İlk olarak, Uyurkulak'ın, edebiyatın imkânlarını kullanma konusundaki becerisinden memnun kaldım. Anlatıcının, deyim yerindeyse, merceği makro ve mikro arasında sürekli salınım halindeydi. Yani, bir ifadeyi okurken, anlatıcının zihninin en ufak kıvrımlarına dair izlenim edinebiliyorken; diğer bir cümlede, geniş ve dışarıdan bakan bir gözün tasvirleri ile karşılaşılıyordu. Bu da, okuma sürecinde dağılmalara, yorulmalara, tükenmelere ve benzeri deneyimlere neden oluyor.
İkinci olarak, bu, fragmante bir roman; bu açıdan da takibi zor. Uyurkulak, anlatıcısının/anlatıcılarının anlatılarını çıtır çıtır kırmış, sonra da birbirine eklemiş gibi. Kırık ve parçalı yapısı itibariyle de, postmodern filan olabilir. Olaylar, hisler parça parça okuyucuya sunuluyor, birbirleriyle eklemlenmesi de mecburi değil.
Diğer bir nokta ise, romanın eril dili, eril duruşu, eril üslubu ve erillikteki ısrarı. Romanda kadın karakter bir tür süs bebeği. Stereotipik, maskülen erkek gözü aşırı baskın, okurken yoruyor, bıktırıyor. Stereotipik erkek anlatıcının/anlatıcıların tipik özellikleri fallosantrik oluşları, ağızlarına sakız olan küfürler, her an köpürmeye hazır erkeklik hormonları vb. Bu, konuya ve karakterlere belli bir gerçeklik ve samimiyet katarken, diğer yandan cinsiyetçi olmayan okuyucu için sıkıntılı bir okuma deneyimine yol açıyor. Homoseksüellik ve biseksüellik gibi, gerçek dünyada var olan cinsel yönelimleri kurgusal dünyada da susturmamış olması ise "hiç yoktan iyi" düzeyinde. Genelindeyse, karikatür erkekler yaratılmış. Bir de Uyurkulak, sanki bu kitabı, bir tiksinme hâli içerisinde yazmış. Bana, öyle bir his geçti. Dilini ise özgün buldum (yazarın diğer bir romanı olan Har'da bu özgün söyleme becerisi daha da görünür oluyor). Politize olarak ise, yüklü bulmadım. Siyaseti görünmez kılmamış ama siyasi olarak bir önerisi yok. Böyle oluşundan da rahatsızlık duymadım. Erilliğe taparcasına yazılmış olduğu için, bu kitaba 3 puandan fazla veremedim.