı hatırlamak ne iyi geldi. Yıllar sonra karşılaşmak ne iyi geldi. Şuraya geçen gün yaşadığım bir olayı kısaca iliştirmek istiyorum. Gün içinde işime kendimi veremeyince, ‘aklın nerede?’ dedi arkadaşım. ‘Söylemeye çekiniyorum ama konakta.’ dedim. Gülüştük. ‘Muammer’in düğünü vardı konakta, işler çok karıştı.’ diye devam ettim. Kitaptan bahsediyordum tabii ki! İşte Anday’ın kitapları bende böyle bir etki yaratıyor. Gün içinde aklım hep elimde hangi kitabı varsa onda kalabiliyor. Hiç abartmıyorum, eksik bile anlatıyor olabilirim ve aslında çokça da abartmak istiyorum. Az okuyoruz sanki, öyle bir his. *** Şükrü Paşa’nın konağında kızı Leman Hanımın himayesinde bir grup işi gücü olmayan aylak insan. Bir şekilde bir araya gelip konağa yerleşmiş, değirmenin suyu nereden geliyor diye merak etmeden, sormadan yaşayıp gidiyorlar. Hikayenin ilk kısmı konakta, Aylaklar etrafında dönüyor. Oldukça teatral. İnanın her biri insanın içini şişirecek kadar aylak, vurdum duymaz ama nasıl seviyorum onları. Ete kemiğe bürünmüş gibiler benim için. Aptallıklarını ve aylaklıklarını okurken ayrı mutlu olup huzur buluyorum. İkinci kısım, Leman Hanımın torunu Muammer’in ağzından, yaprak dökümü ve bitişlerin bölümü. ** Tarzı, üslubu, tavrı, insanı anlatırken ki mizahi zekası, yaşadığı çağın meselelerini düzyazıda şiir gibi akıtması…. Kalpten, yürekten teşekkür etmek istiyorum sevgili M.Cevdet Anday’a.
Büyük dediğin o işlerin şaşkını olmaktansa, küçük işlerde talihsiz olmak daha iyidir bence. Başımıza ne geldi ise, büyüklük ardında koşanlardan geldi. Türkiye, Türk halkını mutlu kılmayı düşünebilen insanların elinde kurtulacaktır ancak.
O kadar çalmış ki, artık ona hırsız denemez, soylu denir.
Ahalisi, imparatorluk dönemini yaşayıp Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş yaşlılar, geçiş döneminde doğmuş ya da büyümüş orta yaşlılar ve gençlerden mürekkep bir konağın çöküşü ile çöküş sonrasında yaşanan hesaplaşmaların ve çözülmelerin anlatıldığı muhteşem bir roman. Yazar her karakterde başka bir Türkiye gerçeğine ışık tutmuş. Hem hüzünlü hem komik. Melih Cevdet Anday ne yazdıysa okuyacağım.
su gibi okunacak bir romanken neredeyse bir ayda bitirdim, çünkü her bir karakteri ile o gün geçtikçe çökmeye yaklaşan konakta yaşayan biri gibi hissetmek bana iyi geldi. bence kitabın en iyi tarafı şu: ilk kısımdaki tanrısal anlatıcının da, ikinci kısmı günlüğüyle anlatan muammer’in de, her bir karakterin de sevdiği, sevmediği karakterler ayrı ayrı anlatılmış; ama okur olarak kiminle ilgili ne düşüneceğinizi size bırakmayı başaran bir roman. melih cevdet anday’la ilk defa şiir dışında bir türde buluştuk, çok da memnun kaldım.
Melih Cevdet Anday'dan okuduğum ilk eser, böyle güzel olduğunu bilmiyordum. Çok güzel bir açılış oldu. Kitap iki bölümden oluşuyor. Olay bazlı ilk bölüm ve düşünce bazlı (günlük okuyoruz) ikinci bölüm. İkinci bölümde neredeyse altı çizilmedik sayfa kalmadı.
Hiç aklımda yokken biranda hayatıma girdi ve bir baktım nefessiz okumuşum. Ben Melih Cevdet Anday'ın romancı kimliğini ne yazık ki bugüne kadar bilmiyordum ve fakat bayıldım. Çok güzel bir dönem kitabı. Karakterlerinin de hepsi birbirinden ilginç.
