Her ne kadar Jung'un, psişenin maskülen bileşenlerini ve anima-animus arketiplerini inceleyen çalışmalarını içerse de yüksek yoğunlukta Jung’un Hristiyan teolojisini(Jung'un bunu bir mit olarak değerlendirmesine ve dönemine göre ilerici diyebileceğimiz Hristiyan görüşüne rağmen) ve çokça atıfta bulunduğu, belki de en cesur çalışmalarını içeren "Psychologie und Alchemie(Psikoloji ve Simya)" kitabındaki simyanın psikolojiyle ilişkisine yoğunlaşmış çalışmalarını da içermesinden dolayı bu kitap daha çok Jung'un çalışmalarının kolektif bir özeti olarak sunulabilir. Önsözde de belirtildiği gibi Jung’un kendini erkeğin psikolojisine adadığı tek bir eser bulunmamakta ve bu nedenle “Jung ve maskülen” konusu üzerine tek bir derleme olmak gibi bir iddiası yok. Dolayısıyla böyle bir beklentiyle okunması yalnızca hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktır. Kadının eril arketipi üzerine yaptığı çalışmalar, yaşadığı ataerkil dönem içinde değerlendirildiğinde devrimci nitelikte. Bunu kendi yaptığı eleştirilerden de anlamak mümkün;
“Animus ve anima terimleri Çince hun ve kwei terimlerine karşılık gelir ancak her zaman erkeğe yönelik kullanılırlar. Çinliler --maalesef benim kadar-- kadın psikolojisiyle ilgilenmemişlerdi.. Ortaçağda kadın psikolojisi Chose inconnue [bilinmeyen bir şey] idi ve benzer şekilde eski Çin filozofları eril animusun cennet için varolduğu, dişil ruhunsa sadece ölümden sonra yere batan bir hayalet, heyula olduğu düşüncesine sahiptiler.. Bu yüzden Çinliler erkeğin içindeki animusla bizim Logos ya da bilinç ilkesi dediğimiz şeyi kastetmişlerdir.” (S. 160-161)
Kadının eril gücünü tanımakla toplumsal cinsiyet üzerine görüşlerinin günümüze yakınlaştığını fakat bunu belirli bir kadın normuyla barışık olma durumuna koşullandırarak (baştan aşağı kadın olan kadın) tam olgunluğuna varamadığını, günümüz ile kendi dönemi arasında arafta bir yerde kaldığını söyleyebilirim;
“Benzer şekilde profesyonel kadın, animusuna, baba prototipine bürünür ve dişinin erilliği yerine yüce bir tanrısallık, kahramanın bir taklidini geliştirir.
Dr. Jung kadınlığın gücünden, onun erkek adaptasyonunun herhangi bir taklidinden nasıl daha güçlü olduğundan ve tıpkı erilliğinden emin olan bir erkeğin bir kadın gibi yumuşak başlı ve sabırlı olabilmesi gibi baştan ayağa kadın olan bir kadının erilleşmeye nasıl gücünün yeteceğinden bahsederek konuşmasına devam etti.”
İnsan psikolojisi üzerine olduğu kadar toplumsal cinsiyet konusunda da Hristiyan görüşünden etkilendiğini aşağıdaki kesitten görmek mümkün;
“Merkür’ün ‘yükselen’ etken kısmına Sol denir; edilgen kısım ancak bu etken kısım sayesinde anlaşılabilir. Edilgen kısım bu yüzden Luna adını taşır çünkü ışığını güneşten alır...Merkür ikiliği aynı maddenin sadece farklı yönleridir. ” [Burada Genesis’in bir çeşit yansımasını görmek mümkün. İlk yaratılan Adem (Sol) ve Havva (Luna) ondan yaratılır.]
