Jump to ratings and reviews
Rate this book

Geçmişiniz İtinayla Temizlenir

Rate this book
Yirminci yüzyıl boyunca kurulmuş ulus-devletler, tarih yazmak konusunda kendilerinden önce hüküm sürmüş devletlerden daha zor görevler biçtiler. Türkiye Cumhuriyeti de bu geç ulus-devletlerden biri olarak, benzer bir yol tuttu kendine. Önce resmî tarih, devletlûlarca bilinmesi istenilenlerin sunulduğu bir tarih anlatısı tedavüle sokuldu. Bu tarihin içinde büyük kahramanlar ve zavallı hainler yer alıyor, kahramanların her yaptığı doğru sayılırken, kahraman olarak sunulmayanların her tecrübesi reddediliyordu. Eğitim vasıtasıyla bu tarih anlatısı kendinden başka herkese, her topluluğa düşman bir milliyetçi dil ve ideoloji benimseyerek serpildi, gerçek "tarih" oluverdi. Oysa bu "tarih" sadece istediği kısımları öne çıkarıyor, tarihsel bilginin önemli kısımlarını "sakıncalı" ya da "gereksiz" sayarak gözlerden uzak tutuyordu. Cemil Koçak Geçmişiniz İtinayla Temizlenir'de erken Cumhuriyet olarak adlandırılan dönem boyunca Atatürk, İsmet İnönü ve tek parti hakkında "gerçek" olarak sunulan bilgileri, belgeler, anılar, eserler ve gazeteler aracılığıyla yeniden incelemeye girişiyor. Tarihi yazanların, tarihi yapanları nasıl tahrif ettiğini gösterirken, geçmişin temizlenmesi değil, bilinmesi gerektiğini hatırlatıyor.

558 pages, Paperback

First published January 1, 2009

Loading...
Loading...

About the author

Cemil Koçak

43 books8 followers
1956’da İzmir’de doğdu. Orta öğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra 1978’de SBF Basın-Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. SBF’de yüksek lisans ve doktora eğitimine devâm etti (1978-1980). Âfet İnan Târih Araştırmaları Ödülü’nü kazanan (1990) Türkiye’de Millî Şef Dönemi (1938-1945) yazarın doktora tezidir (1985). Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi doktorasından sonra 1991 yılında Siyasal ve Sosyal Bilimler doçenti oldu. Abdülhamid’in Mirası (1990) ile Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülü’nü kazanan (1991) Türk-Alman İlişkileri (1923-1939) (1991) adlı araştırmaları yayımlandı. Makaleleri ve kitap tanıtım yazıları, başta Tarih ve Toplum ve Toplumsal Tarih olmak üzere, çeşitli dergilerde yayımlandı. Samet Ağaoğlu’nun Siyâsî Günlük; Demokrat Parti’nin Kuruluşu adını taşıyan günlüğünü (1992) ve Haldun Derin’in Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951) adlı anılarını (1995) yayına hazırladı. Sabancı Üniversitesi tarafından 1998 yılında yayımlanan Birinci Meclis adlı kitabın da editörlüğünü yaptı. 2003 yılında İletişim Yayınları tarafından Umûmî Müfettişlikler (1927-1952) adlı kitabı yayımlandı. Belgelerle Heyeti Mahsusalar kitabı da yine aynı yayınevinden 2005 yılında çıktı. Bunu Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası kitabı (2006) izledi. Geçmişiniz İtinayla Temizlenir (2009) ve Tek Parti Döneminde Muhalif Sesler (2011) başlıklı kitaplarında çeşitli yazılarını bir araya topladı. Türkiye’de İki Partili Siyâsî Sistemin Kuruluş Yılları: İkinci Parti (cilt 1) adlı çalışması 2010’da, serinin ikinci cildi İktidar ve Demokratlar 2012’de, üçüncü cilt Rejim Krizi adıyla 2013’te, dördüncü cilt Dönüşüm: Ordu, Din, Hukuk, Ekonomi ve Politika adıyla 2015’te, beşinci cilt Uzlaşma adıyla 2016’da, altıncı cilt CHP İktidarının Sonu adıyla 2017'de yayımlandı. 1984-1999 yılları arasında TÜBİTAK’ta çalışan ve 2007’de profesör olan yazar, halen Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak, yakın dönem siyâsî târihimizle ilgili araştırmalarını sürdürmektedir.