Yılın son okumasını da yine bir Türk Edebiyatı eseriyle yaptım. Geçen sene Anday'dan Raziye'yi okumuş ve bayılmıştım. Bu sene de Aylaklar'ı okudum ve bayıldım. Raziye ve Aylaklar arasında hem üslup hem de konu farkı var. Zaten yazılış itibariyle aralarında on sene var. Hatta Aylaklar'ın ikinci bölümü olmasaydı ben Raziye'yi daha çok beğenecektim ama ikinci bölüm sebebiyle her ikisini de eşit beğeniyorum. Aylaklar'a gelince; kitap iki bölümden oluşuyor ve bu iki bölüm birbirinden kalın çizgilerle ayrılıyor. İlk bölümde çizilen karakterler fars gibi, tüm karakterler ve olaylar karikatür gibi, şaka gibi. Hatta ilk bölümde carnivalesque havası var desem pek de abartmış olmam. Zaten ilk bölümdeki cümbüşlü hava konaktaki düğün kutlamasıyla bitiyor. Düğünden sonra konaktaki herkes freni boşalmış gibi yokuş aşağı darmadağın iniveriyor. İkinci bölümse Muammer'in gözünden anlatılıyor ve kendini sorgulamasıyla geçiyor. İlk bölümün havai neşesinden ikinci bölümde eser yok. İkinci bölümde artık açık hesapları kapatma vakti. İşte bu ikinci bölümde Raziye tadı var. Bu bölümlerdeki üslup farkının, hatta kelime seçimindeki farkın bile Anday'ın bilinçli bir tercihi olduğunu düşünüyorum; bu da kitabı özgün kılıyor. Özellikle ilk bölümdeki alaycı komiklik ve politik dokundurmalar kitabı taze kılıyor.
II. Abdülhamit zamanında, padişahın eczacıbaşısı Şükrü Paşa tarafından yaptırılmış olan konak baş rolü kapıyor bu iki bölümlü kitabın ilk bölümünde. Melih Cevdet Anday öyle bir konak tasarlamış ki, çökmekte olan imparatorluğun tüm izlerini, sebeplerini, solan renklerini, eskimiş anlayışı üzerinde taşıyor. Tahtaları çürümüş, mobilyalar bakımla ihya olmayacak hale gelmiş. İçinde yaşayan insanlar tahta kuruları gibi amaçsız hayatlar yaşıyorlar.
Kitaba ilk başladığımda bu sitede yer alan yorumlardan birinde konağın en sonunda satılacağını gördüğümde spoiler görmüş gibi huysuzlanmıştım. Sonra okudukça konağın temsil ettiği şeyi anladım. Durum böyle olunca konağın kaderinin sürprizlik bir hali olmadığını kabul ettim, sakinleştim. Ayrıca konak sadece satılıyor demek tam olarak doğru değil deyip susuyorum.
Kitaba "Aylaklar" isminin verilmesinin sebebi, konakta yaşayanların tümünün hiçbir işle uğraşmıyor olmaları. Evi Şükrü Paşa'nın kızı Leman hanım yönetiyor. Para, pul işlerine kimsenin karışmasına müsade etmiyor. (Yedikleri paranın Şükrü Paşa tarafından haksız kazançla edinildiği yönünde şeyler söyleniyor. Paşa o kadar sağlam çalmış ki, bu kadarı insanı soylu yapar deniyor. Bu sözlere Leman hanım da pek karşı çıkmıyor. Aslında para çoktan bitmiş ve paşa babasından gelen gururla Leman hanım bunu kimseye çaktırmıyor. Tabi borçlar konağı yutana kadar. Bu durumu bir tek Muammer'in babası, Galip bey dikkate alıyor ve gizliden gizliye para biriktirip, mal mülk ediniyor.)
Ev melodramatik tiplerle dolu. İlk başta her biri Leman hanımın evde sağladığı imkanlardan faydalanan birer kene gibi gözüküyor ama sonradan bunun doğru olmadığını anlıyoruz. Leman hanımı ve kartondan dayanıklılıktaki konağı ayakta tutanlar hep bu kalabalık. Kimin kime ihtiyaç duyduğuna ilişkin odak değişikliğinin başarılı ifade edildiğini düşünüyorum.
