Suç da büyüktü hani ... "Ordu'ya hakaret!.." Devir 12 Mart devri. Adamın hiç gözünün yaşına bakmazlar. Savcı Zekai Turan, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Yılmaz Günal'ı, bilirkişi seçmiş. Yılmaz Günal da raporunu vermiş: "Sanık, yazısında ordu uyanık olmalı demiş; orduya uyanık ol demek, ordunun uyanık olmadığını kabul etmek de-mektir. Oysa 'Türk Ordusu uyanıktır" gibisinden bir rapor.
Savcı tutuklanmamı istiyor. Sorgu yargıcı tutuklama istemini yerinde görmeyince, dosya, nöbetçi mahkemeye geliyor. Yargıç da kim, biliyor musunuz? Lütfü Erdemir. Yani boraks madeninin devletleştirilmesini isteyen TRT programcısını "emperyalizmi kötü gösteriyor" gerekçesiyle mahkum eden yargıç.
Suç da büyüktü. Bir halk türküsünü yazıda anarak, komünist-lik yapılmıştı. Kaçırır mıydı bunu, koskoca savcı? "Soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne ... " işte dehşetengiz yazı bu. Savcı, uzun araştırmalardan sonra bu sözde komünizm propagandası olduğunu saptayıp, imzayı basmıştı. Evet yakalamıştı komünisti. Hem de kıskıvrak!
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nın dehşetengiz bildirilerinden biri daha okunuyordu. Bütün koğuş, kulak kesilmiş dinliyorduk. Bir "illegal örgüt", bütün suç kanıtları ile yakalanıp, adaletin pençesine teslim edilmişti! "illegal örgüt" Türk Hava Yolları'nın bir uçağının Sofya'ya kaçırılması dolayısıyla ortaya çıkarılmıştı. "illegal uçak kaçırma örgütü" neyin nesiydi acaba?.
Spiker örgüt üyelerinin adlarını okumaya başlayınca, davanın sonunu kestirmek benim için hiç de güç olmadı. Çünkü, adları sıralananların birçoğunu yakından tanıyordum: Altan Öymen, Emil Galip Sandalcı, Erdal Öz, Abdi Yazgan, ilhan Kalaylıoğlu.
Sonradan olayı öğrendim. Sofya'ya uçak kaçıranlardan biri, Ankara'da foto��rafçılık yapan Abdi Yazgan'ın (Foto Abdi) yanında bir süre çalışmış. Önce Abdi gözaltına alınarak işkence masasına yatırılmış, sonra, Abdi Yazgan'ın arkadaşı ilhan Kalaylıoğlu.
İlhan Kalaylıoğlu, o sıralar, Emil Galip Sandalcı'nın evinde kalıyor. Sıkıyönetim Sandalcı'ya diş bileyip duruyor. Sandalcı'nın suçu büyük. Hem de çok büyük; bağışlanacak türden değil.
(...)
İlhan Kalaylıoğlu, Emil Galip Sandalcı'nın evinde kalmaktaydı. Kalaycıoğlu Abdi Yazgan'ın arkadaşıydı. Oldu mu, illegal örgüt?! .. Oldu. Altan Öymen'in ne ilgisi var, diyeceksiniz. Var. Olmaz olur mu?! .. Kalaylıoğlu'na ağır işkenceler sonunda bir "itirafname" imzalatırlar. Bu itirafnamede, Altan Öymen'in ismet inönü ile ilişki kurup, hükümet üzerine baskı sağlamaktan, bir zamanlar röportaj yaptığı bir silah kaçakçısından silah bulmaya kadar bir sürü suçu yer almış. Altan Öymen'in bunlardan hiç mi hiç, haberi yok. Bir silah kaçakçısıyla, röportaj da yapmış değil. Fakat ismet Paşa'ya gitmiş. iddia böyle ... işte yakalandı sonunda ... "Neden gitlin ismet Paşa'ya?.. O günlerde Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi, Deniz Gezmiş ve arkadaşları için ölüm cezasını vermek üzeredir. Ankara'da, istanbul'da, bazı ilerici yazarlar ölüm cezasına karşı bildiri topluyorlar. Altan Öymen ve Erdal Öz, ismet Paşa'ya bu konuyu görüşmek için gidiyorlar. Sen misin giden?! ..
