Coauteurs : Françoise Héritier, Michelle Perrot, Sylviane Agacinski, Nicole Bacharan.Comment vivre en tant que femme sur la planète des hommes ? À chaque époque, sa réponse. Mais toujours le même présupposé : ce sexe-là est le faible, l’inférieur, le subordonné. De la Préhistoire à nos jours, voici racontée par quatre femmes d’exception l’histoire de la condition féminine, dans un dialogue audacieux, sans jargon ni tabous. Un combat inouï contre l’ordre – moral, social et sexuel – imposé par des générations de monarques, prêtres, pères, maris qui est loin d’être terminé.« Un livre incontournable ! » – Catherine Gauthier, Nouvelles CSQ
Erkekler namuslarını kızlarının, kız kardeşlerinin, eşlerinin bedenleriyle özdeşleştirdikleri için, bugün bile kadınlar dövülüyor, hatta öldürülüyor. İçinde bulunduğumuz “gelişmiş toplumlarımız” bile bu tür geriye dönüşlerden kurtulabilmiş değil. Kadın özgürlüğünün henüz çok yeni ve kırılgan olduğunu hiç akıldan çıkarmamalıyız. Kendi kaderlerine sahip çıkmak; günbegün haklarını savunmaya devam etmek; kadının erkekle eşit şartlarda bulunacağı, özetle “gerçek bir insan” olarak var olabileceği karma bir dünya yaratmak yine kadına düşüyor.”
Nicole Bacharan, bu gösterişli başlığın arkasında alanında uzman üç önemli isimle yaptığı röportajlar ile kadınların küçümsenen tarihinini ortaya koyuyor. Kitap ayrı bölümlerden oluşuyor ve her bölüm bir uzman ile yapılmış, cinsiyetler arası eşitsizliğin kökenini ve bundan kaynaklı çağdaş sorunları ortaya koyan bir söyleşi şeklinde. Bu yüzden akademik bir metin gibi değil, aksine dinamik yapısıyla okuması oldukça rahat. Kadınların korkunç tarihinden, günümüzdeki hakların kazanımına kadar geçen sürecin tarihi detayları, bu mücadelede yer almış kişiler ve gerçek verilerle yer alıyor. Elbette bu küçük kitap kadınların tarihi üzerine eksiksiz hazırlanmış, kapsamlı bir çalışma değil. Ancak yine de erkek lehine cinsiyet eşitsizliklerinin yaşandığı toplumlarda kolay erişilebilir ve okunur olması açısından oldukça önemli bir adım. Kadın erkek herkesin okuması gerekenlerden.
İnsanlığın mövcud olduğu ən qədim zamandan müasir dövrədək qadınların tarixi. Və ya cahilliyin, zorbalığın tarixi. Ayrı-seçkiliyin tarixi. Bu qədər şeyi, mövcud olduğumuz ilk zamandan bəridir bitmək bilməyən bu ayrı-seçkiliyi belə ard-arda oxumaq nə qədər çətin gəlsə də, bütün bunları oxumaq, bilmək lazımdır. Təbii ki, cinsiyyətdən asılı olmayaraq. Hətta bu mövzuda oxumalara yeni başlamaq üçün ideal kitabdır deyə bilərəm, müsahibə şəklində olduğu üçün nisbətən asan oxunur və içində hər kəsə məlum olan şeylərlə yanaşı, az bilinən bəzi faktlar da var. Müsahibələrin gedişində verilən suallar çox yerindədir, eləcə də cavablar kifayət qədər dolğundur. Xüsusilə ilk iki hissə çox maraqlıdır, sondakı qadının dediyi bəzi şeylərlə bağlı çox arada qaldım. Bəzi fikirləri transfob/homofob hesab oluna bilər lakin əmin deyiləm.
Bu kitaptan bana kalan bazı çarpıcı bilgiler: - Tarih öncesinde anaerkil toplumlar olduğuna dair hiçbir kanıt olmaması... Bu konudaki söylencelerin de antropologlar tarafından, ataerkil toplumların kendilerini gerekçelendirmek için uydurduğu hikayeler olduğu fikri... - Olumlu/olumsuz ikilemelerin yaygınlığı ve buradaki olumlu yönlerin genelde erkekle bağdaştırılması. Mesela dinginliğin üstünlük olarak görüldüğü Hint toplumunda dinginliği bir eril özellik olarak görülmesi... * Kadınlara yönelik çağlar boyu süren büyük bir haksızlığın var olduğunu düşünüyorum. Bunun en güzel göstergelerinden biri şu: Kutsal kitaplarla tespit edilmiş dönemlerde kadın karakterlerin ne kadar önemli, belirleyici olduğunu düşünün. Bir de kutsal kitaplar yerine tamamen insan eliyle yazılmış takip eden tarih dönemlerini düşünün. O dönemlerde hiç etkin ve belirleyici kadınlar yok muydu? Tarih yazımında bile kadınlara yönelik bir ayrımcılık uygulanmış.
