"Pinhan!" dedi Dürri Baba. Sesi yaprak kımıldatmayan sabâ rüzgârı gibi doldu odanın içine.
"Pinhan!" dedi çocuk üst üste üç kere. İlk kez bu ismi söylerken, farkında olmadan el çırptı; omuzları sevinçle oynadı; yüzünde gonca güller açtı. İkinci kez söylerken duruldu, az evvelki taşkınlığından utandı. Üçüncü kez söylerken, ateş bastı dilini, damağını; dudaklarında buruk bir tat kaldı. Beti benzi kül kesildi. O zaman Dürri Baba, kollarını iki yana açıp, olan biteni izleyen dervişlere doğru dönerek, "Nicedir adını bekler dururdu. Velhasıl adı da onu. İşte bugün kavuştular birbirlerine. Adı Pinhan olsun bundan böyle" dedi.
Elif Shafak is an award-winning British-Turkish novelist and the most widely read female author in Turkey. She writes in both Turkish and English, and has published seventeen books, eleven of which are novels. Her work has been translated into fifty languages. Shafak holds a PhD in political science and she has taught at various universities in Turkey, the US and the UK, including St Anne's College, Oxford University, where she is an honorary fellow. She is a member of Weforum Global Agenda Council on Creative Economy and a founding member of ECFR (European Council on Foreign Relations). An advocate for women's rights, LGBT rights and freedom of speech, Shafak is an inspiring public speaker and twice a TED Global speaker, each time receiving a standing ovation. Shafak contributes to major publications around the world and she has been awarded the title of Chevalier des Arts et des Lettres. In 2017 she was chosen by Politico as one of the twelve people who would make the world better. She has judged numerous literary prizes and is chairing the Wellcome Prize 2019. www.elifshafak.com
Mistisizm hayranı okurların çok seveceğine inandığım, Elif Şafak'ın ilk kitabı. 26 yaşındayken yazmış. 26 yaşında birinin böyle güzel bir kitabı yazması, kitabın kendisinden de güzel.
Çift cinsiyetli Pinhan'ın kendini bulma hikayesidir. Eski Türkçe ve Farsça deyimler mevcut, haliyle kitabı hakkıyla okumak için ayrı bir özen göstermek gerekiyor; lakin son sayfa da bitirilip kitap kapatılınca, etrafınızdaki nesneleri algılayışınızda bir değişiklik olduğunu fark edeceksiniz. İyi okumalar...
"katreyiz âlemde lakin dilde derya olmuşuz" (kitaptan bir alıntı)
well since the book was in Turkish, I would like to add a comment on Turkish too. -sorry international followers!
Elif Şafak'ın henüz benim şu anki yaşımdayken yazmaya başlamış olduğu bu romanı okuduğum Elif Şafak romanları arasında kesinlikle en iyisi. Bir kere çok farklı bir Türkçe kullanılıyor ve bu da kitapta geçen zamansız zamana okuyucunun rahatlıkla ayak uydurmasını sağlıyor.
Sonrasında, ince ince işlenerek oluşturulduğu belli olan karakter tasvirleri kitabın kesinlikle en çok hoşuma giden yönü. Özellikle Nevres ve Karanfil Yorgaki kitaba ismini veren ana karakter Pinhan'dan da çok sevdiğim karakterler oldular.
Son olarak da belirtmek istediğim önemli bir nokta daha var. Bu zamansız zamanda çizilmiş insan tahlilleri ve bu insanların seçtikleri yolların hayatın akışına olan işleyişi ne de güzel bir günümüz yorumlaması aslında. Yazar Şafak'ın da bunu gizliden gizliye yaptığını düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.
Kesinlikle tavsiye ettiğim bir kitap olarak şimdilik okunmuşlar rafımda yerini almış bulunuyor.
“korktu. gidip de varamamaktan değil, varıp dönüş yollarını kaybetmekten değil, dönüp de geride bıraktıklarını yerinde görememekten değil; bir kendini bulmaktan, bulduğundan korkmaktan korktu.” (e.şafak/pinhan)
“Kimine kâfi gelir bu ten sûreti Böyle doğar, böyle sırlanır Kimine dar gelir bu ten sûreti Hep arar, savrulur”
“Pinhan o vakit anladı ki; kaçarak, korkarak, saklanarak bitmez tükenmez can sıkıntılarından mürekkep bir hayatı yaşamak, yaşamak değildir. İnsan ki eşref-i mahlûkattır; bir nebat gibi hissiz yaşamak ona yakışmaz.”
