Tuğba Tekerek, taşra üniversitelerinin akademik ve sosyal hayatını, amfilerden kampüs camilerine, kafelerden yurtlara, ayrıntılı bir şekilde resmediyor. Taşra Üniversiteleri kitabı, ülke sathına yayılan üniversitelerin, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının “arka kampüsü” olarak işlediğini gösteriyor. Birçok yerde akademisyenlerin “tüm derslerin hocası” olmak zorunda kalması ve öğretimin sistematik biçimde ilahiyatlaşması, bu gidişatın önemli unsurları... Taşra üniversiteleri, istihdam, ihale vs. boyutlarıyla, ekonomi-politik açıdan da geniş bir “havuz” oluşturuyorlar.
Her şeye rağmen bir şeyler öğrenme, ufkunu genişletme hevesi taşıyan öğrencilerin, gençlerin sesleri de işitiliyor kitapta. Hevesleri ve akademinin doğasındaki “heyecan, merak, itiraz” ruhunu boğan üniversitelerdeki hayal kırıklıkları...
Saha gözlemlerine, uzun görüşmelere ve sekiz yıllık araştırmaya dayanan, emek ürünü bir çalışma.
“Siyasi iktidarın uzantısı olarak faaliyet gösteren, akademisyen alımlarının da konferansların da kulüp kuruluşlarının da siyasi iktidarın talimatları doğrultusunda yapıldığı [...] Taşra üniversitelerinin artık binlerce lisansüstü öğrencisi de yetiştirdiği, lisanstan sonra lisansüstü eğitimin de değersizleştirildiği, taşradaki ‘siyasi iktidarın uzantısı üniversite’ modelinin büyük şehirlerde iyiden iyiye yerleştiği, ülkenin tamamında yükseköğretimin taşralaştığı bir dönemdeyiz.” Tuğba Tekerek
“Her ile bir üniversite” politikasının sonuçlarını çok çarpıcı bir şekilde açıklayan bir eser: Lise seviyesinin altında bir eğitim düzeyi , eğitim kadrosunun yetersizliği ve tercih edilmeyen mezunları ile tek amacı kurulduğu şehrin/kasabanın ekonomisine katkı vermek olan üniversiteler. Bu sırada dolmuşçusundan tut, ev sahibine neredeyse bütün şehir eşrafının tek amacı da öğrencinin cebindeki para. Dolmuşçular ve esnafın yönettiği bir üniversite ve eğitim politikası…
Tuğba Tekerek yaşadığımız günleri anlamada uzun yıllar referans olacak bir çalışma hazırlamış
“Lanet olsun!” Söylemek istediğim tek şey. … “Şehrimizde öğrenciden başka para sirkülasyonu olmamaktadır.” Giresun Otel ve Kahveciler Odası …. …. Yine edebiyata döneyim yönümü. Jaroslaw İwaszkiewicz’in İkarus isimli hikayesine birebir benziyor gençliğin durumu. Hikaye Bruegel’in bir tablosu ile başlar: İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara. Vahim. Durum vahim. Göğsüme öküz oturmuş gibi.
inanilmaz faydalandim, ulkemizin gercekleriyle bir kez daha goz goze gelmis oldum. senelerdir merak ettigim tasra universitelerindeki egitimi, ogrencileri cok keyifli ve akici bir sekilde anlatmis yazar. herkese oneririm.
kocaman “of!” çekerek okuduğum bir kitap oldu. sinirlendikçe elimden bıraktım, geri döndüm. sanırım bu kitabı okurken beni en çok üzen, uzunca bir zaman tüm bunların asla düzelmeyeceğini iyice anlamak oldu. en azından ben göremem, belki çocuğum bile görmez düzeldiğini. hem üniversite dediğin ne ki? iyi bir lise eğitimi alabilmiş aklı başında bir gençlik de yeterdi. asıl acı olan, artık onların da ol/a/mayacağı. bazen “yok artık canım” dediğim ve internette araştırdığımda gerçek olmasına hala inanamadığım şeyler oldu: eksi netler ile üniversiteye yerleşilebilmesi mesela, ya da bir üniversitenin sosyoloji bölümünde tek bir sosyoloji akademisyeni olmaması, ve diğer çoookça benzer durumlar. okuması can yakıcıydı.
Öncelikle kitabın dilinin çok akıcı olduğunu belirtmeliyim. Özellikle röportajların, istatistiklerin ve yazarın yorumlarının birbiri ardına geldiği akış, gerçekten YouTube’daki yeni nesil belgeseller gibi rahatça takip ediliyor.
