"Seviyorum seni Cezmi! Yavrum, seviyorum seni!" Bu sözleri ateş gibi yanan dudaklarla kulağının ta yanına ağzını dayayarak fısıldarken erkek tehlikenin savuşturulmuş olduğuna, kabahatini ona tamamıyla affettirdiğine kanaat getirdi. Fakat sevda yatağında bir saat vardır ki bunda erkekler kadını tamamıyla minnettar ettiklerinden ve dinlenmeye hak kazandıklarından emin, uykuya dalarlar ve bunun üzerine kadınlar, sevdaya doymayan, yorgunluk tanımayan kadınlar uyanık kalarak muhasebelere kalkar, eski kabahatlerini incelemeye ve bazen birtakım mukayeselere, yeni uykuya dalmış olanın daima lehine çıkmayan mukayeselere girişirler.
Writer and translator (b. 22 May 1895, İstanbul – d. 18 January 1960). After he finished Beşiktaş Secondary School, he studied at Galatasaray High School but discontinued his education.
He graduated from the Sun Education High School. He studied at Law School for some time (1913) and then educated himself.
He lived abroad for eight years in Tiflis, Berlin, Paris, Vienna, Rome and Copenhagen (1915-28). He worked as a translator at the Ministry of National Education.
He translated and wrote columns for various newspapers and journals beginning with Cumhuriyet. He traveled around many cities in Anatolia.
He published his first story, Zeynep la Courtisane (Zeynep the Courtesan), in the journal Les Oeuvres Libres in Paris (1927). He wrote many works in almost all kinds of literature except poetry in the following years. Generally, he was known for his stories, travel notes and research related to literature and history.
Selim İleri, in his novel Cemil Şevket Bey Aynalı Dolaba İki El Rovelver (Cemil Şevket Bey, the Mirrored Cupboard and Two Hand Guns), introduced the character Cemil Şevket, inspired by the personality of Nahid Sırrı Örik. His books were republished by Oğlak Publications since 1994.
WORKS:
SHORT STORY: Kırmızı ve Siyah (Red and Black, 1929), Sanatkârlar (The Artists, 1932), Eski Resimler (Old Pictures, 1933), Eve Düşen Yıldırım (Lightning That Hit the House, 1934).
NOVEL: Colere de Sultan (Anger of the Sultan, in French, 1932), Kıskanmak (To Be Jealous, 1946), Sultan Hamit Düşerken (While Sultan Hamit Fell, 1957, staged by Kemal Bekir with the name “The Fall”, 1976, adapted for the cinema, 2003), Kıskanmak (Being Jealous, 1995), Tersine Giden Yol (The Road Going in the Opposite Direction, 1995).
TRAVEL LITERATURE: Anadolu'da Yol Notları (Travel Notes in Anatolia, 1939), Bir Edirne Seyahatnamesi (A Travel Book of Edirne, 1941), Kayseri Kırşehir-Kastamonu (Kayseri Kırşehir-Kastamonu, 1955).
PLAY: Sönmeyen Ateş (The Undying Fire, 1933), Muharrir (Writer, 1934), Oyuncular (Players, 1938), Para Uğrunda (For the Sake of Money, performed at İstanbul City Theaters, 1949), Alın Yazısı (The Fate, performed at the State Theater, 1952).
ESSAY-RESEARCH: Edebiyat ve Sanat Bahisleri (Literature and Art Topics, 1932), Roman ve Hikâye (Novel and History, 1933), Tarihi Çehreler Etrafında (Around Historical Faces, 1933), Hayat ile Kitaplar (Life and Books, 1946), Yüzelli Yılın Türk Meşhurları Ansiklopedisi (Encyclopedia of Famous Turkish People of a Hundred and Fifty Years, 3 fascicles, 1953), Abdülhamid'in Haremi (The Harem of Abdülhamid, 1989), Bilinmeyen Yaşamlarıyla Saraylılar (People of the Palace and Their Untold Lives, prepared for publishing by Alpay Kabacalı, 2002).
