Asfalt, kapkara bir sel gibi akıyordu altımızdan ve biz giderek hızlanıyorduk. Arkama yaslanmış, vitesin ikiden üçe, üçten dörde, dörtten beşe alınışını izliyordum. Derken, büsbütün hızlandık. Şoförün ağzı sımsıkı kapalıydı gene, gözlerini uzaklara, ta karanlığın dibine dikmişti. Karanlığın dibiyse yakındı, ölüm kadar yakın.
Sonsuzluğa Nokta, merhametsiz zamanı, uyumsuzları, kayıpları, geçip gidenleri, unutulmayanı, uçurumu, elleri, bıyıkları, tuhaf belirsizlikleri, küfürbazları, kısılıp kalmayı anlatıyor. Şiirin faciayla, şüphenin gerçekle, mazinin hoyratlıkla yüzleşmesi... Sonsuzluğa Nokta, Hasan Ali Toptaş evreninin ilk büyük durağı.
Taşrada ve şehirde sıradan bir gün...
Sonsuzluğa Nokta’yı bir “kara” romana çeviren, kendine özgü dehşetini yaratan, ne kazadır ne sakatlanma, ne ölüm; 21. yüzyıl arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir.
Hasan Ali Toptaş, a truck driver’s son, was born in Baklan, southwest Anatolia, in 1958. After completing his military service, he survived by doing odd jobs until he found a position at the Office of Inland Revenue. He worked in various small towns as a bailiff and treasurer, and finally as a tax officer. Following the publication of a few short stories in journals and anthologies, he paid for the printing of his first volume of stories Bir Gülüşün Kimliği in 1987. He submitted his second novel Gölgesizler (1995) to the Yunus Nadi Prize jury, and won. This novel was later adapted into a feature film (2007). Toptaş has received many other awards, including the Cevdet Kudret Liteary Award for his novel Bin Hüzünlü Haz (1999) and the Orhan Kemal Award for Best Novel for Uykuların Doğusu (2005). Yalnızlıklar (1990), poetic texts he constructed as a series of encyclopedia entries, has been successfully adapted to the stage. Toptaş retired in 2005, and since then has dedicated himself fulltime to his writing. His most recent book, the novel Heba (2013), will be published in English by Bloomsbury in 2015, and is to be followed by the English translation of Gölgesizler. Toptaş’s work has been published in many languages, including Dutch, French, German and Korean.
* Okul yıllarında para kazanmak için part-time (yarı-zamanlı), bir otelin mutfağında aşçı yamağı olarak 3 yıl kadar çalışmıştım. Aşçı yamakları yemeğin malzemelerini yıkar, soyar, doğrar ve hazır hale getirir; aşçı yardımcıları yemekleri hazırlar; aşçılar ise son dokunuşları yapar ve lezzetleri tadardı. Lezzet açısından değerlendirilen her yemeğin eksiklikleri söylenir, ardından sonraki yemeğin lezzetine bakılmadan önce bir yudum su ya da özel alkali bir solüsyon içilirdi. Sebebi önceki yemekten kalan tadı temizlemek ve dildeki tat yorgunluğunu söküp atmaktı.
** Benzer bir durum mutfağa ilk girdiğimizde de olurdu. İçinde onlarca yemeğin hazırlandığı mutfağımızda burnumuzun direğini sızlatan keskin bir koku olurdu. İlk başlarda bir eziyet halinde olan bu kokuya bir süre sonra burunlarımız da, biz de alışırdık; buna sebep de koku yorgunluğuydu.
*** Beyin ve algılarımız için de geçerlidir bu durum. Sürekli olarak aynı tür ve tarzda düşünmek, benzer fikirlerle boğuşmak beyni lüzumundan fazla yorar. Bir süre sonra, bu fikir ve düşünceler beyin yerine, solunum, kalp atışı, sindirim gibi alışkanlıklarımızı ve istemsiz hareketlerimizi düzenlemekle görevli omurilik soğanına iletilir. Böylece birer alışkanlık haline gelen düşünce ve fikirlerimiz için beynimiz devreden çıkar. Bu tuzağa düşmemek ve beynimizi çalışır durumda tutmak için farklı tarz ve türde kitaplar okumamız önerilmektedir.