(...)
Ölüm cezası kampanyasını neden başlattınız? ... İşte bütün iş burada ya .... Öymen, neden gözaltına alındığını, neden tutuklanmak istendiğini bir türlü öğrenemez. Üç numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'ne çıktığında, Başkan Piyade Albay İzzettin Avlar, Yargıç Tahsin Özer ve Fuat Kaylan'ın oylarıyla tutuklanır. Tutuklanma nedenleri arasında ve diğer sebepler" biçiminde bir gerekçe de kullanılır. Savcı Muhteşem Savaşan'a sorar: - Nedir, bu ve diğer sebepler? ... Sıkıyönetim komutanının emridir. "Ve diğer sebepler" bir türlü açıklanmaz amma, anlayan anlar Ölüm cezası kampanyasını yürütmekten büyük suç mu olur?. Altan Öymen ile cezaevinde birkaç kez karşılaştık. Selamlaşmak, el sıkışmak yasaktı. Sadece kaş göz işaretleriyle birbirimizin hatırını sorabildik. Emil Galip Sandalcı, Abdi Yazgan, İlhan Kalaylıoğlu, uçak kaçırmak suçundan tutuklanıp, tuvaletin yanındaki penceresiz bir odaya kapatıldılar. Kendileriyle konuşmak yasaktı. Bizler de, kağıttan uçak yapar koğuşlarına atardık.
Cezaevi bahçesinde toplanan kitaplara bakarken, ne düşünüyordum biliyor musunuz? Başbakan Nihat Erim, 12 Mart'tan önce sık sık "Devrim" Dergisinin Ankara'da Adakale Sokak'taki bürosuna gelir, Devrim'in başyazarı Doğan Avcıoğlu ile görüşürdü. 12 Mart Muhtırası ile Süleyman Demirel Hükümeti devrildiğinde, Nihat Erim'in Devrim Dergisi kitaplığında üç kitabı vardı. Erim bunları Avcıoğlu'na vermişti. Erim başbakan olduktan sonra, sık sık, özel kalem müdürü Güner Öztek aracılığı ile Devrim Dergisi'ni arar ve kitaplarını isterdi. Ben kitapları Erim'e verilmemesi görüşündeydim. Çünkü nasıl olsa, Devrim Dergisi, Erim'in emrindeki Sıkıyönetim tarafından aranacak ve kitaplara el konacaktı. Sıkıyönetim, kitaplara el koyduğunda üzerinde Nihat Erim adı yazan kitapları bulur, kitaplar, Sıkıyönetim aracılığı ile nasıl olsa Erim'i bulurdul Fakat özel kalem müdürü her gün telefon ediyordu: - Sayın başbakanımızın kitapları ... Sonunda kitaplar Erim'e yollandı. Kitaplar yollandıktan birkaç gün sonra Sıkıyönetim görevlileri Devrim Dergısi'ni arayarak, ne kadar kitap, dergi ve dosya varsa alıp götürdüler. Ah bir de Erim'in kitaplarını götürselerdi! Ah, olmadı işte! Olmadı! "Bir kahvenin kırk yıllık hatırı vardır" derler ya, inanmayın sakın. Bu Nihat Erim, kaç kez gelip, Devrim Dergisi'nin acı kahvesini içmiştir amma, Başbakan olunca, emrindeki Sıkıyönetim ile Devrim Dergisini basmış, derginin sahibi Cemal Reşit Eyüboğlu'nu, başyazarı Doğan Avcıoğlu'nu, Yazıişleri Müdürü Uluç Gürkan'ı gözaltına aldırmıştı. Gel zaman git zaman, Nihat Erim, bütün kitaplarını Meclis kitaplığına bağışladı. 12 Mart dönemini yaşadıktan sonra, belki de "ne olur, ne olmaz, günün birinde benim evimi de basıp, yasaklanmış sol yayın bulurlar" diye düşünerek evinde tek kitap bırakmadı. Şimdi kitapsızdır.