"El arte de morir" reúne una colección de cuatro relatos en los que Émile Zola aborda el tema de la muerte, no presentándolo de una manera tétrica, ni tan siquiera trágica; sino como una realidad que inevitablemente forma parte de la existencia humana y sobre cuya verdad tal vez deberíamos reflexionar más a menudo.En estos cuentos, a excepción del relato que cierra el volumen, la muerte actúa como antagonista, protagonista o personaje secundario; es el remedio a un mal o el obstáculo infranqueable; el final de una historia o el inicio de una nueva vida. En suma, una pieza imprescindible del juego de la vida que el hombre siempre lleva en el bolsillo, sin saber cuándo le tocará colocarla.
Émile Zola was a prominent French novelist, journalist, and playwright widely regarded as a key figure in the development of literary naturalism. His work profoundly influenced both literature and society through its commitment to depicting reality with scientific objectivity and exploring the impact of environment and heredity on human behavior. Born and raised in France, Zola experienced early personal hardship following the death of his father, which deeply affected his understanding of social and economic struggles—a theme that would later permeate his writings. Zola began his literary career working as a clerk for a publishing house, where he developed his skills and cultivated a passion for literature. His early novels, such as Thérèse Raquin, gained recognition for their intense psychological insight and frank depiction of human desires and moral conflicts. However, it was his monumental twenty-volume series, Les Rougon-Macquart, that established his lasting reputation. This cycle of novels offered a sweeping examination of life under the Second French Empire, portraying the lives of a family across generations and illustrating how hereditary traits and social conditions shape individuals’ destinies. The series embodies the naturalist commitment to exploring human behavior through a lens informed by emerging scientific thought. Beyond his literary achievements, Zola was a committed social and political activist. His involvement in the Dreyfus Affair is one of the most notable examples of his dedication to justice. When Captain Alfred Dreyfus was wrongfully accused and convicted of treason, Zola published his famous open letter, J’Accuse…!, which condemned the French military and government for corruption and anti-Semitism. This act of courage led to his prosecution and temporary exile but played a crucial role in eventual justice for Dreyfus and exposed deep divisions in French society. Zola’s personal life was marked by both stability and complexity. He married Éléonore-Alexandrine Meley, who managed much of his household affairs, and later had a long-term relationship with Jeanne Rozerot, with whom he fathered two children. Throughout his life, Zola remained an incredibly prolific writer, producing not only novels but also essays, plays, and critical works that investigated the intersections between literature, science, and society. His legacy continues to resonate for its profound impact on literature and for his fearless commitment to social justice. Zola’s work remains essential reading for its rich narrative detail, social critique, and pioneering approach to the realistic portrayal of human life. His role in the Dreyfus Affair stands as a powerful example of the intellectual’s responsibility to speak truth to power.
Beş öykü, beş ölüm, beş cenaze merasimi. Zola, sadece yaşarken değil ölürken de sınıflı toplumun bir parçası olduğumuzu bize hatırlatıyor. Müthiş gözlem gücüyle, ölümün toplumsallığını gözler önüne seriyor.
This book consists of five short stories, each of which has death as its subject. Five very different people, with different backgrounds, social positions and life stories die in this book.
A man dies unloved; a woman dies while worrying about her wasteful children; another one dies, worried about all the work that has been left undone; an old farmer dies, thinking about the harvest; a poor child dies, unfed and cold. Young or old, rich or poor, sinner or saint, all end up in the ground, under a pile of soil.
In these bleak stories, touching on the most inevitable event of one’s life, Zola, portrays each individual’s inner thoughts, their death, their funeral procession and their families’ response to death.
“Mezarlığın etrafı basit bir çitle çevriliydi. Dikenli sarmaşıklar bitmişti, eylül akşamları çocuklar gelip böğürtlenlerden yiyordu. Kırlığın ortasında bir bahçeydi burası. Daha geride iri mi iri frenküzümleri vardı; bir köşede bir armut ağacı meşe gibi boy vermişti; ortadaki ıhlamurlu kısa yol gölge oluyor, ihtiyarlar gelip altında pipolarını tüttürüyorlardı. Güneş yakıyordu, çekirgeler ürktü, titreşen sıcakta altın sinekler vızıldadı. Sessizlik yaşamla kaynıyor, bu verimli toprağın özsuyu gelinciklerin kızıl kanıyla birlikte akıyordu.
Tabutu çukurun kenarına bıraktılar. Haçı taşıyan çocuk onu tabutun ayakucuna dikti, bu arada papaz da başucundaki kitabından Latince bir şeyler okuyordu. Ama hazır bulunanlar daha çok mezar kazıcının işiyle ilgiliydiler. Çukurun etrafına dizilmiş, gözleriyle küreği takip ediyorlardı; arkalarına döndüklerinde, papaz iki çocukla birlikte gitmişti bile; geride bir tek sabırla bekleyen aile kalmıştı.