**** Bu kitap bu anlamda işimize yarayabilir; tür ve anlatım tarzı bakımından okuduğum hiçbir kitaba benzemiyor. Biyografik tarzda yazılan kitapta, olaylar zaman akışına göre düz bir çizgide değil de, yaşamın farklı dönemleri ve mekanları karışık olarak anlatılmaktadır. Bu türde bir anlatım biraz yorucu olabilir; ama anlatım açısından hikayeyi daha enteresan ve farklı kıldığını söyleyebilirim.
**** Hikayenin kahramanı Bedran'ın başından geçen olaylar ve bunların geçmişte uyandırdığı çağrışımlar, hissedilen ve yeniden açığa çıkan duygular ve bu duyguların hakim olduğu düşsel dünyası çok güzel anlatılmış. Kitap bu yönüyle psikolojik bir dünyaya açılan bir kapı adeta. Düşsel dünyanıza farklı bir lezzet tattırmak isterseniz şayet, bu kitabı okumanızı öneririm. İyi okumalar...
"Sahip olma duygusu ruha yüktür." (kitaptan bir alıntı)
"...artık öteki kadınlardan pek farkı kalmayan karımın, evlendiğimiz yıllarda kısa bir süre için çizgi dışı yaşayarak beni gafil avladığına inanmaya başlamıştım." (kitaptan bir alıntı)
"Yeni gelenler, gidenler hangi virgülde bırakmışlarsa oradan başlıyorlardı konuşmaya. Bir görevi, nöbetleşe sürdürüyorlardı sanki" (kitaptan bir alıntı)
çift zamanlı olarak ilerleyen ve bunu büyük bir ustalıkla kotaran bir roman. erkek çocuk ve baba figürünün bu denli iyi işlendiği bir yerli roman okumadım sanırım. erkeklikle bezeli olsa da hiç rahatsızlık vermeyen bir tonu var, şimdiki romanların tersine. 80'ler, çatışmalar, taşra ve kent ikiliği, modern hayatta cinsellik romanın arka planında akıp gidiyor.
Bazı kitapların elleri olduğuna inanırım. Sayfalardan taşıp göğsüme uzanır, gönlümü sarıp sarmalar ve hatta yer yer mıncıklar, kalp atışlarıma yön verirler. Bu da öyle kitaplardan biriydi.
Bunun üzerine daha ne denir bilemiyorum. Toptaş'tan bahsederken herkesin tekrarlayıp durduğu ama yine de anlamını yitirmeyen "İyi ki Türkçe biliyorum da aslından okuyorum," sözüne sığınabilirim belki.
Konu olarak karamsar,karanlık ve depresif bir hikaye okudum. Sonunu belki başından kestirebilirsiniz ama ben yazılanın içinde kaybolduğumdan ötürü hikaye aydınlandığında aydınlanabildim ancak. Kayboluşun böylesini yaşatabilen (tanıştığım) yazar sayısı çok az. Romantik bir öykü hiç değil ama sizi duygusallaştırıyor. Ön planda olan bir baba-oğul çatışması var. Kasaba yaşamı, işsizlik, öğrencilik, gençlik, olgunluk.. Aslında en çok kayıplar var, daha hiç sahip olunmadan kaybedilen, farkında olmadan sahip oluşun. Hatta belki de ben de okurken bu sebepten kayboldum sayfaların arasında.
Yazar önce geçmişten bir şeyler tutuşturuyor elinize ardından gelecekten bir kesit veriyor. Bölümleri bu şekilde sıralamış, bir şimdi bir de o zaman diye. Okudukça parçaları birleştiriyorsunuz böylelikle ve bittiğinde karakterin hissettiğini düşündüğüm o yorgunluk, yılgınlık ve bitik hal durumunu siz de hissediyorsunuz ama farkı bir şekilde. Okuyucunun hissettiği huzurla karışık hisler değil çünkü karakterinkiler. Bedran'ınkiler acı şeyler, boğazı düğümleten, nefesini kesen ve yavaşça ölüme götüren. Sonlara doğru bir kısımda, hayal gücünün genişliği beni şoka uğrattı bir de. Yok artık! deyip kitabı bıraktım kenara. İşte tam o anda kitabın başında çok da açıkça söylenmeyen şeyler de yok artık! oldular benim için. Düğüm içinde düğüm adeta.
