Öncelikle kitabın dilinin çok akıcı olduğunu belirtmeliyim. Özellikle röportajların, istatistiklerin ve yazarın yorumlarının birbiri ardına geldiği akış, gerçekten YouTube’daki yeni nesil belgeseller gibi rahatça takip ediliyor.
Kitap, ilahiyatla ilgili bölümlere kadar bir kreşendo halinde ilerleyip, ilahiyat kısmında zirveye ulaşıyor adeta. Kitabın en çarpıcı bölümü benim için o oldu diyebilirim. Tabii burada yazarın tahlillerini daha iyi anlayabilmek adına kimliğini de hatırlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Kendisi, İslamcılık, liberal sol ve Kürt milliyetçiliği koalisyonunun “vesayetle mücadele” adı altında Cumhuriyet kurumlarını birer birer tasfiye ettiği; halaylar, zurnalar eşliğinde laikliğin ve demokrasinin altını oyduğu dönemde bu koalisyonun liberal sol ayağının bayraktarlığını yapan Taraf gazetesinin eski yazarlarından biri. Bunun etkilerini kitapta da görmek mümkün. Zira 2015 sonrası liberal tarih anlatımını kuran liberal sol aydınların büyük bölümü, sanki AKP her zaman milliyetçi bir partiymiş ve kendileri hiçbir zaman onun yanında durmamış gibi ortalıkta gezmeye devam ediyor. Tuğba Hanım bunu tamamen yapmış diyemem ama bu etkinin hiç olmadığını söylemek de pek doğru olmaz.
Buna ek olarak, özellikle Kürtlerle ilgili bölümlerde birinci çözüm sürecinde bu üniversitelerde nasıl bir atmosfer olduğunu bilmeyi çok isterdim. Bunu kitapta bahsedilen tecrübeleri küçümsemek amacıyla söylemiyorum. Aksine, öğrencilerin sadece Kürt oldukları için sivil polis tarafından takip edilmeleri veya AKP Gençlik Kolları üyesi birinin, birisinin HDP’li olduğunu söylerse linç edileceğini ima etmesi gibi detaylar, kitabın en dehşet verici hikâyeleri arasında. Ancak kitap 2015’ten başladığı için (tahminimce, liberal solun diğer aydınları gibi Tuğba Hanım da AKP’nin ılımlı Müslüman demokratlar olmayabileceğini o yıllarda fark etmiş olabilir, hahaha) bu değişimi göremiyoruz.
Bu konuyu kapatmadan, son olarak Tuğba Hanım’ın ilahiyat ve kampüste dinle ilgili kısımlardaki tespitlerini hafif bir tebessümle okudum. Zira belli ki 2000’lerin başında "postal yalayıcı", "faşo", "taş kafa" dedikleri cumhuriyetçilerin, Kemalistlerin, sosyalistlerin söyleyip durduğu şeylerin illa başlarına gelmesi gerekiyormuş anlayabilmeleri için. Olsun. Aydın yanılır; ancak yanıldığında bunu gizlemez. Tuğba Hanım’ın bu tavrı da gerçekten bir aydın olduğunun göstergesidir, bence.
Kitaba dair en beğendiğim şey, yazarın doğrudan sahadaki karşılıklı sohbetlerini ve etkinliklere katılımlarını anlattığı kısımlar oldu. Öğrenciler, akademisyenler, üniversite yöneticileri vb. kısımları gerçekten merakla ve heyecanla okudum. Özellikle bazı idealist akademisyenlerin ve bu üniversiteler olmasa okuyamayacak olan bazı öğrencilerin söylediklerini okurken yer yer gözlerim doldu. Kitabın arkasında gerçekten çok detaylı ve başarılı bir saha çalışması olduğu belli oluyor. Zira yazardan bir politika yapıcı olması beklentim olmamasına rağmen, sondaki kısa ama net politika değişikliği önerileri bana da çok yerinde geldi.
Burada, kitabı daha bütünlüklü hale getirebileceğine inandığım bazı eksikler şunlar oldu: Üniversitelerin gelir sağladığı esnaf ve mahalle eşrafıyla yapılan röportajlar; öğrenciler arası sosyal ilişkiler (kadın kısmında kısaca değiniliyor ancak bu üniversitelerdeki arkadaşlıklar, romantik ilişkiler, cinsellik üzerine bir tahlil çok şey katabilirdi diye düşünüyorum — sahada bu bilgiyi almanın zor olduğunu bilmekle beraber); ayrıca erkeklik meselesi. “İncellik” ve seküler milliyetçilik gibi yeni akımlar veya taşrada yaygın görülen “maço” kültürü gibi bazı davranış kalıplarına eğilmek de kitaba değerli bir katkı olurdu bence.
Bu kitap, taşra üniversiteleriyle ilgili dışarıdan, kısıtlı bilgilerle neredeyse tamamen siyah olan fikrimi çok daha gri bir yere çekti diyebilirim. Kitabın Goodreads yorumlarında karamsar bir hava hâkim. Kitabın oldukça iç karartıcı olduğuna katılıyorum; ancak uzun vadede bu karamsarlığa katılamadım.
2000’lerin başında “Kemalist elit” denilerek hakaret edilen insanların büyük bir kısmı da Cumhuriyet’in yetiştirdiği, okuttuğu köylü çocuklarıydı. Ispartalı, çocukluğunda çobanlık yapmış bir Yörük çocuğu da; Malatyalı Kürt bir banka memurunun büyük oğlu da İTÜ’de okuyup mühendis ve ardından Cumhurbaşkanı olabilmişti bu ülkede. Bugün de “Biz de varız arkadaş, biz de bu ülkenin parçasıyız” diyen akademisyen Deniz’i ya da Ağrı’da bir üniversite olmasa muhtemelen üniversite okuyamayacak olan; ateist bir arkadaşı olsun isteyen, Erasmus’a gitmeyi hedefleyen Fatma’yı okumanın bana hissettirdiği: Rant için kadim Anadolu’nun dört bir tarafına döktükleri bu beton yığınlarının arasında filizlenen bu çiçeklerin, belki de bu rant düzeninin sonunu getirebileceğine dair bir umut oldu.