Çukur nihayet kazıldı.
‘Çukur yeterince derin, haydi koyalım içine,’ diye bağırdı tabutu taşıyan köylülerden biri.
Herkes tabutun çukura indirilmesine yardım etti. Lacour Baba bu çukurda rahat edecekti. Toprağı tanıyor, toprak da onu tanıyordu. Çok iyi anlaşacaklardı. Toprak ona bu randevuyu vereli neredeyse altmış yıl olmuştu; ihtiyarın ilk kazma darbesiyle onu yardığı gün.
Şefkat artık burada bitmeliydi, toprak onu almalı ve saklamalıydı. Ne güzel bir istirahattı bu! Duyacağı tek ses ot saplarını ezen kuşların hafif ayakları olacaktı. Başının üstünde kimse yürümeyecek, rahatsız edilmeden yıllarca evinde kalacaktı. Bu günlük güneşlik bir ölüm, kırların dinginliğinde sonsuz bir uykuydu.”(s.46)
كيف نموت ؟ كيف تكون نهاية حياتنا ؟ ما ذا سيفعل أهلنا عند الجنازة ؟
مجموعة قصصية رائعة كتبها زولا على مراحل متعددة , مقارنا فيها بين أناس اختلفت طبقاتهم و تفاوتوا فيمنا بينهم حول ظروف الوفاة و ظروف الحياة قبل الوفاة , و لكن في النهاية مصيرهم واحد و الأرض التي استودعوا داخلها واحدة .
1- الكونت : واحد من أعرق العائلات الفرنسية , توفي بعد مرض أطبق عليه زولا اسم " المرض النظيف اللائق
كانت الجنازة أشبه باستعراض للعضلات منه إلى مأتم , الورود , الشموع و العربات الفخمة , بالإضافة إلى شخصيات البلد المهمة .
2-السيدة غيرار : أرملة القاضي من الطبقة البرجوازية و التي أضاع أولادها ثروة الوالد و بددوها , فكان لا بد لها أن تعيش أيامها الأخيرة و كأنها إحدى بخلاء الجاحظ
3- السيدة آديل : اليتيمة زوجة السيد روسو و رفيقة دربه في مشوار بدؤوه من الصفر محاولين الوصول إلى تقاعد مريح في الريف و هذا عبر العمل في التجارة..و لكن للأسف سبق الموت فهو لا يعرف تخطيطا و لا حلما
ببساطة كان موت هذا الفلاح العجوز ليس سوى عودة للأصل و ليس سوى حفل زواج لأنه سيعود إلى الأرض التي أحبها طول حياته , إنه الموت الهانئ المشمس , سبات بلا نهاية في كنف الحقول الرائعة .
48 sayfalık minik bir öykü nasıl insanı bu kadar burabilir? İçinde beş öykü barındırıyor bir de. Toplumun beş sınıfından her biri ölümü nasıl yaşıyor, nasıl karşılıyor onun hakkında. Bu kadar az cümleyle bu kadar vurucu bir hikaye çıkarması benim Emile Zola ile çok geç tanıştığımı yüzüme vuruyor adeta.
Ölüm gerçek, ölüm döşeği tabu, cenaze ortak, yas bireysel… Peki ölüm herkesi eşitler mi? Zola’nın ölüm üzerine yazdığı beş farklı öyküyü bir araya getiren Nasıl Ölünür, farklı sosyal ve ekonomik sınıflara ait insanların ölümü ve bu ölümün yarattığı etkiler etrafında dönüyor. Öykülerin tamamı çok kısa, hali hazırda hastalıkla mücadele eden ya da aniden yatağa düşen ve hızlıca ölüme doğru yol alarak son nefeslerini veren insanların ardından eşlerin, çocukların ve konu komşunun duygu ve davranışlarının gözlemlendiği bir derleme var elimizde. Bu noktada ölümün herkes için eşitleyici bir nitelik taşıdığı, ölenle ölünmediği ve “dünyevi” düzenin geride kalanlar için devam ettiği hızlı bir geçiş söz konusu. İnsanlar “ölüm” gerçeğine bir insanın birden hiç olmasına dahi bu kadar hızlı adapte olabiliyorsa onu ne yıkabilir ki sorusu geliyor akla. Usta kalem Emile Zola elinden çıkma, tek oturuşta bitirilebilecek düşündürücü bir eser.