Kadınların tarihin ilk günlerinden beri tüm haklarını on yıllar yüz yıllar süren mücadeleler sonucu aldığını ve coğrafyaya, etnik gruba göre bunun bugün bile gerçekleşmediği yerlerin olduğunu, batı kültürünün göstermelik eşitlik anlayışını çok iyi anlatmış. Feminizm diyince tüyleri diken diken olup, bir yandan da kadın hakları savunucusuyum diyenler de okuyabilir, hoşlanmadıkları (yüzleşemedikleri) o sert köşeler bu kitapta yok. Kişisel hayatımıza dokunan, aile hayatımızdaki gidişatı bi nebze olsun etkileyebilecek çok güzel noktalara değinilmiş. Tavsiye ederim.
Kitap ismi ile tezat bir şekilde, tarih boyunca sınırlı sayıda kadının ulaştığı hakları değil, kadınların hemen hemen hepsinin tarih boyunca karşılaştığı zorlukları, mücadeleleri ve kazanımları anlatıyor. Özellikle kitabın "kadınların tarihine" antropolojik bir bakış açısı ile bakması, eseri ilginç kılan noktalardan biri. Kolay okunan zevkli bir kitap ancak okuyucuyu üzerine düşünmeye pek fazla ittiği söylenemez.
Feminist fikirlerle barışık olduğum halde feminist kimliğiyle ön plana çıkmayı seven insanlarla pek anlaşamayan biri olarak; adından, kapağından, her yanından feminizm akan bu kitabı sevip sevmeyeceğimi bir hayli merak ediyordum. Beş üzerinden üç verecek kadar sevdim. Yani, "iyi sayılır" seviyesi.
Kitabın bana göre en güzel yanı 3 tane kültürlü, bilgili kişinin genel olarak güzel hazırlanmış, toplumu ilgilendiren soruları cevaplıyor oluşuydu. Her biri yetkin bir antropolog, bir tarihçi bir de filozof ne üzerine soruları cevaplasa bana göre okunmaya değerdir zaten. Böyle olunca da kadın başlığı tek başına çok ilgimi çekmese de hemen her başlıktan bir şeyler öğrendiğim bu kitabı sevdiğimi söyleyebilirim. Kitabın sonlarına doğru bitsin artık diye bekledim ama olsun katlanması çok zor değildi.
Konusunun ilgi alanım olmayışını bir yana koyarsak kitapla ilgili beni en çok zorlayan şey kitabın çok fazla Fransız kültürü öğesi barındırıyor olmasıydı. Tanımadığım siyasetçiler, tanımadığım edebiyatçılar, tanımadığım tarihi dönemler okumamı ve anlamamı zorlaştırdı. Bir de dil konusu açıldı ki liseden beri nefret ettiğim fransızcaya çok fazla maruz kaldım ve çok sıkıldım. Ayrıca, bazı soruları taraflı ve rahatsız edici buldum. Soruları soran yazarın da cevap verenlerin aksine benim sevmediğim feministlerin grubunda yer aldığını düşündüm.
Kitabın bende yarattığı en önemli farkındalık bugün bize normal görünen birçok hakkı elde edebilmek için kadınların zorlu mücadeleler verdiğiydi. Bu gerçeği unutmamalıyım dedim kendi kendime.
Sonuç olarak, bu kitabın kadın konusuna ilgi duyanlar için faydalı olabileceği düşünüyorum. Benim gibi ilgi duymayanlar için de 'okunabilir' olduğunu söyleyebilirim.
Les trois premiers quarts méritaient 5 * jusqu’aux chapitres de Sylviane Agacinski. Son homophobie et sa transphobie décomplexés viennent un gâcher un ouvrage par ailleurs intéressant.
kadınların tarih boyunca karşılaştığo zorlukları, hak kazanma süreçlerini ve hala da mücadele ettikleri zorlukları anlatan bir kitap. okuması zevkli ve okura çok fazla katkısı olan bir eser, bol bol altını çizdiğim bir okuma oldu. kitap için tek eleştirim yalnızca kadınların batı'daki sorunlarını ve zorluklarını işlemesi oldu.