Kitabın ikinci bölümü, Leman hanımın torunu Muammer'in güncesine dönüşüyor ve bu romana ilk bölüme kıyasla büyük ivme kazandırıyor. Onun Ayla ile yaptığı hızla dejenere olan evliliği ve evde kalmış, çirkin, alkolik teyzesi Mürşide'nin tuhaflıklarını okuyoruz. Evde yaşayan kadınlar, nedense evli olanları bile, tek kişiye bağlı olma gibi bir ihtiyaç hissetmiyorlar. Herkesin birbiriyle bağlantısı var. Bir çeşit komün gibi, her şeyin paylaşıldığı ortak bir yaşam.
Ayrıca aklıma gelmişken söyleyeyim, Muammer'in evleneceği Ayla ile ilk buluştukları, hürkuşların doldurduğu ev ve oradaki zenci hikayesine neden ihtiyaç duyulmuş anlamadım ama çok güldüm. Muammer'in kafayı yemiş/bulmuş teyzesi de kitabın sonuna doğru cinsel gerilime biraz fazlaca katkıda bulunuyor sanki.
Cumhuriyetin ilk dönemlerini anlatan kitaplardaki karakterlerin, üniversiteyi yeni kazanmış, ergenliklerini sonlandırmaya fırsat bulamamış insanlar gibi çizilmeleri anladığım kadarıyla norm olmuş. Bir de roman bitiyor diye bir takım karakterleri öldürüp parantezlerini kapamaya ne gerek var?
Lüzumsuz dip soru: Muammer'in babasının kim olup, olmadığıyla neden bu kadar uğraşılıyor? Temanın kitaba girme sebebi ne olabilir?
Romanul Trîndavii este constituit din două părți distincte. Alcătuită din opt capitole, prima parte este structurată după regulile compoziției narative obiective, în timp ce a doua parte, care poartă subtitlul de Jurnalul lui Muammer, ultimul exponent al unei stirpe de aristocrați otomani confruntat cu viața reală din timpul Republicii, poartă însemnele unui roman psihologic. Am admirat stilul grav și obiectiv al autorului, precum și acuratețea detaliilor istorice.
„- Văd că te simți bine, nu? Așa să fii mereu, dragă, să înflorești, să rîzi, să te distrezi. La ce-ți folosește să rămîi ferecată în odăi, să stai încremenită, colpleșită de gînduri, să te culci devreme... Viața trăită din plin e pentru tine, fetița mea.”
Zevkine güvendiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine epeydir okumayı istediğim bir kitaptı Aylaklar fakat bir türlü kitapçılarda bulamıyordum. Şans eseri Bakırköy sahaf çarşısında karşıma çıktı aniden! Bunca zamandır böyle bir edebi şölen okumadığım için çok utanıyorum. Gerçekten nasıl bir kayıp benim adıma. Şükrü Bey Konağı ve onun sakinlerinin hayatlarına konuk oluyoruz. Böyle söyleyince salt bir dönem ve o dönemin insanlarını okuyoruz gibi algılamayın. Dönemi, insanları, devleti ve her yönüyle hayatı ele alıyor kitap. Ben bir sahaftan, ikinci el kitaptan okuduğum için belki de altı çizili cümleler yanındaki notlarıyla bir kat daha fazla etkilendim. Hangi yaşta okunursa okunsun ayrı feyz alınıp ayrı zevk duyulcak bir okuma. Bu edebi hazineyi kaçırmayın derim. Çok teşekkür ederim tavsiyen için @kafiyesizgece ben de ısrarla tavsiye ediyorum. 🍀🍀🍀
Melih Cevdet Andayın okuduğum ilk eseri aylaklar. Ve gerçekten çok beğendim. Türk edebiyatını çok severim ve yine ne kadar çok sevdiğimi hatırlatan yazara, teşekkürlerimi borç bilirim. Kitabın ismi gibi içinde de farklı dönemlerde ve şartlarda yaşayan birsürü aylak var. Ve hepsini ayrı ayrı sevdim. En güçlü karakter konağın sahibi şükrü paşanın kızı Leman hanım. Evi hem maddi hem manevi yöneten, zamanın soylularından olan, Leman hanım ölünce hakikaten dediği gibi konak dağılır, borçluların eline geçer ve yıkılır. Apartman dairesine geçen aylakların bu seferki idarecisi Leman hanımın torunu muammerdir. Muammer o zamana kadar ne para ideresi bilir ne ev idaresi. Çocukluktan beri yaşadığı içe dönük yaşamını değiştirme çabası ikinci bölümde anlatılmış. İkinci bölüm psikolojik değerlendirmelerle dolu. Okurken insan bazı satırlarda kendini buluyor. Ama ben çoğunluğun aksine ilk bölümü yani gamsız, tasasız, neşeli bir konakta yaşayan aylakların hayatını okumayı sevdim. Raziyeyi de okumalıyım, okumalıyız.