“İçlerinde, cimriliği ve parası çalınacak korkusuyla, ölmüş anneleri uyanmıştı. Para ölümü zehirlerse, ölümden bir tek öfke çıkar. Tabutların üzerinde insanlar dövüşür.”
Beş kısa ölüm öyküsüyle okura dönem tablosu çizen yazar kitaptaki öyküleri kast sistemini sıralar gibi dizmişti. Okuduklarım beni ister istemez ölümü karşılama ve ölümün ardında kalanlar üzerine düşünmeye sevk etti. İçinde bulunduğumuz sınıfça ölüyor olma fikrine bir şekilde ısınamadım. Yazarın kelamı tam olarak bu değil fakat sonuç bu noktaya varıyor. Ama bir yandan da eşitsizliği görmemek, yazara hak vermemek elde değil. İlk ölümdeki yaşlı hastaya yığılan doktorlar, ilaçlar ve bakıma karşılık dördüncü ölümdeki çocuğun sefalet kaynaklı iyileşmeyen hastalığını görüyoruz.
Bir ölümde mumlar hiç sönmezken yine diğerinde ölenin bedenini görmek için bir kibrit yakıyoruz. Biri hayatını gelecekte yaşamak için birikim yaparken öteki onun hayalindeki taşrada yaşamak için çalışıyor. Zengin bir ebeveyn ölümüyle evlatlarına para hırsını yüklerken fakir olan çalışıp, en sonunda da karıştığı toprağı işlemek için yanından giden çocuklarını sevgiyle anıyor. Beriki eşini kaybetmenin hüznüne dükkânı bir gün kapatışını da ekleyip hayıflanıyor.
Ölüm de aslında yaşam gibi bize sunulanlarca vardığımız bir nokta. Arkada kalanların cenaze törenleri kısmı da öykülerde geniş bir yer tutsa da bunun şatafatına giresim yok. Göçen kişi için nasıl anıldığının önemli olduğunu düşünebiliriz ama bu sadece yaşarken geçerli olan bir durum. Arkada kalanların vicdani muhasebeye düşüp çabalamaları da anlaşılır. Yazar bir soruyla başlayarak düştüğü bu yolun sonunu bizlere yeni sorular sordurarak tamamlıyor. Huzura, mutluluğa ve yaşama dair zenginliklerin her hayatta farklı bir noktada yer aldığını görmemizi sağlıyor.
Minik bir sürpriz bozanla özetlemek gerekirse çocuğunun ölümünün kaynağı olan soğuktan türeyen buzu kırarak para kazanan adamın çelişkisini içinizde hissetme şansınız mümkün. Akabinde geciken yardım da ayrı bir hüzün sebebi. Sonrasında kafa dağıtmak için yapılanlar da keza. Bu öyküler ölüme varan lakin hayattan kesitler sunan bir bakışa sahip. Günümüzde sınıfsal çatışmalar sürekli dönüşse de görünmez bir kast sisteminde tüketildiğimiz aşikâr.
Ailesinden birini kaybetmeyen, evinden cenaze çıkmamış insanlar bu kitabı anlamaz. Kitapta her kesimden 5 insanın ölümü anlatılıyor. Çok zengin de olsanız fakir de aynı toprağa gömülüyorsunuz. Geride kalanlarsa hayatına bir şekilde devam ediyor. Işte bunu yaşamayanlar kitabı okurken o insanlara kızabilir. Ama kızmayın hepsi doğru. Babanız buz gibi morgda yatarken siz sıcacık yataginizda mışıl mışıl uyuyabiliyorsunuz. Sonra ertesi gün mezarı kazilip içi yağmur suyu doluyor ve siz götürüp onu oraya o çamurun içine bırakıp evinize geliyosunuz. Gelen misafirler sanki cenazeye değil oturmaya gelmiş gibi aciktiklarini size söyleyebiliyor. Siz yine o sıcacık yataginizda uyuyorsunuz babanınız çamurlu toprakta.. 10 yıl geçiyor dönüp bakıyosunuz bir parçanız toprakta ama siz hala yasiyosunuz. Yiyorsunuz içiyorsunuz hatta gülüp eğleniyorsunuz. O ise daha 40 yasında, toprakta yatıyor.
"Ölüm gerçek, ölüm döşeği tabu, cenaze ortak, yas bireysel... Peki ölüm herkesi eşitler mi?" Can kısa klasikler serisinin 10. kitabı Nasıl Ölünür? toplumun farklı sınıflarında ölümün nasıl geldiğini anlatıyor. Ölüm en az ölenle ilişkili bir durum olarak karşımızda. Sahip olunanlar ile üzüntüler arasındaki orantılar değişiyor. Herkesin ölüme bu kadar hazırlıklı olması her defasında şaşırtıyor.
