Çok ciddi ve parçalayıcı bir insan eleştirisi.
Kendi bakış açısından görüp değerlendirdiği;
Cezalı olarak geldiği gezegende hiç de göz dolduramayan, bencil, hırslı, etrafa ve doğaya inanılamayacak zararlar vererek kendini ve tüm varlıkları cendereye sokan, tanrı düşkünlüğünü riakarlığa vardıran, kendine ve mutluluğuna yabancılaşmış, akıl ve gerçek ile uyumsuz, kendi sonunu göremeyecek kadar budala, her türlü varoluşu kıskanan, üstünlük müptelası, doyumsuz ve panik insanın ipini pazara çıkarıyor.
Zavallı, himayeye muhtaç, yaptığı kötülüklere hoşgörü bekleyen bu acınası varlığın ancak yok olduğunda dengeye ve huzura erebileceğini anlatmaya çalışıyor.
Geldiğimiz nokta itibarı ile söylediklerinde hiç de haksız sayılmaz.
Kitaptan sevdiğim alıntılar:
İnsan; sürgün öncesi, safını seçme aczi ve kararsızlıkla bocalamanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Seçim yapmayı öğrensin diye gönderildiği yeryüzünde, eyleme ve maceraya mahkum olacak, ve içindeki seyirciyi bastırdığı nispette temizlenebilecektir.
Seçme ihtimalini bertaraf ettiğimiz, seçeneği hatayla bir tuttuğumuzda, bağlantısı olmayan insan saadetine yol alırız.
Üretmek talidir, asıl nemli olan, insanın kendi zenginliğini çekip kullanması, hiç bir ifade biçimi önünde eğilmeden tam olarak kendisi olmasıdır.
Antik Yunan ve Avrupa, aşırıya kaçan tanrı ve muadilleri tüketimi yüzünden ve dönüşüm tamahkarlığı sonucu erken ölen uygarlıklara örnektir.
Kendini gerçekleştirmiş, hünerlerini kullanıp harcamış, yeteneğinin kaynaklarını tüketmiş bir toplum olan Romalılar, artık birşey yapmadan yaşamayı arzuladılar, ancak böyle bir lüksleri yoktu ve barbarlar kitleler halinde harekete geçti.
İnsanı içsel ve dışsal olarak ayıran mistikler, gerçek varlık olarak birinciyi yeğler, ikinciyi kah acıklı, kah gülünç bir kukla olarak görürler. Ahlakçılar ise, hem tiksindikleri hem de cazibesine kapıldıkları dışsal insanı bir yandan suçlarken diğer yandan ortaklık yapar.
Özdeyişler; şaibeli bir tarz olsa da, ölçülü olma terbiyesidir. İnsanı laf kalabalığı münasebetsizliğinden kurtarır.
Hoşgörü; her ne kadar arzu edileni ve yaşamı, yaşamaya değer kılan bir şeyse de, bir acizlik ve yıkım belirtisi olarak da görülür. O zamanki toplum hoşgörülüydü, çünkü baskı uygulamak, dolayısıyla kendini devam ettirmek için gerekli güçten kuvvetten yoksundu.
Hasıma gösterilen lütufkarlık, güçten düşmüşlüğün, yani hoşgörünün en ayırt edici belirtisidir, ölüm döşeğindekinin son kertedeki işvesinden başka bir şey değildir.
Kimsenin hizmetçi olmaya tenezzül etmediği bir toplum kaybolur gider.
Gayesi olan hiçbir şey cefa olarak görülmez, savaşçı insanlar savaşı cefa olarak görmez.
Bugüne kadar hiçbir toplum, aynı zamanda hem siyasette, hem de dinde bilge olabilmenin sırrını bulabilmiş değil.
Doğru olandan ziyade yeni ve yaratıcı olanın peşine düşme, kullanışlı olandan ziyade hoş görüneni sevme, tiyatroda anlamdan çok oyuncunun ses ve vücudunu kullanmasına ilgi gösterme; akıldan ziyade izlenimle karar vermedir.
Fransızlar devrimi, gösterişçiliklerinden yapmıştı. Gösteriş merakı tabiatlarına öylesine işlemişti ki, temel özellikleri haline gelmişti, üretmelerini, tavır almalarını ve herşeyden önemlisi göz kamaştırmalarını sağlayan gücün kaynağında hep bu vardı.
Espri yani zekanın teşhiri, her durumda mutlaka karşısındakine üstün gelme, ne pahasına olursa olsun son sözü söyleme duygusu, hepsi bundan kaynaklanıyordu.
Doğada bilinç dışı, insanda kısmen, tanrılarda ise gümbür gümbür, ifadesini bulan, doyurulması imkansız bir kötülük arayışı vardır.
Bizler bizi tehdit edenlerle anlaşmalar yapar, lanetlerimizi tedavi ederiz. Bizi mahveden şeylere karşı doymak bilmez bir açlık duyarız.
İnsan tarihin faili, nesnesi, icracısı ve kurbanıdır.
İnsan, yazılı olmayan bütün yasaları ihlal ederek, -ki asıl önemli olan onlardır- kendisine tanınan tüm sınırları aşıp, öylesine yükselmişti ki, tanrıları kışkırtmaması mümkün değildi.
Tükenmişliğinin doruğunda, tarihin yükünden kurtulan insan, benzersiz olmaktan da feragat ettiğinde, elinde, hiçbir şeyin dolduramayacağı, bomboş bir bilinçten başka bir şey kalmayacaktır.