Kitabın başındayken gerçekten guzel bir şey okuduğunuzu-okuyacağınızı farkediyorsunuz. Sonlara doğru bu hava bozulursa diye kuşku duysam da ben, hiç öyle olmadı. En başından en son cümlesine kadar harika bir kitap okudum. Hatta o kadar etkilendim ki, yazarın-tüm-kitaplarını-al-oku-sakla-hem-de-hemen diye zırlayan kafamdaki sesi susturamıyorum.
"Coğunluğunun bir işte çalıştığı, aynı dükkanlardan alışveriş yapıp aynı yöntemlerle yediği, aynı şeyleri konuştuğu, çocuklar doğurduğu, sonra onların hep birlikte okula gittikleri, aynı renk giysilerle sınıflarını geçip mezun oldukları, ardından tabur tabur askeri birlikler oluşturdukları, aynı marşları aynı biçimde söyleyerek aynı koğuşlarda aynı kıvrılışlarla yattıkları ve bu edimlerle beraberlik ruhunu yakaladıklarını sandıkları, sonra bir bavul dolusu anıyla terhis olup eve döndükleri, anne babalarına hiç değişmeyen ve toplumun hazırladığı reddedilmez duygularla sarıldıkları, aynı yasalara uyarak evlendikleri, babalarından devraldıkları yöntemlerle seviştikleri ve babalarından boşalan iş kadrolarına kapılanınca dünyanın yarısını ele geçirmişçesine sevindikleri, sevinçlerini aynı yüz ışıltısıyla yansıttıkları ve tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, gene çocuk doğurdukları ve onları besleyip büyütmeye başladıkları ve bütün bu olup bitenlere 'dönüp duran paslı bir çember' diyecekken 'akıp giden yaşam' adını verdikleri uyumsuz bir toplumda, yelken kulaklı bir uyumsuzdum ben.""Sonsuzluga Nokta" Hasan Ali Toptas
Kitap okuyarak kafasını boşaltanların, rahatlayanların okumaktan keyif alacağı çok güzel bir kitap yazmış Hasan Ali.
İçerisinde herkesin altını çizmeden duramayacağı, hak vereceği satırlarla dolu bir kitap. En güzellerinden birisi de şu tanımlamadır bence:
"Yükselmek: Kendini aşağılarda saymanın ateşli hastalığı; insanın kendisi için doğurduğu son anne; bugünün tadını alıp götüren büyülü bir düş, ya da; yukarı doğru alçalış..."
Bazı kitaplar var herkese hediye etmek istiyorum. Hepsi okuduktan sonra uzun uzun kitap hakkında konuşmak. Sonsuzluğa Nokta da benim için o kitaplardan biri oldu. Hasan Ali Toptaş'ın anlatımı öyle yalın öyle şiirsel öyle akıcı ki insan kendini kaybediyor. Betimlemeleri öyle güçlü ki okurken o sahneyi yaşıyorsunuz adeta. Bilinç akışı tekniğinin kusursuzca kullanıldığı bir roman diyebilirim. Her olay bi başka olayın tetikleyicisi sanki başka hikayelere açılan bir kapı. Okurken genelde Bedran'ın yerine koydum kendimi onun kadar karamsar olduğumu fark ettim bi yandan bi yandan da öyle bütünleştim ki Bedranla romanın sonuna geldiğime kendimi uzun süre inandıramadım. Devam etsin istedim.