5/5 • "Para ölümü zehirlerse, ölümden bir tek öfke çıkar. Tabutların üzerinde insanlar dövüşür." • Okuması da üzerine düşünmesi de ayrı ayrı zevkli müthiş bir kısa klasikti. Emile Zola, sosyo-kültürel ve ekonomik anlamda farklı düzeylerde yer alan kişi veya kişilerin ölüm karşısındaki tavırlarını beş farklı öykü ile anlatmaya çalışmış. Kimi zaman ölüm döşeğindeki kişinin hareketlerini ahlaki anlamda sorgularken kimi zaman ise ölen kişinin yakınlarını sorgulamış. Hayretle okuduğum kısımlardan ziyade yaşamın tam da içinden alınmış olduğunu bildiğim kısımlar daha çok dikkatimi çekti. Kitabı okurken yadırgadığım davranışların çoğunu gerçek hayatta şu veya bu şekilde zaten görüyorum. Bunu fark etmek ayrı bir yara açtı bende. Mutlaka okumanız gereken bir klasik.
Beş farklı sınıftan beş farklı insanın ölümü... Aslında bu insanlar değil muhatabımız, ölenler değil yani anlatılan, daha ziyade öldükleri yer, öldükten sonra arkalarında bıraktıkları insanlar.. arka kapakta ölüm herkesi eşitler mi diye sorulmuş, bence evet. Genel konuşursak zengin de toprağa gidiyor, fakir de, kadın da erkek de çocuk da yaşlı da... ayrıca ölümle karşılaşan insanların verdikleri tepkiler, içine girdikleri ruh hali ve tutum/davranışlar da çok farklılaşmıyor bunu da gördük/görüyoruz ki bence bunun coğrafya ya da din ile pek bir alakası yok. kısacası her şekilde, her yerde hayat devam ediyor, ölen öldüğüyle kalıyor.
İnsan öldükten sonra çevresindekilerin hayatlarını inceleyen bir eser.. Kardeşlerin birbirine girmesi.. Vefat nedeniyle ticarete ara verenlerin iş kaybını dert edinmesi.. Ölünce işlerin bozulması vs . Tam gerçekçi bir eser.. One sitting read ayarında..
Ben öykü insanı değilim ya. İçine tam giriyorsun hikaye bitiyor. Aslında değindiği şey çok acı ama bir o kadar doğru. Fakirsen ölün bile fakir ve dışlanmış oluyor. Ama ölümün herkesi eşit kıldığını düşünüyorum. Kimse diğerinden daha fazla ölemiyor ve ölenin arkasından en sevdikleri bile maksimum bir hafta ağlıyor...
Her zaman olduğu gibi Émile Zola toplumlumsal sınıf farklarını bize ölüm teması üzerinden anlatmakta. Beṣ farklı sınıf, beṣ farklı cenaze töreni ve tek bir gerçek "ÖLÜM".Ölürken yanımızda olanların gözlerinin içinde devam eden yaṣama hırsı. Ölüm kavramındaki sıcaklık, çoğu zaman dondurucu bir samimiyetten daha dürüst. Bu kısa beṣ öyküdeki karakterler adeta Pieter Bruegel'in kırsalda yaṣan insanları resmettiği tablolarından fırlamıṣ gibiler. O zaman geriye tek bir soru kalıyor, Ölüm herkesi eṣitler mi? 🖤
Tenía mucho tiempo queriendo leer algo de Émile Zola, y hoy quiero hablarte de su libro El arte de morir. El título capturó mi atención de inmediato: ¿acaso morir puede ser un arte? Y claro, si quien lo plantea es Zola, la respuesta no podía ser otra que sí.
Me encontré con cuatro relatos en los que el autor aborda la muerte desde un enfoque lejos de lo sombrío o lo meramente trágico. La embellece —sin disfrazarla— al presentarla como una realidad más de la existencia humana. Desde el drama hasta el humor, de la introspección a la crítica social, Zola nos muestra que hay tantas formas de morir como de vivir.
Tenerle miedo a la muerte es algo profundamente humano. Pero en estas páginas, Zola se adentra en sus múltiples rostros con sensibilidad y lucidez. Nos recuerda que la muerte no es solo un final oscuro, sino una parte constante de la vida, una presencia que también la define. La trata como un arte, un lenguaje silencioso que, si lo escuchamos con atención, nos habla de lo más esencial que somos.
Zola demuestra aquí que no solo fue un cronista de la realidad, sino también un agudo observador del alma humana. El arte de morir es una lectura breve pero honda, ideal para quienes buscan reflexiones desde lo literario, lo humano y lo cotidiano… y sí, también desde la metafísica.