MEMOIR: Eski Zaman Kadınları Arasında (Among the Women of Old, 1958).
nahid sırrı müthiş bir yazar, değeri bilinmemiş bir yazar. nedense gözden kaçırmış olduğum ve ancak okuduğum bu romanla bu yine ispatlandı. abdülhamit devrinin düşmüş paşalarının, yeni kurulmuş cumhuriyetin memur sınıfının, bozkırda var edilmeye çalışılmış ankara'nın bu kadar temiz anlatıldığı bir roman az bulunur. gerçi okurken sık sık aklıma yakup kadri'nin "ankara"sı geldi ama bu ondan katbekat üstün. nahid sırrı'nın yarattığı kadın karakterlerdeki kin, hırs, kıskançlık hepimizin malumu ama bunu yaparken dahi öyle güçlü kadınlar yaratıyor ki hep kayırdığı erkekler aslında birer böcek sıfatına bürünüyor. bu romanda da seza, lili, şayan, mahmure, perihan, rezzan hepsi ama hepsi konsomatris de olsalar, mama da, fahişe de olsalar güçlü, ayakları yere basan, ne istediğini bilen, her şekilde varolabilen kadınlar. nahid sırrı'nın bilemediği şey, kdın dayanışması, bütün kadınlar erkeklere anaç bir sevgi beslerken birbirlerinin ayağını kaydırma peşindeler. eh örik'in bu huyunu biliyoruz ama yine de seviyoruz. çünkü tam kerşısında yarattığı erkekler, kayırmaya hep elverişli, salaklıklarına kusur bulmaya meyilli de bulsa, sümsük erkekler. bu romandaki cezmi'ye daha başlarda küfretmeye başlıyoruz, sona kadar da o istikrarı kaybetmiyoruz maşallah. uyanıp işe gitmeye bile üşenen, kadınlar tarafından işler bulunan, tembel, sümsük cezmi hayatına girip çıkan her kadından sonra bir sonrakiyle istikbal planları yapıyor ve muvaffak olamıyor. çünkü paşa mahdumu olarak geldiği bu hayatta bahtının rüzgârına kapılmış gidiyor. uçkuru uğruna kaybettiklerini de kazanmak için kolunu kıpırdatacak mecali yok. 35'lik erkekleri de 45'lik kadınları da yerin dibine sokuyor nahid sırrı. ageism, body shaming... yok yok romanda. 40'a geldiyseniz ölün gitsin yani :) aylaklar'dan sonra okuyunca hele bu romanı, resmen yeni türkiye profili diyebiliriz. osmanlı'nın sudan çıkmış balığa dönmüş son kuşağı müthiş aktarılmış. ve ankara anlatımı (ben hiç ankara bilmem), herkesin ordan kaçmaya çalışması, o kadınsızlık, o iç anadolu erkek dünyası, memurin hayatı öyle bir betimlenmiş ki tadına doyum olmuyor.
Nahid Sırrı Örik, uzun yıllar gölgede kalmış, sonra tekrar “keşfedilmiş” yazarlarımızdan. Üniversitedeyken, dönemin önde gelen eleştirmeni Fethi Naci’nin övgüsüyle haberdar olduğum Sultan Hamid Düşerken’ini okumuştum; tekrar okumak istediğim kitaplardan. Oğlak Yayıncılık sayesinde şimdi Örik’in tüm kitaplarının yeni ve özenli baskılarına ulaşmak mümkün. Bir de biyografisi yazılsa ne iyi olur ama bu bizde pek üzerine eğilinen bir alan değil maalesef.