Yazar kelimelerle dans edercesine meydan okumuş hayata, her cümlesiyle. Hani hepimizin içinde karanlık ya da herkesin önünde söyleyemediği sözleri vardır ya, yazar onları cümlelere dökmüş bu kitapta. Kimlik arayışı, belirsizlik, sonsuzlukta kaybolmuşluk hissi, yatalak ve yalnız bir adamın dramı... Çocukluğunda babasıyla yaşadığı sıkıntılar peşini bırakmayan bir adamın, sevgi ve ilgi arayışı... Hatta birini ararken bazen ikisini aynı anda bulması , okuyanlar anladı!!! Çok iç bunaltan, rahatsız eden, gerçek ile hayalin karıştığı ilginç bir hikaye, ama not düşülecek bir sürü dikkat çekici, anlamlı sözlere sahip bir kitap. Dediğim gibi okurken çok hikayeyi sevememiştim, bunaldığım anlar olmuştu. Diğer kitaplarını da okumayı çok istiyorum. Çünkü okudukça daha da çok seveceğimi düşünüyorum:)
Hasan Ali Toptaş romanları gibi sonunda bi bok olmayacağını bile bile sonuna varıncaya kadar kendine bağlamayı başaran hayatımda yarattığı kasvetli atmosfer ve karamsar karakterlerle mazoşist ruhuma onulmaz yaralar açarak bayram neşesi yaşattığı için Toptaş'a en içten teşekkürlerimi sunarım. Kitabın son cümlesini de bitirip arka kapağını kapatırken dedim ki "git bi kitapçıya İclal Aydın'ın Hayat Güzeldir kitabını al, pembe fosforlu kalemle her sayfada altını çizdiğin cümlelerden kendine hayat düsturu oluştur, mutsuzlukla mutlu olmayı bırak." Seviyom seni kör şeytan ;)
Aslında yorum yazmadan önce belki de durup düşünmem, okuduklarımı sindirmem ve böylece kitabın beni içine çektiği dünyadan sıyrılmam gerekiyordu fakat yapamadım. Kitabın yoğunluğunu henüz bu kadar net hissediyorken yazmamın en iyisi olacağını düşündüğümden muhtemelen... Özellikle belirtmek istediğim ilk ve belki de tek nokta kitabın muhteşem bir edebi dile sahip olması; diğer her şey bu dilin ve anlatım tarzının çevresinde dönüyor zaten. Kitabın başından itibaren, ana karakterin duygu ve düşünce dünyasına çekiliyor ve bu dünyayı karakterle bir olarak seyrediyorsunuz, sanki onun sadece birkaç adım uzağındaymış veya zihninin içine girme imkanı bulup bu sayede her anına tanık olabiliyormuş gibi...Zaman zaman her takipte gerçekleşebileceği gibi, bu takipte de yoruluyor ve zihninizi toparlamak istiyorsunuz. Siz böyle düşünürken yazar bambaşka bir konuya/zamana geçmiş ve sizi de oraya sürüklemiş oluyor, daha siz ne olduğunu anlayamadan hem de. Benim için kitapla ilgili en önemli noktalardan biri de sanırım, her zaman aynı fikirde olmayabileceğim, belki de benden çok farklı bir insanın hayatına bu kadar yakından tanıklık etmeme imkan vermiş olması. Hayatımızı yaşarken, birilerini tanıdığımızı düşünüyor, onlarla ilgili bazı fikirler ediniyor ve buna bağlı olarak yargılara varıyoruz fakat insan zihninin karmaşıklığı, değil bizim onları tanımamıza, belki onların bile kendilerini doğru düzgün tanımalarına olanak vermiyor. Biz bile kendimizi şaşırtabiliyoruz bazen düşünce ve davranışlarımızla. Konuya buradan bakınca, bu kitapta gerçek dünyada rastlaması oldukça zor veya mümkün olmayan bir "bir insanı en dürüst, gerçek ve yalın haliyle tanıma" duygusu oluşuyor. Hiçbir şeyin saklı olmadığı, üzerinin örtülmeye çalışılmadığı bir hayattan bahsediyoruz. Yeri geliyor düşüncelerimiz çatışıyor, yeri geliyor anlatılan bu hayat bizi şaşırtıyor fakat tanıklığımızı sürdürmekten bir türlü vazgeçmiyoruz. O kadar ince betimlemelerle bezenmiş ki okunan yaşam, sadece okumuyoruz sanki biz de birlikte yaşıyoruz veya yaşamayı tercih etmesek bile, olayların yaşandığı her yerdeyiz; durmadan, yorgunluğumuza bakmadan. Öyle bir kitap düşünün ki, kaybolduğunuzu düşünüp pes etmek isteseniz bile o sizi bırakmıyor bu sefer, türlü şekillerde kaybolduğunuz yerden sizi çekip çıkarıyor ve boşlukları dolduruyor; işte o anda sanki kitap ve insan yer değiştiriyor, birbirine karışıyor.
