"İstanbul kadar sevilmemiş başka bir şehir var mıdır? Evleri öyle istenmemiş, başka bir şehir, gizlice hep bunu düşündüm sonra... Kıyılarındaki camileri, ıslak kibrit kutularına benzetip sevdiğim şehir. Milyonlarca insanıyla kimsesiz İstanbul.
Birer birer sökülüyordu bostanlar... Yoksuluna mı üzüleceksin, çileğine, lahanasına mı? Ayaklandı gençler, boyalarının rengi siyah, sürüyorlar duvarlara, Amerika defol!.. Zam! Zam! Zam!.. Kokusu var zamanın, sarar soluğunu insanın, dalı yaprağı yok, görünmez ağacı boşluğun demişler, vurup devirdiler hepsini. Son bakışın sızısıyla yanlış kurulup dökülmüştü dilimizden o cümle: "Biz bu şehre üzgünüz..."
Latife Tekin'den rüyaların dili ve kurgusuyla yazılmış bir muhalefet manifestosu... Ekolojik yıkıma, yoksullaşan dile, muğlaklaşarak yönünü kaybeden politik söyleme ve ülke gündemine edebi ve ebedi bir başkaldırı metni.
Latife Tekin is one of the most influential Turkish female authors. She was born in 1957 in Kayseri, Turkey. She continued her education in Istanbul. In 1983, her famous novel Sevgili Arsız Ölüm (Dear Shameless Death) was published. The magic realism in the book was drawn from the Anatolian folklore and traditions. Latife Tekin's childhood in Kayseri, a multicultural city at a central point in Anatolia, influenced both her first book and the others in this aspect.
Latife Tekin bu kez rüyalarını anlatıyor ve uyanış kısmını bize bırakıyor. Bu kadar anlattığımdan sonra uyanmadıysanız hadi artık der gibi. Gündeme, yapılan haksızlıklara, doğa katliamına dair Latife Tekin’in politik duruşunu olduğu gibi yansıttığı bir kitap. Ben okurken çok büyük keyif aldım. Keyif aldım dediğime bakmayın, bayağı hayıflanma ile okudum kitabı. Üstelik ilk yayın tarihinin 2009 olduğunu görünce daha bu anlatılanların üzerine neler eklendi neler yaşandı diye düşünmeden edemedim. Latife Tekin iyi ki bu topraklarda yaşıyor ve iyi ki yazıyor. Bir kez daha hayran oldum bu kitapla birlikte.
Latife Tekin yeni bir kitap yayınlayana kadar kendisi ile yolculuğumuz sona erdi. Kendisinin yazınında hep bir politik dil mevcuttur. Fakat bu kadar açık seçik olanına ilk kez rastlıyorum. Umarım bunları söyleyip o da yetmez ama evet gibi ucube bir kampanyaya katılmamıştır. Latife Tekin zor okunan ama edebiyatımızın en özgün seslerinden biri. Kendisini okumaktan hep zevk aldım. Umarım en kısa zamanda yeni kitap ya da yine kitapları okuma şansına ereriz.
Kentte, göç sonrası, köpek havlamalarının hep o ulumaların eksikliği ile yankılandığını, ruhumun bu nedenle acı çekmiş olabileceğini düşünüp unuttuğumu hemen, gece rüyasımı gördügümü düşündüğüm şeyin…
Suyun hafızası olduğu doğruysa, içinde dolaştığı bütün canlıların biçimi hafızasında kayıtlıdır değil mi, bulutların aldığı biçimlerin suyla yaşayan canlılara benzemesi doğal öyleyse… Hep bulutlara baktın, ama aklına gelmedi bu…
Hiçbir duygunun doğruca yerine ulaşabileceği bir ülke değil artık burası.
Felaket arsızı insanın duygusuz dili işte, boşlukta bir kule dönüp durur, sanki ısıtırken kendini, tüttürüyoruz kömürünü, eritiyoruz madenlerini, suçu atıyoruz üstümüzden, küre bizden ayrı, kopuk… Kuyuların suyu çekilirken tohumlar dönüp batarken içine, ağzımız tertemiz sıyrılıyoruz, dilimiz oralı olmuyor hiç.
Parmaklarını yaşmaklarına doladıkları gibi başlarından sıyırıp almaları, fokurdayan kaynar kazanı kavrayıp ocaktan indirmeleri bir olurdu, örtü dediğin nedir ki, tencere tutam amacı, süzgeç, sineklik! Tül banttan bir uçurtma yapmadıkları kalmış, dünyayı kucaklayacakmış gibi hamle edişlerle, başörtüsünü başörtüsü olmaktan çıkarmışlardır, örtünün ruha ağırlık veren anlamını parmaklarından akıtıp biz gelecek kuşaklara baş ferahlığı bahsetmişlerdir… ani bir soluklanma ile kolları dans inceliğine erişir, başörtüsü kâh başlarında kâh mayalanmış hamurun üzerinde, torba yogurdu mu yapılacak, şöyle bir dalgalandırıp havayla doldururlardı tülbentlerini, sallayıp düşürüverirler, ortası rüzgârlı çukurlaşmış bez torba, süz yoğurdunu, akşama kaşıklısın ev ahalisi… Hoy da hoy, aşındırma da bir direniş biçimidir.