Rahatını kaçırmak için bir ağaca kitap veren Melih Cevdet:) Çok da rahatım kaçmadı esasen. Dilinin alaycılığı, olayların akıcılığı, karakterlerin aylaklığı ile ziyadesiyle gülümsediğim bile söylenebilir. Serçe ve Mülksüzler gibi bilim-kurgu görünümlü felsefi-siyasi kitapların beynimi yakmasından sonra ilaç gibi geldi dimağıma; derken ikinci bölümdeki Muammer’in varoluşsal sancıları… Hej Hej:) Zamanda yolculuk mümkün olsa Orhan Veli ve Melih Cevdet’in muhabbetlerini uzaktan seyretme ve dinleme istenci ile son sayfaya koşuyorum ben de, cebimde bir liradan fazlası…
***********
“Yeni bir ev, yaşamaya yeniden başlamak demektir.”
“Bir hayal içinde yaşadım bugüne kadar. Herkes gibi, yani bizim evdekiler gibi. Bir hayal içinde… Sonra birtakım gürültüler oluyor, uyanıyoruz, şaşırıyoruz, rahatsız oluyoruz. En kötüsü, yaşamaktan soğuyoruz. Yaşamaktan soğumamak için tek çare, daha güzel bir dünya düşünmektir. O dünyayı özlemek ve o dünya için savaşmaktır.”
“Çok bakılmış resimler gibi yitirdi bütün gücünü, düz bir kağıda döndü bu gözler.”
"Siz yüz yıllık bir çürümenin sonucusunuz. Bir ülke nasıl batar? Yalnızca savaşlarda yenilmekle değil, elindeki toprakları başkalarına kaptırmakla da değil... Ruhça çökerek, yaşamaktan koparak batar. Enver Paşa bir gün kaçıp gitti. Ne düşünüyordu o sırada biliyor musun? 'Bu sefer yenildim. Insanın hayatında yenmek de, yenilmek de vardır', diye düşünüyordu. O yenilgiden ne gibi ahlak çöküntüleri çıkacağını hesaplayacak yetenekte değildi. Ama dünyada bunu hesaplayacak kac devlet adamı vardır dersiniz? Pek azdır. Çoğu futbol maçı gibi görür devlet işini. Sonra vatanlar elden gider, uygarlıklar çöker.."
Mayıs ayının yazarı Melih Cevdet Anday oldu benim için. Toplamda yazardan 3 tiyatro kitabı, 6 şiir kitabı ve 1 roman okudum. Garip akımının üç değerli yazarından biridir Melih Cevdet Anday. Tabii Orhan Veli Kanık kadar okunmuş değil lakin çok yönlü bir yazar. Edebiyat birikimi olan her okurun da onu seveceğini düşünüyorum. Şiirlerinde mitoloji ve Yunan esintileri fazlaca hissedilse de tiyatro ve romanlarında dönemsel olaylar, toplumculuk çizgisi de kendini göstermektedir. Şiirlerinin bazılarını daha iyi anlamlandırmak için ya mitoloji bilginiz olmalı ya da şiirde geçen ve bilmediğiniz unsurları araştırıp okumalara devam etmeniz gerekmektedir. Böylece zihinlerde daha da sağlamlaşıyor onun dizeleri..