Tersine Giden Yol 1948’de bir gazetede tefrika edilmiş. Kitap formatında ilk baskısını ise 1995’de Arma Yayınları yapmış. Ben de bir sahafta bulduğum bu baskısından okudum kitabı. Roman, bir paşazadenin 20’li yaşlarından 30’lu yaşlarının sonuna doğru çöküş hikayesi olmakla birlikte, Cumhuriyetin ilk yıllarının toplumsal manzarasına ayna tutmasıyla da öne çıkıyor. Bu da maalesef pek parlak bir manzara değil; yolsuzluk, adam kayırmacılık, sefahat ölçüsünde ahlaki yozlaşma… vs. Zaten Örik’in uzun yıllar “ihmal” edilmesinin bir sebebi de muhtemelen bu olabilir. Pek sevilesi karakter içermese de karakter inşasının da ustalıkla yapıldığını söylemek lazım. Yalnız, özellikle günümüzün ölçütleri temelinde karakterlerin fiziki görünümleri, yaşları bakımından siyaseten doğruluk beklemeyin Örik’ten. Cinsel ilişkilerdeki, aldatmalardaki rahatlık şaşırtıcı; günümüzde iyi bir TV dizisi olabilirmiş yani. Eski dönem Ankara tasvirleri de biz başkentliler için ayrıca ilgi çekici.
Bir toplumu daha iyi anlamak için edebiyat eserlerinin önemini ortaya koyan kitaplardan. Didaktikliğe de kaçmıyor. Geçmişi romantize etmenin yanıltıcılığını tokat gibi çarpıyor yüzünüze adeta. Dili biraz ağır olmakla beraber - o kadar korkutucu değil ama - güzel bir üslubu var. Hem içeriği hem diliyle gerçek edebiyat okuduğunuzu hissettiriyor.
Çürümüşlük üzerine yazılmış en iyi kitaplardan biri belki de. Bugünkü Türkiye'den şikayet ederken bizler, 1940'ların sonundaki Türkiye'nin de şu ankinden pek de bir farkı yokmuş diyebiliyorum bu kitabı okuduktan sonra. O zamanki Ankara ve İstanbul, oradaki yaşayış, sosyal çevre, mevkilerin nasıl da sosyal ilişkiler üzerinden elde edildiği açık bir dille anlatılmış. O basamakları tırmanmak için kimisi etini satıyor, kimisi ruhunu, kimisi haysiyetini. Baştan aşağı çürümüşlük var bu iki şehirde; kimisi imparatorluktan kalan konumunu devam ettirirken, kimisi düşmüş İstanbul'da. Ankara ise yeni yeni gelişiyor ve kendi orta sınıfını oluşturup sıklaştırıyor. Tüm bu çevrenin içinde oradan oraya savrulan bir karakter Cezmi. Paşa oğlu, babasının ikinci eşiyle birlikte oluyor, babası onları yakalayınca hem servetten, hem İstanbul'dan oluyor. İşte burada hikayesi başlıyor. Sorumsuz, sebatsız, rahata alışmış Cezmi yalnız hayatında bocalıyor ve düştükçe düşüyor. Biz okur olarak onun bu düşüşünü izliyoruz. Kitabın adı "Tersine Giden Yol" bu yüzden önemli. Cezmi en yukarıdan en aşağıya düşüyor. Belki en sonunda yukarı da çıkmaya başlayacak; yazar burayı okurun geniş hayal gücüne bırakıyor. Örik'in dili öylesine güçlü ve insanı ele geçiren cinsten ki bu kadar bilindik bir hikayeyi büyük bir iştahla okuttu. Aptal Cezmi.
Bu kitaba bayıldım, bayıldım, bayıldım!!! Nahid Sırrı Örik okurken, zamanda yolculuk yapan bir kimseyle karşılaştığımı düşünüyorum. Yaşadığı çağda böylesine bir modernlik, uyanıklık ve netlik neredeyse imkânsız. Her karakter öylesine incelikle betimlenmiş ki, kendimi onların arasında yaşarken buldum. Nahid Sırrı’nın dünyası, sanki geçmişle bugünün arasında salınan büyülü bir köprü.
Toplumsal ve siyasi olarak iç içe geçen bir kokuşmuşluğun kitabını yazmış Nahid Sırrı Örik. Günümüz çirkinliklerini görüp eskiye özlemle bakan anlatıların boşluğunun bir kez daha farkına varıyorum böyle 'dönem romanları' okudukça. Tarihin hiç bir dönemi "saf ve temiz" yaşanmamış demek ki. Haliyle gördükçe, yaşadıkça, şahit oldukça "nasıl bir döneme denk geldik yahu" diye hayıflanmasak mı?