Kitap, ilahiyatla ilgili bölümlere kadar bir kreşendo halinde ilerleyip, ilahiyat kısmında zirveye ulaşıyor adeta. Kitabın en çarpıcı bölümü benim için o oldu diyebilirim. Tabii burada yazarın tahlillerini daha iyi anlayabilmek adına kimliğini de hatırlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Kendisi, İslamcılık, liberal sol ve Kürt milliyetçiliği koalisyonunun “vesayetle mücadele” adı altında Cumhuriyet kurumlarını birer birer tasfiye ettiği; halaylar, zurnalar eşliğinde laikliğin ve demokrasinin altını oyduğu dönemde bu koalisyonun liberal sol ayağının bayraktarlığını yapan Taraf gazetesinin eski yazarlarından biri. Bunun etkilerini kitapta da görmek mümkün. Zira 2015 sonrası liberal tarih anlatımını kuran liberal sol aydınların büyük bölümü, sanki AKP her zaman milliyetçi bir partiymiş ve kendileri hiçbir zaman onun yanında durmamış gibi ortalıkta gezmeye devam ediyor. Tuğba Hanım bunu tamamen yapmış diyemem ama bu etkinin hiç olmadığını söylemek de pek doğru olmaz.
Buna ek olarak, özellikle Kürtlerle ilgili bölümlerde birinci çözüm sürecinde bu üniversitelerde nasıl bir atmosfer olduğunu bilmeyi çok isterdim. Bunu kitapta bahsedilen tecrübeleri küçümsemek amacıyla söylemiyorum. Aksine, öğrencilerin sadece Kürt oldukları için sivil polis tarafından takip edilmeleri veya AKP Gençlik Kolları üyesi birinin, birisinin HDP’li olduğunu söylerse linç edileceğini ima etmesi gibi detaylar, kitabın en dehşet verici hikâyeleri arasında. Ancak kitap 2015’ten başladığı için (tahminimce, liberal solun diğer aydınları gibi Tuğba Hanım da AKP’nin ılımlı Müslüman demokratlar olmayabileceğini o yıllarda fark etmiş olabilir, hahaha) bu değişimi göremiyoruz.
Bu konuyu kapatmadan, son olarak Tuğba Hanım’ın ilahiyat ve kampüste dinle ilgili kısımlardaki tespitlerini hafif bir tebessümle okudum. Zira belli ki 2000’lerin başında "postal yalayıcı", "faşo", "taş kafa" dedikleri cumhuriyetçilerin, Kemalistlerin, sosyalistlerin söyleyip durduğu şeylerin illa başlarına gelmesi gerekiyormuş anlayabilmeleri için. Olsun. Aydın yanılır; ancak yanıldığında bunu gizlemez. Tuğba Hanım’ın bu tavrı da gerçekten bir aydın olduğunun göstergesidir, bence.
Kitaba dair en beğendiğim şey, yazarın doğrudan sahadaki karşılıklı sohbetlerini ve etkinliklere katılımlarını anlattığı kısımlar oldu. Öğrenciler, akademisyenler, üniversite yöneticileri vb. kısımları gerçekten merakla ve heyecanla okudum. Özellikle bazı idealist akademisyenlerin ve bu üniversiteler olmasa okuyamayacak olan bazı öğrencilerin söylediklerini okurken yer yer gözlerim doldu. Kitabın arkasında gerçekten çok detaylı ve başarılı bir saha çalışması olduğu belli oluyor. Zira yazardan bir politika yapıcı olması beklentim olmamasına rağmen, sondaki kısa ama net politika değişikliği önerileri bana da çok yerinde geldi.
Burada, kitabı daha bütünlüklü hale getirebileceğine inandığım bazı eksikler şunlar oldu: Üniversitelerin gelir sağladığı esnaf ve mahalle eşrafıyla yapılan röportajlar; öğrenciler arası sosyal ilişkiler (kadın kısmında kısaca değiniliyor ancak bu üniversitelerdeki arkadaşlıklar, romantik ilişkiler, cinsellik üzerine bir tahlil çok şey katabilirdi diye düşünüyorum — sahada bu bilgiyi almanın zor olduğunu bilmekle beraber); ayrıca erkeklik meselesi. “İncellik” ve seküler milliyetçilik gibi yeni akımlar veya taşrada yaygın görülen “maço” kültürü gibi bazı davranış kalıplarına eğilmek de kitaba değerli bir katkı olurdu bence.
Bu kitap, taşra üniversiteleriyle ilgili dışarıdan, kısıtlı bilgilerle neredeyse tamamen siyah olan fikrimi çok daha gri bir yere çekti diyebilirim. Kitabın Goodreads yorumlarında karamsar bir hava hâkim. Kitabın oldukça iç karartıcı olduğuna katılıyorum; ancak uzun vadede bu karamsarlığa katılamadım.
