"Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç mü? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü. Şehirde otomobiller, yollar ve binalar, sonunda bütün sıcaklıkların evrenin ölgün sıcaklığıyla aynı olacağı bir geleceğe doğru son hızla gidiyor, uzanıyor, yükseliyor. Ama aralarında banka memuru sevgili dostum Tuğrul'un da bulunduğu sağlığına dikkat etmeyen, fazlasıyla hayalperest bazı insanlar var ki, onlar gece kurdukları saatin sabah çalışmamasını veya en iyisi geriye gitmesini gönülden dileyerek tatlı tatlı esniyorlar."
Şu gürültülü zamanda, gevezelikten ve 'farfara'dan gına getirenlerin sığınacağı bir kuytu köşe, Barış Bıçakçı'nın anlatıları. Minimalizmin duru güzelliği var onun her kitabında. Baharda Yine Geliriz'de de, incelikli tablolar çiziyor Barış Bıçakçı. İnsan ilişkilerinden enstantaneler; 'durumlara', duygulara, akıldan esenlere, gönülden geçenlere dair ince fırçalar... Uçucu intibaların izini süren bir görme ve 'bilme' biçimi...
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), Sinek Isırıklarının Müellifi (2011), Seyrek Yağmur (2016).
Nasılsa okumayı atladığım bir Barış Bıçakçı kitabı. Bir "Sinek Isırıklarının Müellifi" ya da "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" değil tabii. Ama bizim görüp geçtiklerimiz o yazınca öyküye dönüşmüş, tarzını sevdiğim. Yeni kitabını sabırsız ve çaresizce beklemekteyim :)
Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. "İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki,kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın. " ❤️❤️❤️ Kısa kısa cümlelerden oluşmuş kısa kısa hikayeler var kitapta. Ve o kadar akıcı ki kitap,birkaç bölüm okuyup bırakacağım dememe rağmen elimden bırakamadım okurken. Hikayeler de tamamlanmamış aslında, sonu biraz bize bırakılmış. Ve kitapta olaylardan çok belli anlar var. Çok tanıdık,çok bizden manzaralar var. Bence böyle bilindik şeyleri okumak,içinde kendimizden parçalar bulmak çok daha etkileyici kılıyor kitapları ve ben daha çok seviyorum böyle olmalarını. Şuan ise tam bir 'tadı damağında kalmışlık' var üzerimde. "Biraz daha uzun olsaydı,biraz daha fazla hikaye olsaydı", demekten alamıyorum kendimi.
Bir Barış Bıçakçı klasiği. Kısa kısa hikayeler, kısa kısa cümlelerle. Sıradan hayatlar, sıradan olaylar ama hepsi akıcı ve alıp giden. Tıpkı hayat gibi, hayatın içinden ve samimi. Şehir Rehberi bölümleri de ayrıca favorim oldu bazı yerleri dönüp dönüp tekrar okudum. Kısa Ankara ziyaretlerimde edindiğim intibalar ile eşleştirmeye çalıştım ve gayet keyifliydi.
Ah Barış Bıçakçı.. Sen bizi bitireceksin. En azından beni.
"İnsanın geçmişi peşinden uysal bir köpek gibi gelse, tamam! Ama biz insanların zamanla tedirgin bir kediye dönüşme olasılığı da var. Sırtı kabarık, durmadan arkasına bakan bir kedi..."
Bıçakçı, anı'ların değil an'ların yazarı. Eğer yazıda bir örgüye alışıksanız ve Bıçakçı'nın yazı diliyle ilk karşılaşmanız da bu kitap ise öyküleri afallamanıza neden olabilir. Ama 'tanıklık etme' halini çok iyi yansıtmış. Bu öykülerde yorum yok, tanıklık var. O tanıklıktan çıkardıklarınızı atıyorsunuz cebinize. Aslında kaçırdığınız anları size taşıyan, bir hissi dikte etmek yerine oldukça açık uçlu bırakan bir üslup. Ama dediğim gibi: sevenine.
Altını çizdiğim çok fazla cümle yok. Çizdiklerim de 'iyi gibi ya' dediğim cümleler. Wow dediğim bir tane hikaye vardı. O da sonlara doğru. Velhasılı 'Barış Bıçakçı'nın bu kitabını da okudum' diyebilmek için okuyabilirsiniz. Yine de ismi bi harika. Her yere yazasım geliyor. Kitap ismi bulmada yazar çok başarılı.