Cumhuriyetin ilk yillari, Ankara....İlginç tespitler. Sadece 90'li yillara kadar Ankara Ulus ve Yenisehir'de bulunanların hissedecegi o mekan ve havalar. Dil yine harikulade...
Yazar tarzı olduğu üzere negatif karakterler üzerine bir hikaye inşa etmiş yine. Ancak kahramansever bir kişi olduğum halde bundan hiç rahatsızlık duymadığım gibi çok da severek okudum. Bazı değerlendirmelerde gördüm yazar için "anti-kahraman" kullanıyor deniyor ki bu romanda ve Abdülhamit Düşerken'de anti-kahraman değil normal düz negatif karakterler vardı. Anti-kahraman; içsel olarak pozitif olan, pozitif sonuçlar doğuran işler yapan ancak yöntem ve karakter özellikleri çoğunlukla negatif olan karakterlere denmelidir. Yazarın 2 kitabını okuduktan sonra tüm kitaplarını okuma kararı aldım.
Nahit Sıtkı Örik büyük bir yazar, öyle seviniyorum ki Türkçe yazdığına.
Tersine Giden Yol ismiyle müsemma bir düşüş hikayesi. Paşazade eskisi Cezmi'nin gün be gün hayatının elinden kayışının öyküsü. Daha önce Cezmi kadar basiretsiz bir karakterle tanışmamıştım. Hasip Paşa'nın, bir evin bir oğlu Cezmi'nin hayatına bu kadar hoyrat davranmasını her sayfada şaşırarak okudum. Bir an gelecek ve hayatını eline alacak diye bekledim ama olmadı. Aslında Cezmi'yi anlamak için hoyrat en iyi kelime değil ama bu kadar gelişine yaşamak başka nasıl adlandırılır bilemedim. Çok çok ilginç bir karakter Cezmi. Biraz zorlama mı olur bilemedim ama; Örik eski zamanın çürük hallerini bu karakterle mi anlatmak istedi acaba diye sormadan edemiyorum.
Bu arada kitabı okurken - geç de olsa- okuldaki tarih derslerinin nasıl ezbere, nasıl gelişigüzel anlatıldığını fark ettim. Zira İstanbul'u düşkün ilan eden yeni rejimin eskiyle bağını bıçakla keser gibi atmış olduğu anlatılsa da Cezmi başta olmak üzere Ankara'daki çeşitli kadroların hangi "kart hamili yakınımdır" ile doldurulduğunu bu kadar sarih biçimde görmek üzdü. Erken cumhuriyet romanlarını okumayı bugünkü arazları anlamak açısından çok kıymetli buluyorum. Tersine Giden Yol'u Yakup Kadri'nin romanlarıyla düşündüğümde müthiş bir erken cumhuriyet panoraması ortaya çıkıyor.
Bu arada Nahit Sıtkı Örik, kadın kahramanlarını mizojinist denilebilecek ölçüde kötü çizse de erkek karakterlerini de sevmiyor zannımca. Bu romanda da sevilecek tek bir kadın tek bir erkek karakter olmadı. Ne babası Hasip Paşa ne babasının yeni eşi Seza; ne Şayan Hanım ne dansöz Lili... Hiç biri iyi değildi. Nahit Sıtkı sanki romandaki hiç kimse ama hiç kimseye yakınlık duymamızı istememiş. Şimdi düşününce Sultanhamit Düşerken'de ne paşa kızı Nimet ne de İTC'li kocası Şevki iyi anlatılmamıştı. Yine Kıskanmak'taki karakterlere de yakınlık duymak mümkün değildi. Neden acaba?
Son olarak Tersine Giden Yol Ankaralıları ve Ankaraseverleri tatmin edecek bir roman aynı zamanda. Birkaç şeyi alıntısıyla yazayım. İnsan hayal dahi edemiyor;
Yeni şehir'i ("Kibarların yeri olan Yenişehir'i bırakıp tekrar eski şehire dönmüştü"),
Çankaya tepelerini ( ... iki üç kere Yenişehir'den biraz öteye kadar yürümüş, ancak bir kere Çankaya Tepesi'ne kadar gitmiş, tabiatıyla bütün teması bundan ibaret kalmıştı.)