Herşey, tarihin ve onunla beraber insanın da geçip gideceğini gösteriyor.
Sonumuz dokunma mesafesinde, sonun gelişini hızlandırmak için, yukarının yardımına da ihtiyacımız yok.
İnsan, kudretine mefhun şekilde, doğayı hiçe sayıp, ayaklar altında eziyor, çöküntüye sürüklüyor, doğanın taşımasının mümkün olmadığı, iğrenç ve trajik bir keşmekeş yaratıyor.
İşlediği ağır suçlardan ötürü, insanın kendisi köleliğe sürüklenmeli ve rezil olmalıydı.
En çok da hayvanlara kinleniyoruz, dilsizliklerini ellerinden almak, onları sözel hale döndürmek, sözün alçaklığına maruz bırakmak için neler vermezdik. Üzerine düşünülmeyen, varoluşun, öylesine varoluşun cazibesi bize yasak olduğundan, buna mazhar olup zevkini çıkaranlara da tahammül edemiyor, maceramıza kayıtsız, sere serpe yaşayanlara hırsla saldırıyoruz. Tanrıların kudretinin sırrına nüfus ettiysek de, huzurlarının sırrına vakıf olamadık.
İnsanın tehlikeli refahının düsturu olan panik, onu öylesine ele geçirip, belirler hale gelmiştir ki, paniğini elinden almaya kalksanız anında can verir.
Okurun işini kolaylaştırmak hatadır. O, anlamaktan hoşlanmaz, yerinde saymayı, kuma batıp çıkmayı sever, cezalandırılmaktan hoşlanır. Ne dediği anlaşılmayan yazarın itibar görmesi bundandır.
Kitaplar yaraları kanatmalı, yeni yaralar açmalı, tehlike arz etmelidir.
Olağanüstülük merakı vasatlığın temel niteliğidir. (Diderot).
Söyleyecek bir şeyi olduğu için yazmaz insan, bir şey söyleme arzusu duyduğu için yazar.
Var olmak intihaldir.
Üretemez olunca, başkalarının yaptığı herşeyi, ilhamdan ve parlak fikirden yoksun bulmaya başlarız.
Ölüm bir mükemmellik halidir.
Verdiğimiz her tavize, o anda farkına varmadığımız, içten içe bir küçülme eşlik eder.
Çalışmadığı için canı sıkılan arkadaşıma, sıkıntının üstün bir hal olduğunu, çalışma fikriyle sıkıntıyı yan yana getirerek, sıkıntıyı aşağıladığını söylüyorum.
Var olmak, hiç bir anlamı olmayan muazzam bir fenomendir.
Hiçbir şey olmadığımda bile, bana her şey fazla geliyor.
Hakikate kanaatlerle erişmek imkansızdır, zira, her kanaat gerçekliğe dair meczup bir bakış açısından başka bir şey değildir.
Rüyada maktul olduğunu gördükten sonra uyumak, katil olduğunu gördükten sonra uyumaktan daha kolaydır.
Hiçbir şey tavazu sahibi yapmıyor insanı, ceset görmek bile.
Birine kitap göndermek, evinin kapısını zorlamak gibidir, haneye tecavüzdür, insanın sahip olduğu en kutsal şey olan, yalnızlığını çiğnemek, onu sizin düşüncelerinizi düşünsün diye kendinden uzaklaşmaya zorlamaktır.
Endişeli bir telaşa sürüklenmemenin en iyi yolu, sizden daha çok telaşa kapılmış biriyle görüşmektir.
Olmak, mahsur kalmak demektir.
Ne bu dünya, ne öbür dünya, ne de mutluluk şüpheye terk edilmiş insan içindir.
İnsan dert çekmeye adanmışsa, kendi dertleri ne kadar büyük olursa olsun, asla yetmez, başkalarının dertlerine de atılır.
Umut etme iptilası, tedavi edilmediği sürece, insan köledir ve köle olarak kalır.
Cinsellik ciddi mesele. Ona teslim olmayan, ya garip, ya enkaz, ya da aziz muamelesi görür.
Benim misyonum zaman öldürmek, zamanın ki ise beni öldürmektir.
Hırslı insanların, dikkatle yoğunlaşmış, ya da asabiyetle kasılmış yüz ifadelerinden tiksiniyorum.
Dostluk; bir anlaşma, bir uzlaşmadır. İki insan, birbirleri hakkında, gerçekte ne düşündüklerini, asla açığa vurmamaya zımnen söz verirler. Birbirini idare etmeye dayanan bir tür ittifak. Hiçbir dostluk abartılı dürüstlüğü kaldırmaz.
Hepimiz yanılgı içindeyiz, mizahçılar hariç.
Kötülük bu dünyanın mutluluğu için yapılan şeydir.
Anda yaşamak mümkün değildir. Ya gelecekte, ya geçmişte; ya endişe, ya pişmanlık içinde yaşanır.
Mutluluk; elde etmek ve haz duymakta değil, arzulamamaktadır.
Tanrılar kötülükten uzaktır, bilge ise üstündedir. Tanrılar, hala arzularına tabidir, onların kölesi olarak yaşarlar, bir tek bilge, arzudan kurtulmuştur.
Yaşlılık, kısacası yaşamış olmanın cezasıdır.
Her proje üstü örtülü bir kölelik biçimidir.