Sonunda bir Jean-Louis Fournier okumayı başardım, sonunda. "Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam", yazarın 15 yaşındayken kaybettiği babasına dair hatıralarının fragmanlarından oluşan minik bir kitap. Kısa, kesik cümlelerden oluşan, süssüz ve olabildiğince gerçek bir anlatı. Dışarıda pek sevilen ancak yakınlarına sevgisini göstermeyi beceremeyen bir adam; döneminin pek çok açıdan tipik bir erkeği aslında Fournier'in babası. Kasabanın doktoru olduğu için saygın biri, gelin görün ki alkolik ve ne eşini, ne çocuklarını kıymetli hissetirmeyi becerebilmiş.
Fournier tam da ergenliğe adım atıp yetişkinliğe doğru ilerleyecek ve babasıyla belki gerçek bir yüzleşme yaşayacakken kaybetmiş onu. Dolayısıyla o ilişki hiçbir zaman iki yetişkinin denk ilişkisine dönüşememiş, yarım kalmış. Sevgisi de, kırgınlığı da yarım. Babasına dair hatıralarının tamamı çocukluğundan olduğu için belki, bir çocuk naifliği ve doğrudanlığıyla anlatıyor onu. Bugün bulunduğu yerden bakmaya, analiz etmeye çalışmıyor, o çocuk neyi nasıl deneyimlediyse, canı nelere nasıl yandıysa, neler onda iz bıraktıysa onları, bizzat o çocuk olarak anlatıyor. Belki de tam da bu yüzden bu kadar kuvvetli bu metin.
İz bırakanlar dedim, ne çok küçük şeyin iz bıraktığını da hatırlatıyor kitap. Bir küçük araba yolculuğu, bir sıradan hediye, bir bakış, bir kelime. Geri dönüp hatırladıklarımız her zaman büyük şeyler olmuyor işte. Hatta aksine, Proust'un tariflediği gibi istemsiz belleğimizi çalıştırıp bizi geçmişe götürenler genelde çok sıradan şeyler oluyor. Ve onlar pekala çok can yakıcı da olabiliyorlar.
Hep diyorum, anne-kız ve baba-oğul ilişkileri üzerine ne kadar düşünsek, analiz etsek, yazsak az kalıyor. Belki doğası gereği anlaşılmaz kalmaya mecbur dinamikler bunlar ve fakat bizi biçimlendiren temel unsurlardan oldukları için de yok sayamıyor, anlayamayışımızla barışamıyoruz.
Neyse, güzel bir tanışma oldu. Üstelik de bu en övülen kitaplarından biri değil Fournier'in, diğerlerini daha çok seveceğimi tahmin ediyorum. Göreceğiz.