Kavaklıdere'deki köşkleri ( ..istasyondan Halk Evi'nin önüne giden caddeyi geçti ve bugün ikinci defa olmak üzere ta Kavaklıdere yakınlarındaki köşklerine kadar yürüdü.)
Sabahlara kadar açık olan İstanbul Pastahanesi'ni (Sabaha kadar açık kalan İstanbul Pastahanesi, bu saatte iş takibine gelmiş melon şapkalı kıranta müşteriler ile dolu olduğu zamanlardaki halinden pek farklı bir manzara arz eder, kapanan barlardan hücum eden Türk, Rum, Yahudi, Ermeni, Macar ve Alman artistler ve bunların sevgilileriyle neşeli ve şenlikli bir yer halini alırdı)
Geleni gideni olmasa dahi her daim kalabalık tren garını ("Velhasıl Ankara istasyonu teşyicilerle daima dolup, boşalırdı.")
Örik üzerine az konuşulmuş bir yazar ama çok çok konuşulmayı hak ediyor. Nahit Sıtkıcım iyi ki yazdı, iyi ki bunlar bugüne ulaştı. Minnettarım.
Cezmi kendini aciz hisseden, yarına umutları olmayan, insan ilişkilerinde sürekli yönetilen, “yalnızlıktan ve hamisizlikten bezmiş” bir roman karakteri.
Bütün bu pasifliğinin kaynağı hayallerini süsleyen babasından kalacak servet mi? Biraz öyle. Biraz da, yaşlandığında gülünecek hale düşmüş bir baba. Oğluyla yeni evlendiği karısını birlikte yakaladığında, oğlunu kovalayan “men eden”, genç karısına sahip çıkan bir baba. Cezmi o kadar pasif ki eğitim için Almanya’ya gönderilişini unutup “baba olarak adeta bir cinayet işliyorlar” diyerek suçu dışarda arıyor. O kadar çabalamaktan yoksun ki bir gün kavuşmayı hayal ettiği serveti noterde imza ederek kendi eliyle üvey annesine teslim ediyor.
Roman Cezmi’yi, dönemin Ankara’sını, insanlardaki çıkara dayalı ilişkileri anlatıyor. Sonuçta hem Cezmi hem Ankara birlikte tersine gidiyor: “Milli Mücadele yıllarında sadeliği, tevazu ve feragati ile ulvi bir çehre arz etmiş olan Ankara, bu şeyleri hayli zamandır ihmal ve inkar eder olmuştu”.
Çok sevdiğim bir kültür ve sanat insanının tavsiyesiyle okuduğum “Kıskanmak” adlı romanı, yazardan okuduğum ilk kitaptı ve çok beğenmiştim. Bu romanı ise ondan çok daha etkileyici ve zamanını aşan bir roman.
Kanımca Nahid Sırrı ÖRİK, değerini tam olarak anlayamadığımız yazarlarımızdan. Sağlam karakter tasvirleri ve bunların detaylı analizi, adeta kitabı bir psikolojik roman seviyesine yükseltmiş. Bir de modern bir romandaki tüm unsurları (iç sesler, geriye gidişler, alt metinler, vb) çok başarılı bir araya getirmiş.
Ayrıca Ankara’nın, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki doğum sancılarını bu kadar net yazan bir romanı ilk defa okudum. Adam kayırmaların, siyasetin her türlü ayak oyunlarının, doğuya özgü entrikaların hiç eksik olmadığı İstanbul ve Ankara tasvirlerini de romanda bolca görüyoruz.
Üslubuyla, yazım tekniği ile, içeriğinin zenginliği ile bu romanı mutlaka okumalısınız derim…
Tersine Giden Yol bir solukta okunacak bir kitap yazar yine okurken bizi şaşırtmıyor ama etkilemeye devam etmekten de geri durmuyor. Dili o döneme göre olabildiğince sade,hikayesi sağlam kesinlikle okunmalı.