Saçma sapan prensiplerim var (ola ki hoşunuza gider diye bu incelemeye Barış Bıçakçı'nın küçük ve ehemmiyetsiz adamlarından biri gibi başlamak istedim ama sanırım Engin Ardıç'ın köşe yazılarından birine benzeyecek neticede. Rezil erotik göndermeler hariç tabii.): Sözgelimi ne kadar kötü olursa olsun hiçbir kitabı yarım bırakmam. Çoğu kez sırf o kitabı okuyup da beğenmiş olanlarla iç huzuru duyarak kavga edebilmek için. "Aa, ama 450. sayfadan sonra arap atı gibi açılıyordu kitap!" gibi sözlere gülebilmek için.
Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, hayatıma giren kitaplar arasında bana kendini yarım bıraktıracak kadar sıkıcı tek kitaptı. Yıllar sonra nihayet inat edip onu da okumuş bulunuyorum.
Bir gün roman yazmayı beceremeyen ve hasbelkader yazmayı ve yayımlatmayı başardıysa da yirmiden fazla satamamış herkes gibi ben de bir yazarlık atolyesi kuracağım ve öğrencilerime vereceğim ilk derslerden birinde "Sevgili genç arkadaşlarım" diyeceğim "öykü, sizin evinizdir! Misafiri evinize buyur etmeniz yeterli olmaz, onu iyi ağırlamakla mükellefsiniz! Onun duyularına ikramda bulunmalısınız. Eviniz daha kapıdan girer girmez mis gibi kokmalı, sofra envaiçeşit yemekle dolup taşmalı! Gereksiz karmaşaya yer vermemelisiniz, eviniz tertemiz ve pırıl pırıl olmalı. En önemlisi de okur kendini evindeymişçesine rahat hissetmeli!"
Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, eğer kartonların üzerinde yatarken kazayla karınca yemekten hoşlanıyorsanız epey seveceğiniz bir kitap. Çünkü nerede olduğunuzu bile bilmeden oradan oraya sürükleniyorsunuz ve girdiğiniz sokaklarda sizi bekleyen hiçbir şey yok. Kitabın bir konusu yok. Herhangi bir karakteri de yok. İsmi geçen kişilerin tamamı figüran. Figüranların hepsi de sıradan. Yazar, sokağa çıktığınızda görebileceğiniz hayatları anlatmayı amaçladığı için hiçbirinin dikkat çekici bir özelliği yok. Tabii bu noktada "o halde bu kitabı neden okuyayım ki, sokağa çıkıp insanları seyretsem çok daha mantıklı olmaz mı?" diye sorabilirsiniz. Eh, iyi fikir, en azından temiz hava almış olursunuz.
Hiç adetim değildir ama söylemezsem içimde kalacak: Normalde bedenimle bütünleşik bir samimiyet ölçerim bulunmadığı için eserlerin "samimi" olup olmadıkları konusunda bir yargıya varamıyorum. Bu konuda düşünmüyorum da. Beni genel olarak ilgilendirmiyor. Bununla birlikte sanırım hayatımda ilk kez bir eseri fena halde samimiyetsiz buldum. Çünkü Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'deki Ankara kareleri o kadar yapay ve "evet, biraz da semt ve sokak isimleri serpiştirelim de Ankaralıların gönlünü çalalım" düşüncesiyle esere fırlatılmış gibi ki, okurken "keşke Ankaralı olmasaydım" dedim. Çünkü anladığım kadarıyla insan bu ucuz numaraları o şehrin insanı değilse daha kolay yutuyor. Bu bir İstanbul romanı olsaydı muhtemelen bu samimiyetsizliği fark etmeyecektim, etseydim de beni bu kadar rahatsız etmeyecekti.
P.S: Eğer "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"i çok sevmiş olmasaydım belki de Barış Bıçakçı'nın kalemi bana göre değil diye düşünür ve daha iyimser birkaç söz edebilirdim. Hayır, bu kitap basbayağı kötü.