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
12 (35%)
4 stars
12 (35%)
3 stars
9 (26%)
2 stars
1 (2%)
1 star
0 (0%)
Displaying 1 - 3 of 3 reviews
Profile Image for dantelk.
256 reviews31 followers
August 9, 2026
Kitabin gorece guncel olmayan yayınlarla dolu olması, iceriginin trajikligini (bugunu yansıtması acisindan) daha da carpici hale getiriyor.

Son derece ilginc analizler ve uzerine neredeyse hic düşünmediğimiz ezbere bilgilere birer tekme atması acisindan okuması oldukca zevkli. Son kisim, "acaba Turkiye baska turlu yönetilemiyor mu, sorun yönetimde degil de bizzat 'bende' mi" diye düşündürttü.

Notlarim:

-Türkiye’de yolsuzluk/suistimâl dâvâları ile siyâsî hayat arasında, nerede ise bire bir bir ilişki kurulabilir. Bunun nedeni, kamusal alanda görülen yolsuzluk/suistimâlin siyâsî hayat ile yakın/doğrudan ilişkisidir. Bu nedenle de, nerede bir yolsuzluk/suistimâl olayı/haberi varsa, orada mutlaka siyâsî bir süreç yaşanıyor demektir.

- Şimdi bu saptamalar ışığında târihsel değerlendirmelerimize, saptamalarımıza ve yorumlarımıza uzaktan bakmaya çalışalım: Siyâsî târihimizde liberal/özgürlükçü bir politik söyleme sâhip, ama iktidâra erişme şansına sâhip olamamış tüm muhalif kişiler, muhalefet grupları/örgütleri, akımları ve hareketleri, belki de iktidâra erişme şansına sâhip ol(a)madıkları ve kendilerine benzeyen diğerlerinin başına gelen bu felâketten, mutlu bir tesâdüf eseri, kurtuldukları için, târihsel plândaki değerlendirmelerimizde olumlu bir yere oturabiliyorlar. Aslında, yukarıda sözünü ettiğim test sonuçları, bu konuda belki de uyarıcı bir işlev görebilir. Oysa, bu türden kişi, grup/örgüt ya da hareketler, hasbelkader iktidâra gel(ebil)miş olsalar, belki de iktidâra gel(ebil)miş diğerlerine benzer şekilde, iktidarda gösterdikleri benzer tutum ve davranışlarla, bu tarz değerledirmelerimizi, yorumlarımızı ve saptamalarımızı değiştireceklerdi. En azından, iktidar dönemleri de hatırlanarak, muhalefet dönemlerine ilişkin yargılarda daha mesâfeli bir tutum içine girile(bile)cekti.


- Alman Propaganda Bakanlığı, 1 Şubat 1936 târihinde, Alman Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı bir raporda, Türk halkının ârî ırk olup olmadığı sorusuna açıklık getirir. Alman Propaganda Bakanlığı, Türk halkının Asya kökenli bir halk olmadığını resmen açıklar.