Kitaba başlarken tam olarak neyle ilgili olduğunu bile bilmediğim için pek bir beklentim yoktu ancak yazarın hemen bütün anlatılarını zevkle okudum. Metinlerin duru anlatımının yanında anlatıların neredeyse hepsinin sıradan, hayatın içinden bir olayı, durumu anlatıyor olması okurken kendinizi metnin içinde bulmanıza ya da benzer bir şeyler yaşamışsanız onu anımsayıp, değerlendirmenize fırsat veriyor. Ben özellikle bazı parçalarda sanki o mekanda kahramanları izliyormuş gibi hissettiğimi söyleyebilirim. Bu arada metinlerin hepsinin sanki eksik kalmış izlenimi verdiğini söylemek gerek. (Sanki günümüz kültür-edebiyat dergilerindeki hikayelere benziyor gibi.) Bu okurken insanı sinir edebilecek bir durum olabilir ancak hikayenin başını ya da sonunu kendiniz hayal etmeye çalışırsanız, üzerine düşünüp acabalarla zenginleştirirseniz durum biraz daha ilginçleşip güzel bir hale gelebiliyor, nitekim ben öyle yaptım. :)
“Bir şeyler atıştırıp tekrar futbol sahasına gittik. Yardım etmeye. Yağmur yağacakmış dediler, yaralıları, malzemeleri stadyumun kapalı yerlerine çadırlara filan taşıdık. İnsan iyilik yaparken hiç yorulmuyor biliyor musun! Adrenalin mi ne salgılıyormuş vücut! Onca uykusuzluğa, yorgunluğa rağmen akşama kadar çalıştık durduk. Yok, yok, yağmur yağmadı. Ama ben dönerken yağmurluğumu bir hemşire kıza bıraktım. Kız nasıl sevindi, göreceksin. Daha bir hafta orada kalacakmış, bakanlık görevlendirmiş... Tabii, onlar da buradan, Ankara’dan gitmişler. Vallahi herkesin gitmesi lâzım bence. Yardım etmek lâzım. Televizyonda gördüklerinden çok farklı orada her şey. Televizyonda göründüğü gibi değil...”
Asla objektif değilim çünkü Ankara, çünkü Şehir Rehberi bölümleri ♡
Dünyanın en güzel alıntısı:
'“Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum,” demişti. Sonra da bana dönüp sormuştu: “İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?”'
Barış Bıçakçı'yı Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabıyla tanımış ve oldukça sevmiştim. Bu kitabını da büyük bir beklentiyle okumaya başladım ancak çok fazla tatmin olamadım.
Hikayeler için kötü demek haksızlık olur herhalde ama bana çoğu zaman eksikmiş ya da yarım kalmış gibi geldi. Barış Bıçakçı'da daha önce çok sevdiğim o sadelik, sakinlik yine hikayelerde de var ancak hikayeler kısacık olunca olayın içine girmek ya da karakterle kendini özdeşleştirmek pek mümkün olmuyor. Tadları damakta kalıyor. Bu hikaye bitti dur yenisi başlıyor derken kitap da hemencecik bitiyor. Çok merak ediyorsanız okunabilir ancak daha iyi hikayecileri bulabileceğinizi düşünüyorum.
Iki sayfa süren hikayelerde nasıl oluyor da haftalardır okuduğum uzun bir romanda hissettiğim yoğunluğu buluyorum ve kisacik hikayelerin kahramanlarını nasıl oluyor da yıllardır tanıyor gibiyim.. Baris Bicakci iyi ki var..
"İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?" (sayfa: 68)
Bir iz bırakmaz, hatta okuduğun ânda bile öyle seni vurmaz bu öyküler. Ama yaşadığın hayatın sıradanlığı ile barıştırabilir. Öyle sıradan ânlardan oluşuyor ki çünkü; trafiğe takılmış bir belediye otobüsünde sıkılmış insanlar, arkadaşlarınla bir yerde oturup başka bir arkadaşınızın tuhaflıklarını konuşurken bir şeyler yiyip içmek, gıcık olduğunuz bir komşunuzun size güzel bir aşure getirmesi gibi basit şeyler bu öykülerde anlatılanlar. Bir cafede geç kalan arkadaşını beklerken ya da trafiğe takılmış bir otobüste okunup hoş vakit geçirilecek bir kitap bence. Fazlasını beklemezsen sende hoş bir his bırakabilir. Bilmiyorum, bana iyi geldi okumak. Ya da "Barış Bıçakçı'yı seviyoruz kardeşim, yalan mı söyleyelim"? 🤭
oyku okumayi beceremeyen biri olarak yildiz verip kitabin hakkini yemek ya da hakkindan fazlasini vermek istemedim. bu yuzden oylamadim. ama icinde oyku okumayi bilmeyen ve oykuden keyif almayan beni bile tatmin eden oykuler barindirdigi icin bende ayri bir yeri olan kitap olarak kalacak. oykuler yarim birakildigi zaman keyif almadigimi dusunurdum, sonu okura birakildigi zaman. oyku zaten kisa ve aceleye gelmis detaylandirilmamis asla icine giremedigim bir edebiyat turuyken benim icin, baris bicakci bu kitapta hicbir olay anlatmadan ve sonuca baglamadan, sadece durumlari yazarak da oyku olabilecegini ve aslinda benim gayet de okuyabilecegimi ogretti bana. her oyku kitabini okuyabilir miyim bilmem ama baris bicakci'ysa evet. son bir detay, sehir rehberi bolumlerini baska bir sevdim.
"Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. "İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın."
"İnsanın geçmişi peşinden uysal bir köpek gibi gelse, tamam! Ama biz insanların zamanla tedirgin bir kediye dönüşme olasılığı da var. Sırtı kabarık, durmadan arkasına bakan bir kedi..."
İş yerlerinden yorgun argın çıkanlar, demir köprüleri zangır zangır titreten, hemzemin geçitlerde çanlar çaldıran trenlere bakarak düşlere dalar: Sevgiliye kavuşmalar, büyük yolculuklar, alıp başını gitmeler... Önce bozkır boyunca dümdüz, sonra yeşillikler içinde kıvrılarak... Ama işte düştür bütün bunlar ve belediye otobüsleri tıklım tıklımdır!”
Dosyayı yollarken acaba sayfaları eksik mi yollamış dedirtti kitap, öykülerden oluşuyor ama hiçbirinin sonu yok, çat diye bitiyor. Olaylar ne, karekter kim, çözüm olacak mı felan diye dert etmemiş, sadece yazmış. Donu kızına fırlattı, ve elini ortaya uzattı, sinirlenip kalkıp gitti felan gibi manasız sonlar. Çekyata tutturulan çengelli iğneye varana kadar detay vereceğine az öyküye verseydin keşke. Yani birilerinin kalbi kırılmamış gibi.
Bu kitabı okurken sık sık neden Barış Bıçakçı ne yazsa okuyorum diye sordum kendime. Bulduğum cevap şu oldu; bana sıradan olayları anlatırken yeni şeyler düşündürmesi. Bunu nasıl yapıyor hiçbir fikrim yok ama tam olarak cevabı bu. Bu kitabında da oldukça sıradan insanların sıradan hayatlarını okudum ve bana yine yeni şeyler düşündürdü.
Yine naif mi naif bir Şehir Rehberi, pardon, Barış Bıçakçı eseri. Okurken insana oh be dedirtecek bir nefes aldırsın istiyorsunuz ama tam tersini yapıyor, içinize bir tutam sızı bırakmanın bir yolunu buluyor muhakkak.
Kitapçıya geri gidip “Nolur paramı geri verin” demeyi isteten bir kitap daha… Ben yanlış Barış Bıçakçı kitaplarını seçiyorum sanırım… Öykü gurmesi değilim ama iyi öykü bu değil bence.
"Çıkıp bir sokakta yürüsek, şehrin boğazına kaçmış gibi oluruz....Evde kalsak, komşunun oğluna Türkçe dönem ödevi için yardım etmemiz gerekir. Zavallı çocuk bizim ağzımızdan, içinde 'umarsız' sözcüğü geçen bir dolu cümle yazar, sonra da umarsızlık içinde bir bize bir yazdıklarına bakar."