Şunları çiziktirmişim başkaca bir yerde: "Sonsuzluğa nokta, muhterem yarı-hemşehrimin okuduğum diğer kitaplarıyla karşılaştırıldığında (henüz Gölgesizler ve Kayıp Hayaller Kitabı'yla tanışma şanına erişebildim) bayağı vahşi ve sert kaçıyor açık ara... Malum, Toptaş kişisi genelde fikir beyan etmekten ziyade kafa karıştırma, akıl bulandırma ve şöyle boş duvarlara bön bön baktırıp "hakkaten öyle mi la?" diye sorgulatmaca işleriyle meşgul bi insan. Bu ilk sefer öyle değil amma: eşyayla, kadınla, erkekle, ana-babayla, dost-düşmanla ve de kalleş patronla, özetle insan denen hayvan müsveddesinin türünün diğer örnekleri ve ötesinde türünden olmayanlarla her türlü ilişkisine kalem uzatıyor, gayet estetik bir şekilde adamı kanırtıyor kanımca. Hulasa, dili değil ama kalemi bildiğin pabuç gibi olan işbu yazar, zavallı okurun iç sesine "adeta bir 'bok'tan farkım yok" dedirtiyor usulca, hayranlık uyandırırcasına..." http://goo.gl/m8zOgx
Hasan Ali Toptaş kitabı okumak her defasında insana daha farklı bir deneyim yaşatıyor. Onun yazdığı satırlar belki de kimi zaman hissettiğin duygularında ya da düşüncelerinde yalnız olmadığını gösteriyor. Cümlelerinin içinde kaybolup gidiyorsun. Özellikle Yalnızlıklar kitabından iki cümle bu kitabı okurken aklımın bir köşesinde dönüp durdu.
"Bilinmesin; yalnızlık biraz da, her şeyi bilmenin ta kendisidir."
Kayıp Hayaller Kitabı’ndan sonra okuduğum için olsa gerek daha normal bir konu geldi bana. Baba-oğul ilişkisini anlatışı bakımından inanılmaz başarılı. Yansıttığı dönemin düşünceleri, cinsel metaforlar için ise bilmiyorum, insani duyguların fazla dışında gibi geldi. Basit bir kıskançlık vs dahi olmadan ortalama bir Amerika komedisinde gibi kimin eli kimin cebinde oynamaları bana pek çekici görünmedi. Dili konusunda yorum yapmaya gerek var mı bilmiyorum kendine bağlayan bir muamma cümleler bütünü. Okurken bir sonraki sayfayı çevirten de bu zaten.
Müthiş bir dili var romanın. Bu kadar derinlikli bir hikaye bu kadar güzel bir dille anlatılabilir. Yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi çok etkileyici tasvirleri ve ilişkilendirmeleri var.
“Kimileri için, kökleri yüzyıllar öncesine uzanan ve insanların tekrarlayıp durdukları yaşam biçimleriyle sürekli beslenip kalınlaşan karanlık duvarları aşmak hiç de kolay değildi kuşkusuz; ilk anda, bir sınırı aşma düşüncesi bile ürpertiyordu insanı, uzun süre inanılmayacak kadar huzursuz ediyordu...”Sf. 33
3.5/5 . Toptaş kadar güzel cümle kurabilen bir yazar keşfetmek harika. Çünkü kitabın konusu, geçtiği yer, olayların seyri ya da başka bir detay sizin ilginizi çekmese, kitabın ilerleyen kısımlarında ne olacağı ile ilgili zerre merak duymasanız -ki duymayacağınızı kim söyledi- dahi sırf bu meziyeti nedeniyle bile kendini size bağlayacaktır. Böylece herhangi bir kitabına elinizi rastgele attığınızda okumakta tereddüt etmeyeceğiniz bir yazara sahip oluyorsunuz.
"İnsanla eşya arasında her an kendini yineleyip duran ve silmek, yağlamak, açıp kapatmak ya da dokunmak gibi belli disiplinleri gerektiren bağlar bulunmuyordu yani; o bağlar insan istedikçe kuruluyor, bir süre sonra da, alınacak alınıp verilecek verildiğinde, koparılıp atılıyordu. Böylece, insan eliyle yaratılmış eşyalar canavarlaşarak insanı aşıp bir köşeye sıkıştırmaya çalışmıyor ve mekanı büsbütün ele geçirmenin şehvetiyle hızlı hızlı soluk alıp vermiyorlardı." Gölgesizler'den sonra 2. kitabını okuduğum hemşehrim Hasan Ali Toptaş; bugünlerde sık sık hissettiğim, eşyaların insanları ele geçirme halini ne güzel anlatmış. Başka birinin de yazdığı gibi Türkçe'yi böyle kullanan yazarlar olduğu ve biz bunları anadilimizde okuyabildiğimiz için şanslıyız.
