"Bütün yazdıklarını ta baştan beri dikkatle izlediğim Enis Batur'un şairliğinde bir yalvaçlık, bir ermişlik bulmuşumdur hep. Dizelerinin gizemli havasıdan mı, yoksa kendini karşısına almasından, nesnelerin gizini araştırmasından mı, kesin olarak söyleyemeyeceğim. Hangi iyi şiirde yalvaçlık yoktur ki! Enis Batur, denemeleri ile şiirini omuz omuza yürütmekle, sanıyorum, ikisi için de başarılı bir bağımsızlık savaşı yürütüyor ve düzyazının hakkını düzyazıya, şiirin hakkını şiire veriyor."
Ahmet Enis Batur is a Turkish poet, essayist, novelist, publisher and editor.
Born in Eskişehir, Enis Batur studied at St. Joseph High School (Istanbul), METU-Sociology (Ankara), and Sorbonne University (Paris).
Enis Batur is one of the leading figures in contemporary Turkish literature with a large body of work, extending to over two hundred volumes. Some of his works have been translated into European languages including French, English and Italian.
Şöyle diyor Ars Poetica'da EB; "Hiçbit şeye benzemediği söylendi şiirlerimin, Wallace Stevens'a benzediğim, hiç kimseye benzemediğim, olsa olsa 'II. Yeni'nin devamı', 'III. Yeni'nin ta kendisi' sayılabileceğim- 'delisaçması bir söz ve işaret yumağı' denildi. Bütün bunlar bensem, bütün bunlar bendim." İşte bütün olarak böyleydi. Mesela; İçinizdeki kötülüklerden utanmayın, ben seviyorum yanaklarınıza yayılan ateşi, seviyorum ben fena ve mahrem olanı boynunuzdan yukarı kabaran. Açığa vurulabilse, ah yırtabilseniz gömleğinizi baştan aşağı: Göğsünüz inip kalkarken sayardım tek tek sapsarı kirpiklerinizi, bir elim ateşin içinde kavruk, öteki kulağınızın üzerinde: Ayva tüyü, meme, şelale.
Bir okur yakınıyordu: "Şiirlerinizde çok sayıda özel isim geçiyor: Yabancı kentler, insanlar, hatta bazen de kelimeler.". Onu dikkatle dinlemiş, bir şey anlamamıştım. "Neden Bruges ya da Monteverdi'yi yabancı buluyor da, mürekkep ya da tılsım geçince o kelimeleri, anlamlarını, anlamlarının berisinde örtünen erden yüzlerini tuttuğuna bu kadar çabuk inanabiliyor acaba?" demiştim kendi kendime. Bruges'da topal bir at gibi gezdiğim günleri ve geceleri bilseydi o okur... ama bilebilir miydi bir şehrin her zaman bir şehir, bir kelimenin hep bir kelime, anlamın ortasında buluştuğumuz bir anlam olmadığını bilebilir miydi o yabancı okur?
"Sizi kendi şehirlerime götürmeliydim" demişti adam. "Kendi sokaklarıma, çıkmazlarıma, durmadan taşındığım, hiçbirini unutmadığım evlere". Donmuş gibi dinlemişti. Saydığı şehirlerin hepsini su ikiye bölüyordu. Andığı sokaklar hiçbir rehberde kayıtlı olamazdı. Evlere gelince: Onları belki unutmamıştı, ama bir daha uğramadığı nasıl da belliydi. "Ben yokum" demek istemişti birden, "ben daha yokum". "Bu ev, bu sokak, bu şehir bu şehri ikiye bölen su daha yok."