Boynuzlu tarikat apartmanlarından birinin önünden geçiyormuşum, çift çatı katı çıkmalı, izbesi mescit, kimsecikler yok caddede, merak fışkırıyormuş içimden, “Bunlar rakı mı içiyor ki denize karşı, niye çıkıyorlar bu çatı katlarını?”
Hugo’ya söven tamirci çırağının diliyle bir çocuk manifestosu yazalım… Biz, gün doğarken işe giden çocuklar, sabah kuşlarının nüfusuna kayıtlıyız, yaprakların hışırtısına, çöp kedileriyle kardeşiz… Biz, alacakaranlıkta servis aracına binen okullu çocuklar, kolejlerinizin de hazırlık sınıflarınızın da anasını sizin… Biz gün doğmadan… Suyu çekilmiş sisteminizin de seçiminizin de…
Oynarken ayağım tasa mı takıldı, öyle mi yitirdim masumiyet ışığı mı, hayır… Büyüklerin yarattığı basınç yüzünden zihnimde bir çatlak oluştu, ışığını kaybetmiş insanların kurduğu cümlelerin gürültüsü o çatlaktan içime doldu, kırıldım ve öyle çekildi…
Oğlum ilkokula başladığı gün ter içinde bitkin dönmüştü eve. “ okulun altında makine var! Gitmeyeceğim… Var mı söyle anne, makineli okula gitmem bak!” Onu avutmaya çalışırken anladım ki, öğretmeni zil sesiyle sınıfa girmesini, çocukların bir anda ayağa fırlayıp bir anda oturmasını, okulun altında bir makine olduğuna filan yormuş, sabah el ele tutuşup birlikte gittik okula, kimseye görünmemeye çalışarak binanın bodrum katına inip köşe bucak makine aradık, daha altı yaşındaydı ve yıllarca okula gitmek zorunda kalacaktı.
Toplulukları bir arada tutan şey aynı zamanda gizlenmiş şeylerdir, birbirlerine suç bağı ile bağlı insanların, uluorta konuşan bir çocuk aracılığıyla işledikleri suçlardan eğlence çıkarma durumu da olabilir bu, bilemiyorum, delirtilmiş olduğum için düşüncelerime güvenebilmem zor…
Gömülecektim tam ortasına zaptı yakındı güneşin, kılıcı göğsüme saplanıp kaldı tütüyor iç ateşim hâlâ sizden bana benden size savrulan kıvılcımlar o saplanışın kıvılcımlardır, savaşarak ölenlerimiz sonsuza dek genç kalacak.
This entire review has been hidden because of spoilers.
"Hiçbir duygunun doğruca yerine ulaşabildiği bir ülke değil artık burası." Ne zaman böyle olmadı ki......?
- Kim bilir, kaç kuşak daha, bir köşesi kopuk, yaralı bir özgürlük duygusuyla son bulacak yaşamı kadınların; ormanlar içine çağıracak kadınları, hep içine çağıracak, ama kadınlar gözlerini kaçırıp bilmezlenerek bakıp geçecekler, o engel, o engel, durduracak onları, göğüs kafeslerindeki demir! Düşüncelerim ve duygularım o engeli aşabileceğim güçte değil... - Dünyanın geleceği için kadınlar harekete geçmek zorunda, harekete geçtiler, evet, kadınlarda ümit var; bir zamanlar yeryüzünde yaşanmış mutlu bir hayatın hatırasını saklıyorlar içlerinde, o ruh dilini kurup da içimizde olanı dışımıza çevirebilirsek ancak dünyada yeni bir hayat yeşerebilir...
Roman beklerken hiciv dolu bir kitapla karşılaştım. Latife Tekin’in diline alıştığımızdan olsa gerek eleştiri yazılarını da roman havasında okuyoruz artık :) Rüyalar ve Uyanışlar Defteri, serzenişlerde hatta isyanda olduğumuz yaşadığımız yerde uzun süre yaşamımızı engelleyecek, doğamızı elimizden alanlardan bahsetmiş bolca. Tabii burada Latife Tekin’in siyasi çizgisini de daha net anlamış oluyoruz. Rutin hâline getirmeye çalıştıkları sistemli kadına şiddet ve korku toplumunun da bir portresini izliyoruz.
"Aşık olduğumuzda ve benzersiz bir şey yarattığımızda o ışık sanki bize geri dönecekmiş gibi olur. İşte bunun için de zaten aşk bir anımsamadır diyoruz. Bize, yitirdiğimiz o ışığı vaadettiği için..."