Antropolog ile yola çıkıp, en kadim zamanlarda kadının durumuna dair bilgilerin ardından; tarihçinin kadının konumundaki 2000 yılı aşkın bir süreyi ele aldığı uzun bölüm gelir; en son ise felsefe açısından kadının konumu ve geleceği ne olacaktır, konuşulur. Fransa'da kadının konumuna daha ayrıntılı yer verilir. Dertli bir yol olan kadın tarihi gözler önüne sürülür. Eve kapatılma, söz hakkı vermeme, boşanma hakkı verilmemesi, tecavüzler, dayaklar... Acılı binyıllar sonunda mücadele eden kadınların hikayesi.
Le livre est construit comme un entretien entre Bacharan et les autres chercheuses, ce qui donne un format très agréable à lire, très clair et concis, comme je l'aime. Le livre fait 331 pages mais je ne les ai pas senti passer. Je vais faire une partie par autrice.
Françoise Héritier : J'ai trouvé des éléments intéressants dans son intervention, sur la valeur différentielle du sexe et de comment, au fur et à mesure du temps, les différences entre les sexes se sont polarisées. Néanmoins, je reste extrêmement sceptique sur son affirmation selon laquelle la domination des femmes est universelle dans le temps et l'espace, pour deux raisons :
1. C'est factuellement faux, des sociétés matriarcales, où le pouvoir est construit autour des femmes ont existé et existent toujours, on avait déjà évoqué les travaux d'Heide Göttner-Abendroth ici, donc je renvoie dessus. Et il ne s'agit pas de sociétés simplement matrilinéaires, mais bien de matriarcales, il ne s'agit pas d'une inversion du patriarcat mais d'une alternative en terme d'organisation politique et sociale.
2. Rendre une construction sociale universelle, c'est la naturaliser. L'espèce humaine s'inscrit dans une logique évolutive, on partage des ancêtres communs avec les autres primates, et donc les individus de l'espèce sont issus d'une succession de sélection. En d'autres termes, nos sociétés ne sont pas apparues ex nihilo avec une organisation précise, mais il y a eu différents modèles de société dont certains ont été sélectionnés par rapport à leur environnement. Ainsi, parler d'un modèle universel d'organisation sociale, à l'instar de l'universalité de nos caractéristiques d'espèce, c'est entériner le patriarcat comme étant une structure innée. Pour moi c'est complètement aberrant. C'est tout l'enjeu derrière les luttes, c'est de montrer que les systèmes d'oppression sont destructibles, et donc pas innés.
Ce qui est étrange vu qu'elle dit ne pas vouloir essentialiser le patriarcat, ce qu'elle fait de facto en le rendant universel dans le temps et l'espace (j'insiste sur le et, car un système peut être universel dans l'un ou dans l'autre sans être une partie d'essence humaine).
Mais en dehors de cela, elle tient un discours mauvais lié à la prostitution, pratique qu'elle fait naître dans l'évolution "logique" du viol, et qui n'est donc pas un travail pour elle. C'est gênant vu que cette vision de la prostitution n'aide personne car les personnes concernées, ainsi stigmatisées dans leur quotidien, le font par nécessité alimentaire, comme pour n'importe quel autre travail, seulement une vision sacralisée du corps et de la sexualité empêche de faire le rapprochement entre travail et sexualité. Le but du jeu n'est pas de marchandiser les corps et la sexualité, mais de reconnaître que cette pratique se fera de manière systématique tant que la monnaie existera (ce qu'Héritier explique comme condition préalable de la prostitution), tout comme l'avortement se fera, en l'absence d'alternatives pour les personnes concernées. Cette absence d'alternative fait que l'on doit aider ces personnes à vivre comme elles le peuvent, et comme on le voit en France, lutter contre les clients conduit à précariser les personnes qui se prostituent, donc à devoir accepter des choses de plus en plus fortes, donc la logique abolitionniste en France est contre-productive. Donc autant vous dire que la partie de Françoise Héritier m'a laissé un très mauvais goût dans la bouche.
Michelle Perrot : La partie la plus intéressante du livre, elle a construit un récit de l'histoire de la lutte des femmes très intéressante et très complète, de la contraception au travail en passant par la politique et la religion, tout est bien décrit, avec beaucoup d'auteurs et d'autrices pour développer en dehors du livre. Il est intéressant de voir que la question du contrôle du corps des femmes par l'État fut antérieur au contrôle de la religion, où la religion catholique était plus coulante sur les infanticides par exemple. Intéressant en comparaison à aujourd'hui. D'ailleurs, lire ce passage dans un contexte social où le gouvernement propose de donner des points pour la retraite aux femmes qui ont des enfants, c'est très sarcastique.
