Akdeniz Sürgünü, Lübnan İç Savaşı sırasında, babasından kalan kumaşçı dükkanına sığınan bir adamın yaşadıklarını ve hezeyanlarını anlatıyor. Önce, bombardımanlardan harap olmuş şehirde, evine ve dükkanına sahip çıkmaya ve hayatta kalmaya çalışan karakterle beraber iç savaşın yıkımına şahit oluyoruz. Ardından, giderek soyutlaşan, puslu bir anlatımla, yakılıp yıkılmış şehrin sokaklarında dolanıp, dükkandaki kumaş toplarının arasında adeta geçmişine yolcıluk eden karakterin içsel hesaplaşmalarını okuyoruz. Bunu da çok ustalıkla kotardığını düşünüyorum Barakat’ın. Aynı zamanda, ketenden dantele, kadifeden ipeğe, kumaşların tarihini aktarıyor yazar; dokumacılık tarihiyle romanın tarihi arka planı arasında paralellik kurarak ilerliyor. Bu sayede romanın ilk yarısı çok güzel ve ilgi çekici olmuş. Fakat ilerledikçe ipliklerin ve kumaşların hikayesini, evrenin düzeni, hayat döngüsü, iyi ve kötünün çatışması ve dengesi, ölüm-yaşam gece-gündüz döngüsü, siyaset ve yönetim, savaş ve barış, sosyal doku, değişen ve yitirilen değerler gibi pek çok konuya bağlıyor yazar; bu da metnin ilk yarısındaki etkileyiciliğini yitirmesine ve hatta dağılmasına sebep olmuş. Çok iyi başlayan bir hikayeyi gereksiz dallandırmalarla dağıtıp yazık etmiş. Bir ara hikayeye dahil olan Orta Doğu’ya has mitolojik anlatılar da keza bir koltuğa iki karpuz sığdırmaya çalışıyormuş hissini daha da pekiştirip, anlatıyı daha da dağıtmış. Kısacası, bana göre çok güzel başlayan ve bu şekilde devam etme potansiyeli de olan ancak yazarın mevzuları derinleştirme çabalarının metnin dağılmasıyla sonuçlandığı, yine de farklı kültür ve coğrafyalarla ilgili okumaları sevdiğim için okuduğuma memnun olduğum, ortalama bir roman.