“Sabahlar bize hayat lezzetini bir süt gibi sunacak.”
Kitabın arka kapağında Turgut Uyar’ın görüşlerinden bir cümle, esasen Abdülhak Şinasi Hisar’ı ve bu kitabı gayet güzel özetliyor; “Belki Abdülhak Şinasi Hisar’ın suçu yalnızca bu kadarcıktır: O dünyanın özlemini çekmek... bu kadar. Çamlıca’daki Enişte’si bahanedir.”
Romanın ilk yayınlandığı yıldan (1942) 12 yıl sonra yayınladığı Boğaziçi Yalıları ve Geçmiş Zaman Köşkleri adlı kitapları daha önce okumamış olsam, bu romanı çok daha sevebilirdim. Ama bahsettiğim diğer iki kitapla zaten Hisar’ın özlemini çektiği dünyayı “fazlasıyla” almış biriydim. Şimdi aynı özlemi hacmen çok daha büyük bir kitapta okuyunca, eserin ortalarında bunaldığımı da hissettim. Ne var ki son 2-3 bölümde Hisar, bu özelliğini, vurucu bir güce çevirerek, hem yazı üslubu hem düşünce yapısı, duygu dünyası, ayrıntıların yorumlanışlarıyla feci etkilemiştir beni.
Kitap kapağında her ne kadar “roman” yazılıysa da bir kurgusu yoktur, kitabın yarısında ara verip, 3 yıl sonra kaldığınız yerden devam etseniz hiç bir şekilde zorlanmazsınız.
Abdülhak Şinasi Hisar zaten yaşadığı dönem olarak geçmişte kalmış olabilir, fakat yaşadığı dönemde de kendi yaşamından daha geride yaşamış biridir düşünce ve hissiyatında. Belki o yüzden ölümsüz, o yüzden bugünlere de adı kalmıştır, herkesin ilgisini çekmeyecek olsa da.
Bir diğer romanı Fahim Bey ve Biz de bu türde bir roman ise okuyup okumamakta kararsızım. Çünkü Çamlıca’daki Eniştemiz, okurken, tatlı bir dille yazsa bile, eserin uzunluğu itibariyle bunaltabilen ama sonunda hoş bir tat bırakan bir kitap.
Gerçekten var mıydı Çamlıca’daki o enişte? Yazarla ilgili aldığım bir araştırma kitabında belki bunun cevabını da bulabilirim, merak ediyorum çünkü.