Aylaklar kitabı da bir panorama. Paşalardan beylere geçiş sürecinin yansıması. Abdülhamit döneminden kalma bir Paşa'nın konağında yaşayan ailenin İstibdat döneminden 1970'li yıllara varan dört kuşağın hikayesini içeriyor bu kitap. Geçiş dönemlerini anlatan yazarlarımız var mesala Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Ankara ve ardından Panorama eserlerini örnek gösterebiliriz ama teknik ve dil kullanımı açısından Melih Cevdet Anday çok daha üstün kitabın başından sonuna kadar hem çok kolay okunuyor hem de çok güzel analizler yapıyor. Özellikle Osmanlı'nın dağılış döneminin esintilerini okurken Paşa ve paşa ailelerinin lüks hayatı, konak hayatını daim ettirbilmek adına verdikleri uğraşların gizli kapaklı yapılması ve şatafatlı bir hayat süren "aylaklar" tayfasının da bu durumun nasıl sağlandığını hiçbir zaman bilmemesi o çıkarcı zihniyet ülke elden giderken bile kendi midelerinden başka bir şeyi düşünmeyen saraylı/burjuva karışımı insanların çürümüş ruh hallerini yansıtmak da çok başarılı bir eser.
Son zamanlarda toplumcu gerçekçi çizginin dışında kalan romanları çok az okuyorum. Melih Cevdet Anday'ın romanlarını ise çok merak ediyordum. Elimdeki Aylaklar kitabı Varlık Yayınları Şubat 1974 baskısı daha baskıdan çıkan haliyle elli yıldır sahaflarda dolaşan bir kitaptı. Sayfalar birbirine yapışık hepsini kendim bıçakla ayırdım. Okumuyoruz evet biliyorum. Yalnız elli yıl önce yaşayan insanlar da okumamış bu kitabı Melih Cevdet Anday biz okusak da okumasak da Türk Edebiyatı için önemli bir değer onun yeri değişmez. Sadece "yerli" yazarlar yerine yabancılara sığınan bizlerin kendi içinde öldüreceği bir değer olur o kadar. Yani bu sorun kişisel bir sorun biz onun eserlerini okumuyorsak kendi şiir seslendirmesini dinlemiyorsak bu bizim kültürümüze olan yabancılığımızı gösterir. Bazı yazarlara denk gelince de yazamadan edemiyorum. MelihCevdet Anday onlardan biridir...
Roman iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Şükrü Paşa'nın kızı Leman Hanım ve ailesinin Paşa konağındaki yaşamlarını ve 18 odalı konağa Aylaklar'ın yerleşim hikayesini içeriyor. Bu bölüm teknik olarak çok beğendiğim bir bölümdü roman şimdiki zamanla başlayıp konular ilerledikçe Abdülhamit zamanına kadar giden geri dönüş tekniği ile zenginleştirilmiş. Her karakterin geçmişini de ara ara veren yazar akış içerisinde hem okuma tutkunuzu diri tutuyor hem de konu derinliğini arttırıyor. Konağın dağılma sürecini de çok iyi işliyor yazar. Paşa kızının konak idaresini eline alması eski devlet geleneğinden gelen o asillik sevdası ile konakta yaşayan Aylak, sömürücü, hazır yiyici tayfadan habersiz o zengin sofraların oluşum kaynaklarını belli etmemesi ve sürekli geçmişe dönük söylemleri ile Osmanlı zamanının özlemini duyan Leman Hanım'ın önde olduğu bir bölümdür. Sürekli olan entrikalar ve bu entrikaların üzerini ustaca örtüp konak yaşamına etki etmesine müsaade etmeyen Leman Hanım konağı ayakta tutan kilit isimdir.
İlk bölüm, ikinci bölüme bir hazırlık evresidir. İkinci bölümde de Paşa Konağındaki hayat sona ermiş olacak konak yıkılıp apartman dairesinde bir hayat başlayacak. Bu bölümün kilit ismi Paşa Torunu Muammer. Bu bölüm teknik açıdan diğerinden farklıdır. Çünkü bu bölümde Muammer'in günlüğünü okuyacaksınız ki bu günlükler içsel hesaplaşmaları, Paşa zamanından kalan konağın nasıl ayakta kaldığını Aylaklar'dan kurtulmanın güçlünü konu alan bir bölümdür. İlk bölüm daha hareketli, daha akıcı bir bölüm ama ikinci bölümde analiz yapılan bir bölüm olduğu için genelde tek karakter ağzından sürmesi kitabı tamamlayan çok başarılı bir hareket olmuş bana göre.