Sylviane Agacinski : Son analyse de l'évolution de la place des femmes dans les institutions est très intéressante, questionnant le rôle de la parité et de sa capacité à normaliser la présence des femmes sur le long terme. Elle fait beaucoup mention à notre langage et à sa construction où le masculin "n'est pas neutre, il absorbe le féminin", expliquant qu'il est nécessaire de construire de nouveaux mots et concepts au lieu de masculiniser ceux qui existent déjà. Elle développe aussi tout un argumentaire autour de la technologie comme outil de contrôle de la procréation, de la contraception à la PMA. Néanmoins, l'analyse a quelques trous à causes de remarques peu pertinentes sur le fait que personne ne peut "vraiment changer de sexe" bien qu'elle reconnaisse tout de même la distinction "Mâle/Femelle" du sexe et la distinction "Homme/Femme" du genre, même si ça exclut les non binaires. Faut aussi compter dans l'analyse une autre couche d'abolitionnisme vis à vis de la prostitution, où la Gestation Par Autrui est comparée à cette dernière, tout en disant dans le même paragraphe qu'aucune pratique médicale n'échappe à la déontologie, faisant qu'elle se contredit, vu que si le problème de la GPA est la marchandisation du corps humain (ce qui est clairement vrai), la déontologie devrait être là pour l'en empêcher. Et comme elle reste dans une analyse de surface vis à vis des personnes qui subissent la précarité provoquant le besoin de devenir mère porteuse, c'est très vite agaçant car il y a dans le raisonnement une distinction qui stigmatise des personnes qui devraient être protégées. Une simple critique du capitalisme aurait été plus adaptée.
Est-ce que je recommande le livre ? Pas vraiment, ou alors juste la partie de Michelle Perrot et le début de la partie de Sylviane Agacinski. Et lisez Heide Göttner-Abendroth, pour une anthropologie matriarcale.
Premier constat : ce livre devrait être obligatoire. Il devrait etre au programme scolaire et être lu par toutes les filles et tous les garçons. Ce n’est pas un livre pour femmes. C’est un livre d’éducation, d’apprentissage. C’est un livre de savoir qui rétablit l’Histoire en incluant les femmes dedans. C’est l’Histoire de manière non androcentrée. Et c’est ce dont on a besoin. Ce n’est pas un livre foncièrement politique, ce n’est pas contre les hommes. Et c’est je pense la force de cette écriture qui lui confère une portée universelle. Les auteures rétablissent des faits. Elles racontent mais ne jugent pas. Elles ont un positionnement qui orientent leur pensée et l’avancement du livre mais il est assez neutre. Je pense que c’est l’exemple même du féminisme au sens premier du terme. Ce livre n’est pas culpabilisant, il ne remet pas la faute sur les hommes mais il explique avec précision comment et pourquoi nous nous trouvons dans une société patriarcale. Comme Nicole Bacharan, « à 20 ans, j’étais tombée dans le premier piège tendu aux ignorantes : croire que la liberté des femmes était un fait acquis. », mais les événements récents ont prouvé le contraire, et il est bon de revenir à l’Histoire, parfois, pour ne pas reculer. J’aurais aimé que la différence genre / sexe soit un peu plus approfondie et que la notion de femme soit un peu plus définie, particulièrement à la lumière de la transexualité.
Un seul élément m’a contrariée : Agacinski écrit que nous sommes sortis du patriarcat. Vraiment ? Cette affirmation n’est ni expliquée ni fondée. Elle tombe dans la conclusion comme un cheveu sur la soupe. Sur quoi se base-t-on pour déclarer cela ?
En dehors de ça le livre me semble largement vulgarisé et très clair. Accessible à tous en somme. Je recommande vivement.