“Simyaya göre gölge, ışığın eksikliğinden başka bir şey değildir. Gölge güneşi kirleten bir sistir. İnsanın içindeki “doğal kükürt” Dorn’a göre “bozulmanın sebebi” olan ateş elementiyle birdir ve bu ateş “Filozofların güneşi” tarafından tutuşturulur. “İnsan bozulma tehlikesinde olduğu için kendi maddesi onu nefretle kovalar”. Bununla ilk günahı ve bu günahtan kaynaklanan bozulmayı kasteder.” [Yine Hristiyanlıkta gördüğümüz, Ademoğulları olarak herkesin doğasının günahkar olması.] (S. 113)
Daha iyi anlaşılması adına bu kitabı okumadan önce Jung'un arketip kavramlarını ve simya felsefesini incelemekte fayda var. Kitabın büyük bir kısmı da bu bağlamda Jung'un masküleni Merkür maddesinin özellikleri üzerinden değerlendirmesini içeriyor. Jung, Logos(eril bilinç) ve Eros(dişil bilinç)'u simyasal Sol(güneş) ve Luna(ay) ile eşitlemekte, bunları da simyada karşıtlıklardan oluşması sebebiyle dönüştürücü madde olan Merkür'ün etken maddeleri olarak tanımlamaktadır. "Simyasal biçimiyle Merkür gerçekte var olmadığına göre Merkür'ün ...bizatihi bilindışını imlemesi gerekir." Animayı erkeğin içindeki ruhsal güçlerin dişil bir figürce sembolize edilen, animusu ise kadının içindeki ruhsal güçlerin eril bir figürce sembolize edilen imgesi olarak tanımlar.
Eşcinsellik konusunda ise, burada karşı çıktığı Adler’in görüşleri kadar rezil olmamakla birlikte, Jung’un da görüşleri günümüzde tamamıyla geçerliliğini yitirmiştir;
“Genelde anima kimliğiyle nitelendirilen eşcinsellik vardır. Bu olgunun bilindik sıklığını dikkate aldığımızda patolojik bir sapkınlık olarak yorumlanması çok kuşku uyandırır. Psikolojik bulgular bunun daha ziyade tek yönlü bir cinsel varlık rolüyle özdeşleşmeye karşı kendine özgü bir dirençle birlikte hermafrodit arketipinden tamamlanamamış bir kopuş meselesi olduğunu gösterir. Bu tür bir eğilim, bir noktaya kadar tek yönlü bir cinsel varlığın kaybettiği İlk İnsan arketipini muhafaza ettiği için her halükarda olumsuz addedilmemelidir.” (s.146)
“Dr. Jung: Erkeğin animasının hangi koşullar altında dişi ya da hermafrodit olabileceğini düşünüyorsun?
Cevap: Eşcinsel olduğunda.
Dr. Jung: Doğru. Bilinçli zihin dişil olduğunda insan çoğu zaman cinsiyeti belirsiz hayvan figürleriyle karşılaşır. Belki sapkınlıklarından muaf değildir ancak herkesin belirli ölçüde sapkınlıkları vardır; hepimizin, bütün nüfusun içinde o katil yüzdesi vardır.”
..