- Kısa da olsa resmî eğitimden geçerek, geçmişinin bu “itinayla temizlenmiş bilgi”sini edinen toplumun, her defâsında bu bilgiyle yetinmesi ve yalnızca bu bilgiyi talep etmesi, bu bilginin dışında bir “gerçek” olduğunu ise, kesinlikle reddetmesi sağlanabilir. Bu operasyonda önemli olan, geniş yığınların bu “temizlenmiş bilgi” zemininde, günün uygun siyâsî/ideolojik tavrına kolayca adapte edilebilmesidir.
- Nutuk, 1928 yılının muhtemelen hemen başında basılmış ve satışa sunulmuştur. Sâmi Özerdim, ilk baskının 1927 târihli olduğunu yazıyor. Bu, tabiî, eski yazı basımdır. Nitekim, Özerdim, Nutuk’un ilk baskısının, Atatürk’ün hayatta iken, eski yazı olarak, 1927 yılında yapıldığını, ancak ondan sonra, harf inkılâbından sonra, çok geç bir târihte, ikinci baskısının yeni harflerle, ancak 1934 yılında yapıldığını açıklıyor. Bu, şaşırtıcıdır: Nutuk, harf inkılâbından sonra, ancak beş-altı yıl sonra basılabilmiştir. Bu gecikmenin nedenini bilmiyoruz. Bu, üzerinde durmaya değer bir gecikmedir, çünkü Atatürk’ün harf inkılâbına verdiği değeri biliyoruz ve Nutuk’un yeni harflerle basımının bu kadar gecikmesi düşündürücüdür. Özerdim’in açıklamasına göre, Atatürk hayatta iken son baskı târihi, ölüm yılı olan 1938’dir. Yâni Atatürk döneminde, Nutuk, sâdece üç kez (bir keresinde eski ve iki keresinde yeni harflerle) basılmıştır. Millî Şef döneminde, Nutuk’un yeniden basılmamış olması üzerinde herhâlde ayrıca durulmalıdır. Bu duruma bir tepki olarak, Nutuk, DP iktidârı döneminde yeniden basılacaktır.67
- Tek-parti döneminde Türkiye dışa kapalı bir ülkeydi. Yabancı ülkelerle ve yabancılarla temas asgarî düzeyde ve istisnaîydi. O derecede ki, tek-parti döneminde Cumhurbaşkanları (Atatürk ve İnönü) bir kez olsun yurt dışına çıkmamışlardı.
- “Türkiye: ‘Ben ecnebi düşmanıyım, kat’iyen ziyâretçi istemem, memleketime adam sokmam, gelenleri de canından bıktırırım,’ diye âdetâ bağırıyor. (...)
Bizde hâlâ vize, Ankara’dan meselenin sorulmasına ve cevap alınmasına bağlıdır. (...)
Bizde bir ecnebinin her kazâ hudûdunu değiştirdikçe, polise haber vermesi ve kaydolması icâb eder. Kânunun aynen tatbiki lâzım gelirse, Eminönü kazâsından Beyoğlu kazâsına geçen bir ecnebinin ilk önce polise başvurması lâzımdır. Yoksa suç işlemiş olur, mahkemeye sevk edilir ve hapis cezâsına uğrar. Dâhiliye Vekâleti, kânunu ister istemez tefsire tâbi tutarak veyâ zarûrî br müsamaha göstererek, İstanbul içinde dolaşan bir ecnebi hakkında tâkibat yapmıyor. Fakat polise haber vermeden Adalarda bir gece geçiren bir ecnebinin yakın vakitlere kadar başına gelmedik aksilik kalmıyordu.
Denebilir ki, tek-parti devrinde Türkiye, kendi başına küçük bir demirperde âlemi manzarası almıştı. Ecnebi düşmandı. Ecnebi ile görüşen şüpheli bir adamdı.”
- İnönü Cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra Bayar görevini sürdürdü. Gerçi Tevfik Rüştü Aras ve Şükrü Kaya gibi İnönü’ye karşı olduğu açık olan isimler artık hükûmet içinde görülmüyorlardı ama bunun dışında önemli bir değişiklik yapılmamıştı. Bayar Hükûmeti’nin görev yaptığı bu kısa dönemde iki önemli ve birbirinden farklı siyâsî çizgi bulunmaktadır. İlk siyâsî çizgi, İnönü’nün yönetimden ayrı kaldığı süre içindeki yöneticilerden bir anlamda (çeşitli yolsuzluk suçlamalarıyla) hesap sorulmasıdır. Böylece, İnönü’nün yönetimde bulunmadığı sürede görev yapan bâzı önemli yöneticilerden (ve bu yöneticilerin görevli oldukları kuruluşlardan) yargı organlarında, görevlerinden doğan suçlamalar dolayısıyla hesap sorulmuştur. İkinci çizgi ise, tam tersi