Evet, bir BAŞYAPIT ile karşı karşıyayız!
Gurur, heyecan, keyifle karışık, kitabı elden bırakamadan bir okuma. Uğur Erbaş ve işleriyle geç tanışmış olmaya hayıflanmanın anlamı yok artık, şükür ki tanıştık. Gozo ve Sagre’yi çok taze okuyup beğenip, burada da incelemiştik. Germakoçi’nin yayınlanması da hemen üzerine geldi. Hem sanatçıya biraz mola vereyim, üsluptan mesafe kazanıp okuyayım hem de potansiyel hazzı öteleyeyim diyordum ama başaramadım. Şimdi bir daha böyle bir şey ne zaman okuruz diye hayıflanabiliriz. Çünkü iki kitap arasında aslında beş koca sene var.
Gozo’nun hayali dünyasından, kendi coğrafyamıza, XVII. Yüzyıl Anadolu’suna ve İstanbul’una götürüyor bizi Erbaş. Daha ilk ithaf sayfasında bir kilim motifi karşılıyor okuru. Sonra hayran bırakan tezhip desenli bir açılış. Kendine has çizgi ve renklerine artık aşina olduğumuz sanatçı, gerçek bir zemin, kültür ve tarihe yaslandığı için başka bir özen sergilemiş. Hat sanatı, tezhip, minyatürlerden (ki karakter çizimlerinde de o çağrışım var) mimari detaylara, hikaye içerisinde hikaye anlatırken bir hayaliye dönüşüp gölge oyunu kullanmasına varana dek buram buram bir emek, özenle öyküyü sarmalıyor.
Aynı özen dilde, teknik terimlerde de gösterilmiş. Çok takılmayacak okuru rahatsız etmeyecek durulukta, hızlıca anlaşılabilir şekilde ama diğer taraftan benim gibi “Bu ne ola ki?” diye merak edip sağı solu karıştıracak okuru memnun edecek düzeyde içi dolu bir biçimde. Bir kağıt kalitesi, çeşidi örneğinden, bahsinden Semerkand’ın dut ağaçlarına, Uğur Derman hocanın yazdığı bir İslam Ansiklopedisi maddesinden “mürekkep yalamak” tabirinin doğuşuna gittim, geldim mesela.
Biçimde de durum böyle, yer yer şiirsel, yer yer ağdalı, yer yer bir meddah dilinden, yer yer bir destan gibi.
***
İşlerin ters gittiği bir zamanı hikaye ediyor kitap... İşlerin ters gitmesi fenadır. Ademi adem yapan nefsinin terbiyesidir. Varlık, iyi hal de imtihandır ama işlerin ters gittiği kötü zamanlar daha büyük imtihandır. Herkesin içinde bir yerlerde bir bencil hayvan yatmakta, (yokluğu da hayatla bağdaşmaz ya) lakin kontrolü şart. Ters zamanlar terbiyesi ve zinciri zayıfları ortaya kolayca çıkarıveriyor ve o hayvani yan nizamın içine sızıveriyor, neredeyse normlaşıyor. Böyle yozlaşmış bir dönemde sadece var olma gayreti içinde bir ailenin maceraya dönüşen, Erzurum’un soğuk, yüksek platolarından, kendi güzel mi güzel ama içi siyaset ve oyun, hile dolu payitahta uzayan hikayesi bu.
Ve öyle güzel çizilmiş ki!
Ne çok sayfayı şöyle alıp assan, seyretsen yeridir diye düşündüm. Doğuda engin ufuklar, dağlar, tabiat ve bulutlar. Atlar ve savaş da var… Kurosawa’nın epik işi Ran geliyor aklıma. Selçuklu minareleri, (üç) kümbetler, Ermeni ortodoks mimarisi olduğu aşikar bir kilise arka fonda, görecek gözleri bekliyor. Sonra bir şiir gibi İstanbul. Modern zamanlarda bir Matrakçı Nasuh sanki! Minyatür sanatından beslendiği şüphesiz, gözlere şenlik detaylarda, dalgalarda, gemilerde Nusret Çolpan’ı da görüyorum ve Erbaş’ın inşa ettiği görseli hayranlıkla izliyorum. İstanbul’u çok sever(d)im. Zamanla bir sürü sebepten biraz soğudu ilişkimiz, karışık. Bu güzel çizgiler şehre aşkımı tazeliyor. Bozdoğan kemerleri, şehrin tılsımı dikilitaşlar, hazîreler, ahşap evler, görkemli Osmanlı kubbeleri ve onların öncülü Bizans kubbeleri… Bir darağacı, bir fena yangın bile bu kadar mı güzel resmedilir… İstanbul ve yangın, o dönem bu ikisini ayırmak mümkün değil. Hikayeye ustaca yerleştirilen detaylardan biri. O sahnelerde, ünlü mimar Le Corbusier’nin İstanbul seyahati notlarında geçen “ …İstanbul sıkışık bir yerleşme; fanilerin evleri ahşaptan, Allah’ın bütün evleriyse taştan… Bu kentin dört yılda bir deri değiştirdiği de söyleniyor! Hanlarla çevrili büyük camiler ayakta kalıyor yalnız. Alevler okşarken, Allah’ın yara almaz mabetleri olan camiler her zamankinden daha esrarlı birer kaymaktaşı gibi parlıyorlar.” cümlelerini hatırlıyorum.
Halihazırda gözlere neşe bu görsellerin, dijital üretim olmaları sebebiyle, içimdeki geleneksel çizgi meraklısına “Acaba (en azından bazı sayfalar) klasik şekilde çizilse nasıl olurdu?” diye sordurmasına da engel olamıyorum.
Bu kitap çok daha fazla ses getirmeliydi. Havalı lansmanları olmalıydı. (Kalsaydı, olsaydı) kültür sanat neşreden dergilere kapak konusu olmalıydı. Dergi işlerinin, tefrika işlerin derlemeleri, eski baskıların tozlarının silinmesi dışında kaç yerli grafik roman çıktı ki son yıllarda? Çok az. Sayı artsaydı bile, Germakoçi özel yerini koruyacak kalibrede bir kitap iken, hak ettiği alakayı göreceğini umuyor, gözü kapalı tavsiye ediyorum.
“İnsanın fikri iki çeşittir. Fikirleri hamurdan olanlar onlara şekil verir. Zamanla şekil değişir, gelişir, vakti geldiğinde küf tutar, bozulur. O vakit değiştirilmesi gerekir. Öte yanda fikri taştan olanlar vardır ki onlar taşa bir kez nihai şeklini verdi mi artık değiştirilemez olurlar. İlki fikirlerinin efendisi ilken diğeri onların hizmetkarı, kölesi olur.”