Dr. Jung: ..dini açıdan gelişmemiş; o açıdan on, on iki yaşlarında bir nevi eşcinsel delikanlı olarak ifade şansı bulmuş olabilir. Bu, sembolik eşcinsellik olurdu.. bilinçli bir eşcinsellik teşhiri yoktur;.. normal olanın bozukluğu olmadığını varsayabiliriz.” (s. 162-164)
Sembolik eşcinselliği ise “erkeğin bazı yönlerden olgun olmaması ve toyluğun kendisini farklı şekillerde ifade etmesi -ne kadınlarla, ne hayatla, ne de maneviyatla ilgileniyor-" şeklinde tanımlıyor. Cinselliğiyle başa çıkamamasından ziyade erkeğin duygusuz olmasından bahsediyor. Burada cinsellik ile cinsiyeti eş anlamlı kullanıyor. (Bu çeviride belirtilmeyen bir hata da olabilir. Kendi dilinde araştırmak gerekir.) “Cinsiyeti normal ancak ilişkilendirilmemiş cinsiyet, bir tür oto-erotizm... Eros gelişmemiş, cinselliği değil. Hiçbir şekilde gelişmemiş değil ancak cinsellikle olan ilişkisi yanlış.” Oto-erotizm ile aslında narsistik libidonun nesne libidosuna olgunlaşamamasından bahsetmiş olmuyor mu? Burada aklıma oturmayan noktalar olduğundan yorum yapmamayı tercih ediyorum fakat çelişkili geliyor. Kitabın iki bölümünde de Jung’un kendisiyle çelişmesi (sapkınlık değil-sapkınlık) bu konuda net bir fikre ulaşamadığını düşündürüyor. Eşcinsel bireyin kendi cinselliğine dair duygularının olmamasının Eros’u cinselliğiyle ilişkilendirememesine sebep olduğunu ve animası tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlandığını açıklıyor. Burada eşcinselliği salt cinsellik üzerinden değerlendirdiğini, duygusallığını tamamen gözardı ettiğini/görmezden geldiğini düşünüyorum. “Sapkınlıkları” insan doğasının bir parçası olarak kabul etmesi ve kabul edilebilir görmesi, eşcinselliği bir sapkınlık çerçevesinde kabul edilebilir olarak nitelendirmekle yaptığı hatanın telafisi olamıyor.
Kişisel Notlar;
“Psikoloji bize psikede bir anlamda eski olan hiçbir şeyin olmadığını, aslında hiçbir şeyin ölmediğini öğretir… Her kim kendini yeni ve alışılmadık şeylere karşı koruyup geçmişe sığınırsa kendini yeniyle özdeşleştirip geçmişten kaçan adamla aynı nevrotik duruma düşer. Tek farkı birinin geçmişten, diğerininse gelecekten uzaklaşmasıdır. Prensipte ikisi de aynı şeyi yapar: Karşıtlıkların geriliminde dar bilinçlerini parçalarlar ve daha geniş, yüksek bir bilinç inşa etmek yerine mevcut bilinci pekiştirirler… tabiat daha yüksek bir bilinç düzeyiyle ilgili herhangi bir şeyle ilgilenmez; bunun tam tersi geçerlidir. Toplumsa psikenin bu marifetlerine çok fazla değer vermez; psike her daim kişilik için değil, başarı için değerlendirilir. Kişilik çoğunlukla insanın ölümünden sonra ödüllendirilir. Bu bilgiler bizi belirli bir çözüme mecbur eder: Kendimizi elde edilebilir şeylerle sınırlandırmaya ve sosyal açıdan etkin bireyin gerçek kendiliğini keşfettiği belirli yetenekleri ayırt etmeye mecbur kalırız.”
Baba İmagosu
“Baba korkusu çocuğun anneyle özdeşleşmesini bozabilir ama öte yandan yakınlaştırması da mümkündür. O zaman tipik bir nevrotik durum ortaya çıkar: Çocuk ister ama aynı zamanda istemez, aynı zamanda hem evet hem hayır der.”
“Baba imagosunun bu yönü genel olarak arketipin karakteristik bir özelliğidir;.. bilinç üzerinde taban tabana zıt etkiler gösterebilir ve hareket edebilir.”
“Baba imagosunun çelişkili davranışının öğretici ve iyi bilinen bir örneği Tobit’in kitabındaki aşk öyküsüdür… Efsane psikolojik açıdan doğru bir açıklama getirmektedir: Raguel(baba)’e insanüstü bir kötülük atfetmemekte, psikolojinin insan bireyin ne olduğu ve neler yapabildiğiyle, insanın kendisi yapmayıp içinde bulunduğu, doğuştan var olan içgüdüsel sisteme ne atfedilmesi gerektiğini birbirinden ayırması gibi, insanla şeytanı birbirinden ayırmaktadır.”
“ ..tıpkı bilinçdışı kompleksin bilinçte göründüğü sırada ifade ediliş biçimleri gibi, baba kümeleşmesinin bilinçli ifadesi Janus yüzünü, pozitif ve negatif bileşenlerini takınır.”