Ben kitabı çok beğendim. Köylülerden, fakirlerden zorla toplanan paralarla kendi "asil" yaşamlarını devam ettiren o eski zaman kalıntılarının "Aylaklar" tarafından sömürülme anları çok başarılıydı. Paşalar devletten ve milletten çarptıkları ev, arsalar, konaklarla lüks içinde yaşıyor. Siyasi görüşü bir veya ayrı farketmeksizin konaklara misafir gibi gelen bazı insanlar da o paşaları ve onların ailelerini sömürüyor. Okuyan arkadaşların da kitabı seveceğini düşünüyorum. İçeriğe pek değinmek istemiyorum. kitaptaki her karakterin ayrı ayrı bir önemi var lakin amacım genel bir çerçeve cizmekti sadece. Yeterli olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar dilerim..
"Siyaset yapacak seviyeye gelmemiştir bizim insanlarımız. Çünkü hiç birimizde yeni bir buluş ardında koşmak, yeni bir şey yaratmak gücü ve terbiyesi yok. Siyaset nedir? Topluluk şuurunda bir keşif. Kalabalığı en az yüz yıl sürükliyecek bir hedef icat etmek. Oysa biz icadedilmiş hedefler ve eski keşifler ardında dolaşıp durduğumuz için sonunda gele gele kendi çıkarımızı korumağa geliyoruz. İdealizmi bir türlü anlıyamıyoruz."
This entire review has been hidden because of spoilers.
Melih Cevdet'i denemeleriyle tanıyoruz, romancı olarak da kalemi güçlüymüş. Meşrutiyetten öncenin asillerinin yeni dönemin aylaklarına dönüşümünün hikayesi var kitapta. ilk bölüm bildiğimiz roman tarzındayken ikinci bölüm bir günlük üzerinden anlatılıyor. denemelerde fikrin geliştirilmesi gibi günlükte de kişinin kendi üzerine düşünmesi, adım adım tahlillere ulaşması ikinci bölümü bana daha çok sevdirdi. Sade, akıcı bir anlatım var, tavsiye ederim.
Cumhuriyet öncesinde saraydan beslenen , Cumhurlyet’ in gelişi ile birlikte ise sudan çıkmış balığa dönen ve yeni dönemin gerçeklerine adapte olamamış bir ailenin trajedisi
İsa’nın Güncesi eserine bayıldığım için rafta beni bekleyen Aylaklar’a da gözüm takıldı ve bir hevesle başladım kitaba.
İlk bölümde konağın içine doluşan envai çeşit insanın nasıl bir yaşayış sürdüğünü; vurdumduymazlık, kendine saklama ve herkese gösterme tavırlarıyla önünü ardını düşünmeden sona doğru ilerlediğini görüyoruz. Bir yıkımla beraber romanın seyri değişiyor ve karakterimizin günlüğüne erişip gerçek hayatta nasıl ayakta kalabileceğine, bunu yaparken de tüm umursamadığı unsurların birer birer hesaplaşması gereken bir hale büründüğüne uzanıyoruz.
İlk bölümde Yeşilçam havası hakim zira kafamda tam o renklerle ve üsluplarla canlandırmam hiç de zor olmadı. İkinci bölümde karakterin içine daldığımız ve çevresini onun yararına yorumladığımızdan başta bu kısmı seveceğimi düşünsem de bazı yapaylıklar beni metinden kopardı sık sık. Fazla teatral gelen yerler oldu, karakterin değil de yazarın çıkıştığı cümleler oldu sanki. Metnin doğal seyrinde bunlar göze batıyor ne yazık ki. Bu sebeple tam içime sindiğini hissedemedim, sevdiğim bir yazara ister istemez bir kırgınlık duydum işi uzatıp.
Karakter seçimleri eserde en sevdiğim şey oldu, dokunduğu noktalar bakımından da oldukça kıymetli. Bu sefer de böyle olsun diyelim.