Kitap üç bölümden, yazarın alanında bilgili üç konuşmacıyla yaptığı konuşmalardan oluşmuştur. İlk bölümde antropolog Françoise Heritier'i okurken iki görüşüne katılmadım ve yanlış olduğunu düşünüyorum halen. Biri tarihsel süreçten verdiği örnekte Yugoslavya'da Müslümanların sırf Hristiyanları Müslümanlaştırma adı altında tecavüz ettiklerinden bahsetmiş. Yugoslavya'da Hristiyanlar tarafından Boşnaklara toplama kamplarında tecavüzler yapıldığı belgelenmiştir. Aksi ise iddia edilemez. Diğer bir konu yine Müslüman toplumlarda erkek sünnetleriyle birlikte kadın sünnetlerinin olduğundan bahsederek genelleme yapmış fakat birçok Müslüman ülkede kadın sünneti uygulanmamış ve uygulanmamaktadır. Olanlar vardır ama direk bir genelleme yapması beni baştan kitapla ilgili şüpheye düşürmüştü. İkinci ve üçüncü bölümlerde (Michel Perrot ve Slyviane Agacinski) feminizm her haliyle ve her alanda ele alınmış olup Slyviane Agacinski'nin taşıyıcı anne konusundaki görüşleri bana yeni bir bakış açısı sundu.Zaman zaman diğer ülkelerden örnekler gelse de daha çok Fransa'daki kadın haklarının sürecini görmekteyiz. Aynı zamanda Slyviane Agacinski ecriture feminizme de değinerek Fransız dilinin erillik ve dişilikten nasıl arınabileceği üzerine de tavsiyeler de bulunmuştur. Her bireyin okuması gereken bir kitaptır. Demokrasinin kadın ve erkek eşitliği olmadan da tam bir demokrasi olmayacağı üzerinde çok durulmuştur.
Kadınların tarihi (daha çok Avrupa'ya odaklansa da) çok güzel bir şekilde anlatılmış. Tüm feministler okumalı :) Bana Nazım'ın şiirini de hatırlattı kitap: "Ve kadınlar bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve kara sabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı, aynı yorgun alışkanlık içindeydiler."
Konu aslinda iyi, sosyolojinin önemli konularindan. Ancak kitap mülakat havasinda, soru-cevaplar cok karisik islenmis. Feminizmin yükselisi daha cok Fransa'daki durumuyla islenmis. Beni sasirtan kadinlarin haklarinin yüz binlerce yillik insan tarihinde sadece son 100-200 yilda gercek anlamda gelismis olmasi. Bugün bile cinsiyetler arasinda hak esitligi ve toplumsal görüslerde gecis asamasinda oldugumuzu düsünüyorum, yani bu kitabin isledigi konu henüz bitmedi.
AMHA un mauvais livre, si l'on s'en tient aux faits - un des rares que je n'ai pas pu terminer (peut-être s'améliore t'il au fur et à mesure de son déroulement?). Beaucoup trop d'approximations, de préjugés ou de raccourcis finissent par nuire à la crédibilité des auteur(e)s. Dommage, car ce sujet mérite d'être traité le plus sérieusement possible.
Les sujets se succèdent rapidement, donc manquent beaucoup de détails, et la troisième et dernière partie m’a vraiment déçue (les droits LGBT+ très mollement défendus, le don de gamètes pas vraiment encouragé, l’intersectionnalité même pas mentionnée… et une conclusion sur le modèle de couple ??? hors sujet à mes yeux)
Kitabın içeriği çok hoşuma gitti. Kadınların ve kadın haklarının tarihini mümkün olduğunca irdeleniyor ve anlaşılır bir şekilde okuyucuya sunuluyor. Okuyup kenara kaldırılacağına, zaman zaman incelenip sindirilecek bir kitap.
Aside from Agacinski's homophobic/transphobic leanings and utterances, the book was really informative for a beginner. Someone who's dwelt into this topic, this book is A1 level but it does offer fresh perspectives and wouldn't be the worst idea to read Perrot's and Héritier's ideas.
Kadınların tarihin neredeyse tamamında uğradıkları şiddet, tecavüz, mobbing ve ayrımcılığı gözler önüne seren; bugüne gelene kadar ne kadar çok mücadele edildiğini fakat bugün de tüm sorunların çözülmemiş olduğunu hatırlatan açık ve etkileyici bir kitap.
Livre très intéressant sur la place de la femme dans l'histoire et des explications sur l'inégalité hommes/femmes. J'ai par contre moins apprécié la dernière intervenante, je n'adhère pas à son point de vue.
Her bireyin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Serinin diğer kitaplarını da alacağım. Umarım bu kitap kadar öğretici, keyifli ve tatmin edici olurlar. İnsanı konu hakkında daha da derine inmeye, araştırmalar yapmak isteme isteğine sürüklüyor.
Bence bu kitabı her kadın okumalı. Kazanılan özgürlüklerimizin kolay yollarla olmadığını anlayamadık hala. Ve kaybetmeye de duyarsız olmayalım. Kürtaj vb. kazanılmış haklarımızın arkasında olalım.