"insanı insan eksiltir, diye düşünüyordum, nasıl çoğaltırsa. içimden, ne kadar farklı amaçlara hizmet ediyor görünürse görünsün, bütün ilişkilerin temelinde bu gerçek yatıyor olmalı, diye geçiriyordum sonra; kimi gönüllü kimi gönülsüz, ya da farkında bile değilken, kimi de coşkuya ya da hırsa kapılarak birbirimizi eksiltiyoruz sürekli, birbirimizi çoğaltıyoruz."
bir insanın beyninin kıvrımlarında dolaşıyoruz. onun iç dünyasına inip kafasından geçenleri okuyoruz sadece aslında. olay örgüsü önemli değildi, ne anlattığı da önemli değildi. dilini bilmesem de dinlemekten büyük bir haz duyduğum bir şarkıyı dinliyormuşum gibiydi. kurgunun hiçbir önemi yoktu. ki kurgunun da başarılı olduğunu düşünüyorum. sadece önemli değildi. bir noktadan sonra olayları, kişileri anlamlandırmaya çalışmayı bir kenara bırakıp sadece akışa bıraktım kendimi. ayrıca bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı, şiirsel bir üslubla yazılan, insanın içindeki boşluğun, belki de hiç dolmayacak olan o boşluğun, varlığını güçlü bir şekilde hissettiren, melankolik bir havanın hakim olduğu sonsuzluğa nokta, yazarın ilk romanı. nasıl bu kadar güçlü bir anlatımı olabilir, hala anlam veremiyorum.
"üstelik, insana kendi yaşamı bile büyük geliyor kimi zaman; ne yapsa, kimi sevse, kimlerce sevilse, hangi işlerle uğraşsa ve nerelerde dolaşsa, bir türlü dolduramıyor. her şeye karşın, ele geçirilemeyen derin boşluklar kalıyor önümüzde arkamızda."
Nihayet içimde fırtınalar koparacak bir kitap buldum. Ve ne yazık ki bu güzel kitap da bitti. Sonsuzluğa inanasım geliyor bazen böyle muazzam kitapları okuduğumda. Okurken zaman genişliyor genişliyor öyle bir hal alıyor ki sonunda sonsuzluk işte tam da budur demek geliyor içimden. Ve hemen akabinde fark ediyorum ki onca genişlemesine sonsuzluğa yaslanmasına rağmen sonlanmış kitap...
Baba-oğul ilişkisinden karı-koca ilişkisine kadar insan ruhunu derinlikli ince bir gözlem ile okumak ve kurgu olduğunu bilmenize rağmen hikayenin içinde bir yerde kendinize rastlamak istiyorsanız kesinlikle okumalısınız.
Çok uzun zamandır okuduğum en iyi cümle yine bu kitaptan çıktı. "Beni yaşata yaşata öldürüyorlar."
En iyi son cümle yarışması yapılsa açık ara bu kitap alırdı diye düşünüyorum. Son cümleler şöyle;
Şiirsel anlatım denince akla ilk gelecek yazarlardan. Okurken tasviri sevmeyen insan dahi o şiirsel tasvirlerle bambaşka bir dünyaya adım atıyor. Kitabı okurken geçmişe dönüşler ve günümüze geçişler çok olduğu için biraz kafa karıştırıyor olay öyküsü ama okurken kendinizi yazarın mükemmel kelimelerine bırakırsanız keyifle sona ulaşıyorsunuz.
"Zaman zaman ellerine dokunmak, onunla bakışmak ve hiçbir şey, ama kesinlikle hiçbir şey konuşmadan saatlerce karşılıklı oturmak istiyordum." Sadece bu cümle için bile okunması gereken bir baş yapıt. Aynı anda iki, bazen üçüncü boyuta taşınan öyküler arasında müthiş bir sonsuzluk hissine kapılırken buldum kendimi.