كيف نموت الكتاب يجمع عدة قصص قصيرة عن موت شخص ما و يوضح حالة اهل الفقيد القصة الاولى : موت الوالدين و اهتمام الابناء بالارث القصة الثانية : موت الزوجة و تحسر الزوج على المتجر الذي اضطر لغلقه وقت الجنازة القصة الثالثة : موت الولد و انشغال الوالدين بانفاق مال الاعانة على السهرات و على الاكل القصة الرابعة : موت الوالد و اهتمام الابناء بمحصول المزرعة تشترك كل القصص في الجفاء و هكذا ببساطة نموت و لن تتوقف حياة أحد و لربما كان في موتنا راحة كبيرة و انزياح هم
kitaptaki 5 kısa öyküyle alakalı tematik yorumlar yapmak mümkün elbette ama benim daha çok dikkatimi çeken, 1883 avrupasında geçen bu birkaç hikayedeki ortak nokta; cenazelerin nasıl karşılandığı, cenazelerin insanlar üzerinde bıraktığı tesirin yok denecek kadar az olması. yani enteresan tabi.
Beş ayrı ölüm ve yas hikayesinin anlatıldığı bir klasik. Çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek farketmeksizin ölüm her insan için büyük bir gerçek, bir gün gelecek, arkamızda kalanların ne yaşadığını ne hissettiğini asla bilemeyeceğiz o andan itibaren.
Bu kadar kısa bir kitaba bu kadar duygu yoğunluğunun sığmış olması beni çok şaşırttı. Biraz sindirerek okumak istedim bu yüzden bir çırpıda okuyup bitirmedim. Öyküler arasında biraz durup düşünmek gerekiyor.
Öykü okumayı sevmediğim için bir konu üzerine toplanmış öyküleri okumak kitaba bağlılığımı arttırdı ve takip etmemi kolaylaştırdı. Okumak için de elime almama da vesile oldu diyebiliriz yoksa asla tercih etmezdim :) Emile Zola nasıl bu kadar gerçek yazmayı başarabilmiş inanamıyorum. Her şey olduğu gibi. İç seslerimizin ya da toplumun yargılarından tamamen bağımsız sanki insan üstü bi gözlem yeteneğiyle tüm yargılardan arınmış bir gerçekçilik. Edebi yeteneğine şaşırmamak mümkün değil. Seçilen konseptin çokta üzerine konuşmaktan hoşlanmadığımız bir konu olmasının yanında psiko sosyal olarak gözlemlenmesi gereken bir sürü nokta var. Hepimiz belki büyük kayıplar vererek cenaze, ölüm, kayıp yaşamasakta ucundan bi noktadan cenaze kültürüne hakimizdir. Bir cenaze evine gitmiş ve karnımız acıkmış ya da cenaze kapıya gelmişken bu etkinlikten sonraki planlarımızı içimizden geçirirken kendimizi bulmuş ya da ölünün yakınlarının davranışlarını analiz etme çirkinliğini yaparken iç sesimizi yakalamışızdır. Kimimiz bunların dedikodusunu topluluk halinde yapmış bile olabilir. Kendimizi yargılamışız, başkalarını dikizlemişiz ve bol bol yargı dağıtarak hissedilmesi gerektiğini düşündüğümüz duygulardan çok uzak noktalarda oluşumuzu şaşkınlıkla farketmişizdir. Ama kaç kişi bunu kaleme dökmüş ya da sadece cesaretle ortaya koyabilmiştir ki? Toplumumuzun çoğunlukla bastırmamızı beklediği ve ortaya koyulması gereken hareket ve duyguların rol yapılarak parçası olduğumuz bi etkinliktir çoğu zaman. Öyküleri bir bir okurken aslında gerçek saf sevginin ne kadar da nadir rastlanıldığını düşündüm. Uzaktan bir göz olarak 5 ayrı cenaze evini gözlemlerken aslında ortak olan en büyük nokta buydu kanımca. Aslında gerçekten üzülen, kayba gerçekten can acısıyla yanıt veren insanın en yakınlarının arasında bile çok nadirdi. Bu analiz kitabın genel yorumlarında gördüğüm sınıf ayrılığı, cenaze ritüel farklılıklarına yapılan onca yorumdan çok daha fazla dikkatimi çekti ve hayatın en büyük gerçeğini suratıma çarpmış oldu yazar. Çoğumuz bayaca yalnızız. Çok nadir okuduğum öykü kitaplarından birinde yüreğimin bunca sıkışmasını ben de beklemiyordum. Sarsıldım.