Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı, bir yandan devletin uluslararası arenada kendisini söz sahibi bir aktör olarak tanımlamaya çalıştığı, diğer yandan bu söz sahibi aktörün artık törenlere sıkışmış ihtişamını, devletlik vasfını simgeler yoluyla yeniden öne çıkarmaya gayret ettiği bir dönemdir. Farklı etnik köken ve dinden insanı birarada tutan imparatorluk idaresi, 19. yüzyılın son çeyreğinde tebaasına merkezi idareye bağlı homojen bir millet gibi davranmaya başlar, ama bu arada imparatorluk reflekslerinden de vazgeçemez. İhtişam ve azamet, arma ve madalyalardan dile, Osmanlı devletinin hükmettiği coğrafya kavrayışından uluslararası alandaki temsil ediliş biçimlerine kadar geniş bir çerçevede hüküm sürer. Bu süreç zaman zaman sömürgeci yönetimlerin, sömürgeleştirdikleri tebaaya gösterdikleri davranışlara ve “medenileştirme” teşebbüslerine benzeyen usûlleri de içerir. Selim Deringil, bu kitapta biraraya getirilen uzun yılların emeğini yansıtan makalelerinde, 19. yüzyıl imparatorluk tarihinin simgesel üretim ve yeniden-üretim alanlarını ele alıyor. Din, millet, devlet tanımlarını ve bunların siyasal alandaki kullanımlarını, II. Abdülhamit döneminden Mustafa Kemal’e uzanan süreçte, “devlet aklı” ve pratiklerine bakarak inceliyor.
Selim Deringil'i, biraz da Denge Oyunu dolayısıyla, ciddi ve usta bir tarihçi bilirdim. Böyle bilsem daha mı iyiydi, bu kitabı okumakla iyi mi ettim emin değilim. Özetle, Deringil'in makaleleri, eğer Abdülhamit dönemi çalışmıyorsanız ve ikonogafiyle özel bir bağınız yoksa, size öyle aman aman bir şey ifade etmeyecek. Bu kadar çok birincil kaynak kullanıp bu kadar iz bırakmayacak şeyler yazmak kolay değil.
Kitap 2007'de basılmış, 1980'lerden 2000'lerin başına dek türlü zamanlarda yazılmış makalelerin derlenmesinden oluşuyor. Eğer 2007'nin tarihsel-entelektüel tartışmaları ete kemiğe bürünseydi, toptan bu kitap olmazdı da, bu kitap o bedenin bir yerinde iyice bir yer bulurdu herhalde.
Eleştirilerimi iki noktada toplayacağım:
Birincisi yöntemsel. Deringil'in bir dikkat sorunu var. Bazı makalelerinin başlığının içeriğiyle ilgisi yok. Araştırma sorusunu yanıtlamadığı ya da yanıtlar gibi yapıp öylece bıraktığı makaleler var. Uzattıkça uzattığı makalelerde de bu kez sorduğu soruları yanıtlıyor, ama makalenin yapısının ve araştırma sorusunun çok ötesine geçiyor. E bu kez de, söylediği sözleri hangi bilimsel düzlem ve yapı içinde söylediği belli olmuyor. Ama genel olarak sorun şu: Başlıkta ve girişte kuramsal değeri olan, çok temel bazı sorular soruyor. Sonra konuyla ilintili bazı belgeler sıralıyor. Sonra makaleyi kapatıyor. Sorduğu temel soruları ancak kısmen yanıtlamış oluyor, o da bazen. Çünkü çok temel ve genelgeçer bazı sorular soruyorsanız, doğaldır ki arşivlerde bu soruları doğrudan yanıtlayacak belgeler bulmanız güçtür. Belge sizi bir yere dek getirir, sizin bu büyük soruları yanıtlamak için filancadan falancaya filan tarihli bir belgeden daha fazlasına gereksiniminiz olur. Peki bu belgeler bu soruların yanıtlanmasında işlevsiz ya da değersiz midir? Değildir, yalnızca makalenizin düzlemini, kapsamını ve yapısını buna göre oluşturursunuz. Olağan koşullarda Deringil gibi bir tarihçiye böyle basit bir yöntemi Goodreads incelemesi üzerinden öğretecek halimiz yok, ama birinin kendisini uyarması gerekiyormuş ve bazı makalelerin üzerinden 40 yıl geçtiğine göre kimse uyarmamış. Aynı şeyi biz yapsak araştırma görevlisinden fırça yeriz. Herhalde bunun nedeni Türk akademisinin bugünkü yüz akı hali değildir. O yüzden Deringil'in yöntem sorunu gayet ciddi.
İkinci eleştiri noktam yönelimsel. Deringil, özellikle cumhuriyet tarihine yanaştıkça, 80'lerin 90'ların artık karikatürize olmuş kişi ve kaynaklarına fazlaca önem veriyor. Eğer amaç üzüm yemekse sorun olmazdı, ama değinilen bazı noktalar bağcının vücut bütünlüğünün pek de güvende olmadığını düşündürüyor bize. Kitabın sonunda Kemalist milliyetçiliğin Osmanlı'daki kökenlerine değindiği makaleyi öyle uzatıyor, Kemalizm'in 'antidemokratik ve eklektik' yapısını 'faş etmek' için öyle sündürüyor ve örneğin Zürcher gibi adamları öyle övüyor ki, bugün artık bunun saygı duyulacak bir yanı yok. Hele ki hiç ilgisiz bir yerde Said Nursi'ye değinmesi oldukça gülünç. Benzetmemi bağışlayın, buradan bakınca böyle gördüğüm için açıklıkla belirteceğim: O yıllarda cumhuriyete yönelik bu tutumu takınmak ve belirli anahtar sözcüleri apalakasız yerlere sokuşturmak, bugün şu makaleden puan, şu bildiriden puan diye akademik özgeçmiş doldurmaya çalışan çakal, sahtekar ve kariyerist akademisyenlerin çiğ ve yararsız hareketlerinden pek farklı görünmüyor gözüme. Hiç iyi niyetli bulmadığım gibi, buradaki temel kaygının bilimsel olduğuna inanmakta da epeyce güçlük çekiyorum.
Kitabın tamamını bitiremedim, her heveslendiğim şeyin kitabını almamam lazım :) Ama çok ufuk açtığını söylemem gerek. Kitapla ilgili bir sıkıntı yok, benim bu kadar tarihin içinde boğulmamla ilgili bir sıkıntı var.
Benim bir şekilde tarih okuyabilen birine dönmem lazım, nasıl bilmiyorum, tavsiyelere açığım. deneyimim, daha çok ilgilendiğim konular özelinde yazılmış kitapları daha çok okuduğum, mesela bu kitap. ama yine de bir noktadan sonra dayanamıyorum ve boğuluyorum. sanırım toplama işlemeyi bilmeden denklem çözmek gibi bir şey oluyor bu tarih okumaları. belki de belgesel izleyerek başlayabilirim...
neyse... kitap da aslında bir hükümdarlığın kendini nasıl markalaştırabileceğine dair güzel doneler veriyor. kitabın aslında tüm odağı bu, gerçekten çok sağlam bir araştırma ve analiz olduğunu düşünüyorum. anadolu'nun her yerindeki saat kuleleri şimdi daha anlamlı.
Kitaptan alacağınız bilgi hacminin yüzde 3’ü kadar. Laf salatası. Bir iki şey öğreniyorsunuz, onun da iyisi Wikipeda’da bile var. Dil de pek kuru. Vakit kaybı.