bir sonuç yaratmaktadır; İnönü, iktidâra yeniden geldikten sonra, Atatürk’ün ölümünden sonra onun hakkında çıkabilecek, hattâ başlamış olan bâzı tartışmaları başından kesebilmek ve iktidârına karşı potansiyel bir direnmeyi ortadan kaldırabilmek amacıyla, aynı zamanda yeni iktidar olarak gücünü ve otoritesini artırabilmek için, Atatürk döneminde muhalefette kaldıkları için siyâsal alanı terk etmek zorunda kalmış kişilerle (Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Hüseyin Câhit Yalçın, Fethi Okyar, Câfer Tayyar Eğilmez, Adnan ve Hâlide Edip Adıvar, Refet Bele vb.) ilişki kurmuş ve bu kişilerin yeniden siyâsal hayatta etkin olmalarını sağlamıştır.Millî
- Savaş sona erdiği sırada, yönetim, ülkeyi savaşa sokmama becerisi gösterdiğinin bilincinde ve bunun geniş yığınlar tarafından da takdir edileceği düşüncesi ile, sürmekte olan ekonomik ve sosyal sıkıntıların da bu açıdan bakıldığında, göz yumulabilecek geçici sıkıntılar olarak algılanması gerektiği kanaatindeydi.
- Muhalefetin ilk yıllarında İnönü, sâdece seçim yenilgilerine uğramakla kalmadı. İktidar, CHP’nin mallarına el konulmasına karar verdi. Halkevlerini kapattı ve radyodan yararlanma hakkı konusunda kendisine tekel hakkı tanıdı. Böylece basın üzerindeki fiilî baskı önlemleri ile muhalefetin, dolayısıyla da İnönü’nün sesini kesmeye çaba harcadı.
- Demokrat Parti iktidârının son yıllarında, iktidar-muhalefet ilişkileri tamâmen kopmuştur. İktidârın basına karşı aldığı önlemler, bundan sonra doğrudan doğruya muhalefet partisine ve muhalefet önderine karşı alınan fiilî önlemler biçiminde sürmüştür. Muhalefetin etkinlik gösterebileceği Meclis dışı yollar, her türlü toplantı ve gösteri yapma hakkı, o kadar sınırlandırıldı ki, âdetâ ortadan kaldırıldı. Diğer yandan, Meclis içi denetim de büyük ölçüde olanaksız kılındı. Muhalefetin basın vâsıtasıyla geniş yığınlara seslenme olanağı elinden alınmaya çalışıldı. Bir yandan muhalif basın organları kapatılırken, bir yandan da basın mensupları cezâlandırılmaya başlandı. Nihâyet muhalefet önderinin demeçleri hakkında yasaklama kararları verilmeye başlandı.
- “İsmet İnönü, dünya târihinin tehdit dolu bir ânında iktidâra geldi. Bütün samimiyetimle söylüyorum ki, mevcut kriz içinden Türkiye’yi geçirme görevine daha uygun birini tasavvur etmek güç.”
- İnönü, şimdi de ülkenin aslında bir saldırıya uğramaktan kaçınmak için girdiği bu pakt nedeni ile savaşa girmek zorunda kalmasından kaçınmak istiyordu; İnönü, savaşa girmeyi hiç düşünmemişti ve düşünmüyordu da. İnönü’nün politikasının hedefi, ülkeyi her ne pahasına olursa olsun savaştan uzak tutmaktı. Türkiye bir saldırıya uğramadığı sürece savaşa katılmayacaktı; çünkü onun gözünde, Türkiye’nin ne yeni yeni kazanmak istediği ve ne de elinden çıkmaması için korumaya çalıştığı sömürge toprakları vardı.
- Bu sırada Türk gazete ve dergilerinde, her zaman bilinen Yahudi tipinin yeniden, ama sert vurgulu bir şekilde ortaya çıktığı görülüyordu. O Yahudi ki, hep rahat ve zengin bir hayat yaşamış, ama nimetlerden yararlanırken, hiçbir külfete katlanmamıştı. Bu hatırlatış, hem hedef gösteriyordu hem de saldırgan bir tarzdaydı. Karikatürler ve pek çok yazı bunu gösteriyor.
- ülke olduğu anlaşılmış ve görülmüştü. Belki de bir kez daha... Aslında bu politika, Türk milliyetçiliğinin temel politikasıydı ve bütün 20. yüzyıl boyunca sürecektir. İttihatçıların başlattığı “millî iktisat” politikasının bir sonucuydu. Bu durum, gayrimüslim azınlıkların nüfus içindeki oranlarının dramatik düşüşü ile de görülebilir.