2000’lerin başında “Kemalist elit” denilerek hakaret edilen insanların büyük bir kısmı da Cumhuriyet’in yetiştirdiği, okuttuğu köylü çocuklarıydı. Ispartalı, çocukluğunda çobanlık yapmış bir Yörük çocuğu da; Malatyalı Kürt bir banka memurunun büyük oğlu da İTÜ’de okuyup mühendis ve ardından Cumhurbaşkanı olabilmişti bu ülkede. Bugün de “Biz de varız arkadaş, biz de bu ülkenin parçasıyız” diyen akademisyen Deniz’i ya da Ağrı’da bir üniversite olmasa muhtemelen üniversite okuyamayacak olan; ateist bir arkadaşı olsun isteyen, Erasmus’a gitmeyi hedefleyen Fatma’yı okumanın bana hissettirdiği: Rant için kadim Anadolu’nun dört bir tarafına döktükleri bu beton yığınlarının arasında filizlenen bu çiçeklerin, belki de bu rant düzeninin sonunu getirebileceğine dair bir umut oldu.
3 gün yoğun okumayla bitti. Çok detaylı, büyük emek gerektiren ve her şeye rağmen nötr şekilde ele alınan akademik bir çalışma. Kitaplaştırılması konusunda yazar Tuğba Tekerek'i ikna ettiği için Tanıl Bora'yı kutlarım.
Fikir güzel olsa da 200 sayfada çok rahat anlatabileceği şeyleri, aynı şeylerden defalarca bahsederek 400 sayfaya çıkarmış olması kitabi bir noktadan sonra okunmaz kılıyor.
Gazeteci Tuğba Tekerek, AKP döneminde tüm Türkiye'ye yayılan taşra üniversitelerini mercek altına alan kapsamlı bir çalışmayı kitaplaştırmış. Bu çalışmada, Türkiye'nin dört bir yanındaki üniversitelere bizzat giderek, öğrenciler, akademik personel ve yerel halkla detaylı görüşmeler yapmış. Kitabı okurken, bu üniversitelerin yerel ekonomi üzerindeki etkisini ve esnaf için önemini anlıyoruz. Öğrenci nüfusunun getirdiği ekonomik canlanmadan memnun olan taşra esnafının, AKP'li yerel politikacılara baskı yaparak üniversitelerin işleyişine müdahale etmeye çalıştığına tanık oluyoruz.
Ayrıca, AKP'nin üniversiteler aracılığıyla akademik ve entellektüel kadroları nasıl şekillendirmeye çalıştığını da öğreniyoruz. İslamcı ideolojiyi hem ders içeriklerine hem de öğrenci faaliyetlerine nasıl entegre etmeye çalıştığını, bu yolla LGBT ve kadın hakları gibi konuları nasıl dışladığı detaylıca anlatıyor.
Ancak kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, bu üniversitelerin gençler için taşıdığı anlamı ve önemi vurgulaması. Yazar, gençlerin sesine kulak veriyor; onların yaşadıkları, hissettikleri, üniversite hayatından beklentileri ve hayal kırıklıkları hakkında derinlemesine bir bakış sunuyor. Taşra üniversiteleri, pek çok genç için -eleştirilere rağmen- daha iyi bir hayata adım atmak, akranlarıyla aynı ortamda bulunmak ve daha özgür bir günlük yaşamı deneyimlemek anlamına geliyor. Öte yandan Kürt, Alevi, LGBT gibi farklı topluluklardan bireylerin yaşadıkları ayrımcılık ve sorunlar da gözler önüne seriliyor.
Tuğba Tekerek'in kitabı, akıcı bir dille yazılmış ve dengeli bir ton tutturmuş. Yazar, Türkiye'nin dört bir yanında açılan bu üniversitelerde gerçek insanların da olduğunu hatırlatarak okuyucuya farklı bir açı sunuyor. Sadece sloganlarla konuşan politik bir analiz değil, aynı zamanda toplumsal bir tablo sunan bu kitap, Türkiye'nin eğitim ve toplumsal yapısına dair önemli bir kaynak olarak mutlaka okunmalı.
Anadolu'daki üniversitelerin durumu hakkında yazılmış başarılı bir kitap. Duırumun vahametini gayet güzel gösteriyor.
Eksik kalan kısımları ise bahsi geçen üniversitelerdeki mühendislik fakülteleri üzerinde neredeyse hiç durulmamış. Sözel bölümlerdeki hoca sıkıntısında bahsedilmesi güzel fakat fen ve mühendislik fakültelerinde hoca sıkıntısının yanında lab. ve teknik ekipman sıkıntısı da had safhadadır diye tahmin ediyorum.
Bunun dışında muhalif kısımların yaşadığı zorluklardan bahsedilirken genelde HDPli öğrenci ve Alevi ve çok az da ateist öğrenci örneği verilmiş. Eminim diğer muhalefet partileri özellikle ana muhalefetin kemiğini oluşturan CHP ve İYİ Parti de bu durumdan musdariptir. Bunun dışında LGBT öğrenciler de büyük sorunlar yaşıyordur.