‘’Kasaba meydanının en kalabalık saatlerinden birinde, bir masal yaratığı gibi hantal adımlarla geldi kafile. En öndeki minibüsün üstüne raptedilmiş koltukta, kendinden geçmişçesine keman çalan gölge, kemanın yayını eski öykülerden çaldığı büyülü bir asa gibi topluluğun üzerine tuttuğunda meydandaki kalabalık kendini pür dikkat o yöne doğru bakarken buldu. ‘’
benim için en zor şeylerden biri tanıdığım insanların kitaplarına dair bir şeyler karalamak ama karalamadan da olmuyor elbet. negatif ayrımcılık olur öbür türlüsü. uğur’u benim dersine hiç girmediğim halde canım öğrencim diyebileceğim ekin’imin sevgilisiyken tanıdım. bu yaz itibariyle kocası oldu. ve ikisinin de bana “hocam” demesine bakmayın, yakın arkadaşlarım oldular. bu kitabı da benimkiyle beraber bekledik üstelik. ben koç burcu olduğum için benimki az daha acele etti ama uğur’unki nefis bir zamanlamayla nikahında altın olarak takıldı ceketine. şimdi ben kentli biriyim ama hikayelere bayılırım. hikayelerin insanın geçmişinden geldiğine inanırım. o yüzden çok net bir biçimde uğur’un taşra hikayelerine bayıldığımı söyleyeceğim. ama uğur’un kafada bin tilki, bambaşka üstkurmaca öyküler de yazıyor, birbirinin içine giren. evet okudum onları da ama kesinlikle favorim olmadılar. “fikret’in öyküsünün öyküsü” uzun zamandır okuduğum en güzel öykülerden biri. bitmesin istedim okurken. uğur’un öykülerinin şöyle bir tarafı var, atölye verimi olmadığını anlıyorsunuz, sürekli kendini yeniliyor çünkü. “karnaval”la beraber bu iki öyküde uğur taşrayı, insanı, hikaye ve inanç ihtiyacını, ikiyüzlülüğünü öyle bir anlatmış ki ben burdan devam etsin isterim. imam karakterleri için bile buna değer. onun dışında biz uğur’la kitap üzerine uzun uzun konuşuruz elbet ama mesela “merdiven” öyküsü bir hikayenin gerektirdiğinden çok fazlasını taşıyordu içinde, fazla gelmiş, böyle olunca da vurucu noktaların çokluğu etkilerini azaltıyor. son öyküde varoluşçularla rigus sôr’a kahkaha attım. bir de böyle göndermeler var, fikret’in piposunda da vardı. bayılırım arada güldüren detaylara .ama son öyküde de anlatıcı o kadar açıklama yapıyor ki keşke yapmasa dedim. insanı didik didik eden öyküler hepsi. yaralarından hayallerine, kayıplarından öfkesine, aileden taşraya, sanat piyasasından inanca pek çok şeye değiniyor. ve son derece özgün. yalnız ilk öyküdeki tashihlerle ilgili epona’ya laflar hazırladım. sanırım önümüzdeki günlerde bu lafları sayabileceğim bir okazyon olacak 😉 ekin’ime de uğur’a da aşklarına da “düşmenin sınırı yok”a da maşallah diyoruz 🧿
Çok beğendiğim bir kitap oldu. Özellikle yazarın tahayyül gücü kuvvetli ama aktarım yaparken bunu kontrol altında tutuyor ve kendine haz bir anlatı için pozisyon alabiliyor. türkçesinin çok iyi olduğunu düşünüyorum. Şahsen pozisyon almaya çalışması, anlatısının saflığı bence kuvvetli bir yön. Tebrik ediyorum. Muhakkak takip edeceğim bir yazar oldu Uğur Uçkıran.