- demekti.Adamın hâli, tavrı, yabancı dili rahatça konuşması, ilişkileri, doğal olarak, kişiliğini etkin hâle getiriyordu. İyi giyiniyor, güzel konuşuyor, yaşayışıyla varlıklı bir insan havası yaratıyordu. Atatürk’ün eski Özel Kalem Müdürü Hayâti Bey’in hem akrabâsı hem de yakın arkadaşı olarak biliniyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında her yere giriş çıkışı, yığınla önemli dostu bulunuşu, Avrupa ile Ankara arasında mekik dokuyuşu, herkeste onun gizli ve önemli bir takım yüksek hizmetler yaptığı intibâını uyandırırdı.

- Ben burada öncelikle küçük bir anket yapmak istiyorum: Bu anket, dünkü konuşmalardan sonra aklıma geldi. Anımsayacağınız gibi, Hürriyet gazetesi 1948 yılında yayımlanmaya başlamıştır. Hürriyet, Türkiye’nin her zaman en çok satan gazetesi olmamakla birlikte, en önde gelen gazetelerinden bir tânesidir. Bu gazetenin herhangi bir ideolojik aşırılığı olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Yâni sıradan bir halk gazetesi olarak lanse edilebilir. Hürriyet gazetesinin alt başlığına şöyle bir bakarsak, burada küçük bir slogan görürüz: “Türkiye Türklerindir”.
- Çünkü, siyâsî dâvâların sonuçları, gerçekte hukûkî plânda değil, ancak siyâsî alanda önem kazanırdı
- Etem Rûhi Balkan tarafından 7 Eylül 1945’te kurulan İşçi ve Çiftçi Partisi de iyi niyetini şu ifâdelerle anlatmak çabasındaydı:
“Memleketimizin ve hattâ bugünkü hükûmetlerin yardımına muhtâç olduğu fırkalar ve fırka hayâtı, edebiyâta, hayallere ve nihâyet hükûmete karşı muhalefet olsun da ne olursa olsun, biz de bir külâh kapalım gibi, gizli emellere dayananbir efsânevî işler değildir (...) Evvelâ şunu söyleyelim ki, başlarında akıllı uslu, gemisinin kaptanı olacak, milletlerin burnunu kanatmadan, milleti sâhile selâmete götürecek bir baş lâzımdır. Allah, onu bize vermiştir, işte İsmet İnönü. Tam mânasiyle bir İngiliz gentlemen’den farkı olmayan bu insan, bu kadar işçilere, çiftçilere ve bütün millete yardım elini uzatmış, bu vatanda daha müstesnâ şahıs görmedim. Eğer Almanların Hitler gibi bir deli yerine başlarında bir İsmet İnönü bulunsaydı, bu felâkete dûçar olmazlardı. Her türlü kaydı riyâdan âri olarak bu benim mutlak kanaatimdir (...) Şunu demek isterim ki, başımızdaki Millî Şef, bizim için Allahın bir nimetidir. Onun hüsnüniyetine lâyık hareketler ve işlerde bulunmalıyız.
-lideridir.” Partinin adı da (şaka gibi gelecek ama) Liberal Demokrat Partisi’dir.
Ama bu örneğin tek olduğu da söylenemez; 1948 yılında kurulan Türkiye Yükselme Partisi’nin de tüzüğünde benzer bir hüküm yer almıştı (hem de iktidar partisinin Değişmez Genel Başkanlık müessesesini kaldırmasından iki sene sonra!): “Partinin Değişmez Başkanı Ali Rızâ Gizdeşir’dir.”
This entire review has been hidden because of spoilers.
246 reviews4 followers
February 20, 2026
Muhtelif makalelerden müteşekkil bu eser, Koçak’ın en başarılı işlerinden biri. Her cenahın kendine göre bir Atatürk tahayyülü olduğunu, 1935’te hiç bilinmeyen Recep Zühtü cinayetinin nasıl örtpas edildiğini, İnönü’nün günlükleri üzerinden Atatürk’le Terakkiperver paşaları arasındaki kavganın kendi ifadesi ile “şahsiyetten doğmuş” olduğunu, 1939’da rejimin Rauf Orbay’ın ısrarı sayesinde 1926 İstiklal Mahkemesi kararlarının nasıl sakıt olduğunu ve orada yargılanan hatta asılanlara nasıl iade-i itibar verildiğini -tabii üstü örtülü bir şekilde-, Atatürk’ün Nutuk’ta “en hain dimağlar” diye hakaretler yağdırdığı muhalif paşaları nasıl birkaç yıl sonra Meclis’e geri aldığını -Refet ve Ali Fuat kastediliyor-, 1938’de siyasî hayata geri dönemese Terakkiperver Paşaların akıbetine İnönü’nün de düçar olabileceği, 1946 seçim hilesinin ne aptalca bir şey olduğunu zira DP’nin iktidar olmak için yeterli mebus namzedi bile gösteremediği bir seçimde hile yapılmasının saçmalığını, Metin Toker’in bile “CHP teşkilatı,1946 seçimlerini boşu boşuna kirletmişlerdir” diyerek bunu ikrar ettiği vs. tonla yakın tarihe dair tabu kırıcı malumatı haiz muazzam bir eser. Kitabın ismi ayrıca çok hoş bu arada.
Profile Image for Rıdvan.
567 reviews97 followers
August 17, 2011
Yazarın yıllar boyunca yazdığı yazılardan derlenmiş, belgelerin resimlendiği, ağır ve eski kelimlerle bezenmiş çok önemli bir eser.
Displaying 1 - 3 of 3 reviews