Hasan Ali Toptaş okumasının 2. kitabı. Öykülerine göre daha çok beğendim. Bu kitapta dil çok ön planda, öykülerde bu kadar değildi bence. Hasan Ali Toptaş bu ilk romanıyla, Türkçe’nin Yılmaz bir emekçisi olacağının, dili ilmek ilmek işleyeceğinin ve ağzımızda Harika bir tat bırakacağının haberini vermiş. Sözcükleri eğip bükmüş, onu buraya şunu şuraya derken, harika benzetmeler, cümleler ve fikirler çıkmış. Kurgu dilin gerisinde, belki de bilinçli olarak böyle. Kitap zamanda gidip gelmelerle ilerliyor; eskiye, şimdiye ve çok eskiye gidip geliyoruz. Bu yöntem okuyucuyu kesinlikle rahatsız etmiyor, zaten çaktırmadan ilerliyor. Kahramanımız babasından kaçarken yavaş yavaş babasına dönüşüyor. Anne-çocuk bağı başka bir açıdan ele alınmış; insan insanın yüküdür olmuş sanki. Sık sık düşünürüm insan insanın neyidir diye, bence de çoğu zaman yüküdür.
Kitapta beğenmediğim kısım ise karekterlerdi. Ben karekterleri zayıf ve inandırıcılıktan uzak buldum. Zamanda gidip gelmeler sayesinde karekterlerin öncesini bildiğim için öncesini sonrasına benzetemedim. Mesela Bedran’ın şair olduğuna inanamadım. Bir de bu kadar cinselliğe gerek var mıydı, bilemedim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
“...belki insanlar koskoca yaşamları boyunca yalnızca bir süre için farklı olmaya katlanabiliyor, sonra da yavaş yavaş öteki insanların davranışlarına, düşüncelerine ve duygularına bürünerek, durup dinlenmeden kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız bir benzerlikler denizinde kaybolup gidiyorlardı.”
Bence kitabın içinde bu birkaç tümce kitabı okumak için yeterli bir sebep. Hasan Ali Toptaş’ın yaşamın kendini tekrarlamasını vurgu yapması ve ana karakterin sonunda babasının mesleğini yapmak zorunda kalması bu tümcelerde gizliydi.
Ben Hasan Ali Toptaş’ın betimlemelerine hayran biriyim ama bu kitabı hakkındaki kişisel duygum, diğer kitaplarının yanında biraz sönük kaldığıdır. Yine de okumaktan çok büyük keyif aldım.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Yazarin Heba kitabini okuyup çok beğenmiştim. Heba oldukça ucuk denebilecek bir ilk bölümden sonra çok güzel bir hikaye anlatıyor. Sonsuzluğa Nokta'da ise özellikle ilk yarısında pek hikaye yok. Zaman zaman yarim sayfa suren cümleleriyle okumasi zor. Ikinci yarısında biraz kurgu baslasa da pek çok tekrarlanan birkac tema (ellerin babasının ellerine dönüşmesi, dayının kir biyiklari, abla-kızkardeş karakterler) havada kalıyor.
Her güzel bir kitap öykü anlatmak zorunda degildir, ama öyle durumlarda da kitabin baska bir çekiciliği olmasını beklerim. Herkese benzememek, toplumun beklentilerine karşı koymak, özellikle salon eşyalarına duyulan isyan gibi güzel degerler olsa da, okuyucuyu (en azından okuyucu olarak beni) ikna edemeyen, icine alamayan bir kitap.
“‘Nerede buluşursak buluşalım sen yoksun’ dizesinden başka tek sözcük bile yazamadım. Oysa belleğimde, gökyüzü yerinde duruyor mu diye pencereyi açıp kendi içini yoklayan bir insan görüntüsü vardı. Sonra çöp döküyordu o insan dününü döker gibi, kapının önüne bırakılan süt şişelerini alıyordu sabahını alır gibi ve ben tam o sırada sular gibi çağlayarak o insanın bahçe duvarının dibinden geçiyordum ve onun gözlerine değmeden geçiyordum ve diyordum ki; vaktim yok kendimi toplamaya gözlerinizden, kendime yetişemiyorum ki ben, kendime yetişemiyorum ki ben!”
Okuduğum en güzel kitaplardan. Çünkü anlatım ve dil çok güçlü. Kitabın karmaşık bir kurgusu yok. Bir karakterimiz var. Karakterin geçmiş zamanlarına yolculuk yapılıyor. Hasan Ali Toptaş'ın diğer romanlarından daha farklı. Bu kitap kişisel ve toplumsal gözlemler ile dilin işleyişi anlamında çok başarılı. Ben çok beğendim.