Türk romancılığının bugün olduğu yere gelmesine çok büyük katkısı olmuş bir roman okumanın haklı gururu var üstümde şuan. o ne harika psikolojik tahlillerdi öyle. mürşideye bittim. mürşideyi okurken aklımda durmadan ayşen gruda canlandı, keşke gerçekten de canlandırsaymış.
“ çünkü içim yok benim. Belki kimsenin yok. Herkes, yalan yanlış, daha iyi bir dünyanın ardına düşmüş, o dünya için, boşuna da olsa çırpınıyor; çalışıyor. Üst yanı aylaklıktır.” “ Ben bir hiçken bir varlık kazanmaya çalışanım. Yaşamın içindeyken, yaşamın içine girmek için uğraşanım.”
Ben basit bir insanim, osmanli son-cumhuriyet ilk doneminde büyük konaklarda gecen romanlari okumaya bayilirim. Bir puanı son kismi beğenmediğim icin kirdim.
‘Çalışmayı küçümseyerek çalışmaya giriyordum. Ben de Eşfak gibi (belki de bizim bütün kuşak gibi) birtakım büyük işler için dünyaya gelmiş bir adamdım, çalışmak zorunda kaldığım için çalışacaktım ve bu yüzden de yazık olacaktı bana,kendini harcamış bir dahi gibi dolaşacaktım ortalıkta.’
Bu zamana kadar şair diye bilip pek üzerine düşmediğim Melih Cevdet Anday beni nasıl şaşırttı anlatamam. Kitap her şeyiyle muhteşem ve bütün bu muhteşemliğine rağmen oldukça sade, hayatın içinden, neredeyse teatral bir karakter tasarımı ve anlatımı var; bu da kitabı akıcı ve okunması kolay yapıyor. Belki de tarihçi olduğum için, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'e geçişteki o kafa karışıklığını ekstra keyif alarak okuyorum. Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul kitabı da bu konular üzerinde şekillenmiş muhteşem bir eserdi, Aylaklar'ı da onun yanına rahatça koyabilirim. İki kitapta da aslında kitabın sonunu bile bile başlıyorsunuz esere, çünkü o dönemin insanının kaderi bu. Değişen şartlara uyum sağlayamamaları, daha sonra da ellerinde soy sop paşa dede övüntüsünden başka hiçbir şeyin kalmaması... Bu sebeple sürpriz olmuyor. Ancak kitabın ikinci bölümü Muammer'in zihninde karakterleri daha iyi anlamamızı sağlıyor. İlk bölümden farklı olarak daha ciddi ve derin bir anlatıma sahip.
Yorumu favori karakterim Dündar Bey'in sözleriyle bitirmek istiyorum:
"Şu ülkenin elli altmış yıllık geçmişini iyi bilirim. Bugüne bakarken onu dünün yarattığını anlıyorum. Siz yüz yıllık bir çürümenin sonucusunuz. Bir ülke nasıl batar? Yalnızca savaşlarda yenilmekle değil, elindeki toprakları başkalarına kaptırmakla da değil... Ruhça çökerek, yaşamaktan koparak batar. Enver Paşa bir gün kaçıp gitti. Ne düşünüyordu o sırada biliyor musunuz? 'Bu sefer yenildim. İnsanın hayatında yenmek de, yenilmek de vardır.' diye düşünüyordu. O yenilgiden ne gibi ahlak çöküntüleri çıkacağını hesaplayacak yetenekte değildi. Ama dünyada bunu hesaplayacak kaç devlet adamı vardır dersiniz? Pek azdır. Çoğu futbol maçı gibi görür devlet işini. Sonra vatanlar elden gider, uygarlıklar çöker, Etiler, Lidyalılar, Frigyalılar nerede bugün?"
Özellikle "Siz yüz yıllık bir çürümenin sonucusunuz." cümlesi bugün televizyonlarda, sosyal medyada kendine "aydın" diyen ve "Bu millet niye böyle oldu?" sorusunu utanmadan sorabilen şaklabanların sürekli hedef şaşırtıp söylemeye çekindiği şeyi suratımıza çarpıyor. Bizler de yıllarca süren bir çürümenin sonucuyuz. Sebebi başka yerlerde aramamak lazım.