Bazen dediğim gibi "Yaw hacı bunu bana neden anlattın şimdi".. Evet kitap bitene kadar bu modda okuyup durdum.. Bu duygu da hiç gitmedi üzerimden.. Zevk alamadan bitirdiğim bir eser.. İçinde biraz tasavvuf olsun kıvamında yazılmış, gay bireye girmiş ilginç de olmayan bir kitap okudum.. Bana hiç zevk vermedi maalesef.. Elif Şafak ismi nedeniyle okuduğum bir eser olarak yerini aldı bende..
Son derece enteresan bir kitap.Konsantre olarak okumak şart..Elif Şafak yalın bir anlatıma sahiptir aslında ama bu kitap çok farklı.Anlamak zor,okumak zor.Ama kiyaba saygımdan bitirdim.Biraz uçuk olduğu için de ödül almış diye düşündüm.
Beklentilerimin verdiği güven ölçüsünde indiğimi sandığım durak bambaşka imiş, Pinhan’ı okuduktan sonra anladım. Bir kere Elif Şafak’la tanış olduğunuz o malum lezzet tartışmasız var, ama çok değişik bir formda, kabul ediyorum ki uzunca süre algılamakta güçlük çektim.
Yazarın basılan ilk kitabı imiş, 24 yaşında iken hem de. Yazılanların iç dünyasından 24 yaşında dökülmüş olmasını oturtamıyorum sanırım kafamda. Tasavvuf ve mistisizm fazlasıyla harmanlanmış, ilgilenmeyen için ne anlatıyor bu kitap denmesi çok muhtemel. Açıkçası kitabı okuyan kendime 3-yıldız, saygıların çok büyüğünü hissettiğim Elif Şafak’a haddim olmayarak sonsuz sayıda yıldız veriyorum. En özel teşekkürüm de kendi eksikliklerimi gösterip, beni bu kadar mutlu edebildiği için. Hoşlandığım yeni bir dünya ve kapılarının açılmasına aracı böylesi muhteşem bir eser..
Eleştiri kıvamında olmasa da, vurgulayacağım küçük bir nokta var ki, Pinhan’da eserin en özündeki olayın etrafında gelişen karakterlerin alakalı alakasız çok detaylı anlatılmış olması. Kimin ne kadar önemli olduğunu şaşırıyor insan.
Sözün özü, kitabın sonundaki söyleşi kısmında da bahsedildiği üzere, Pinhan hem kitaplığımda hem de kalbimde kendine öyle özel bir yer açtı ki. Ben inanın ekstra hiçbişey yapmadım..
İnanılır gibi değil. Kitabı bitireli neredeyse 1 saat oluyor ve etkisini hala üzerimden atabilmiş değilim. Hakikaten inanılır gibi değil. Birileriyle hesaplaşma derdinde değilim ama "Elif Şafak edebiyatla değil pazarlamayla uğraşıyor." diyenler Pinhan'ı bir okusunlar, sonra yine aynı tavrı sürdürmeye devam edebilecekler mi kuşkuluyum doğrusu. Her neyse. Şafak'ın kendi bakış açısıyla gideyim ben: Önemli olan yazar değil, yazıdır. Elif Şafak Pinhan'ı yazarken 23 yaşının sonlarında, bu eseri kaleme almaya 2 buçuk, 3 yıllık bir tasavvuf okumasıyla, birikimiyle başlıyor. Fakat yazıya başlama sürecini "tamamen ruh halimle ilgiliydi" diyerek açıklıyor. Şu anda olsa, asla Pinhan'ı yazamayacağını belirtiyor. Ayrıca kitap yazarın ilk eseri olarak biliniyor fakat hakikat öyle değil. Elif Şafak'ın sadece 1000 adet basılan 'Kem Gözlere Anadolu' kitabı kendisinin ilk yapıtıdır ama Pinhan ilk eseri olarak biliniyor. Yazar ise bu konuda "basılan ilk kitabım" tanımlamasını getiriyor. Pinhan'ın ilk on sayfasında yazarın acemiliğini ayyuka çıkaran bir teknik tutukluk var fakat buna hata diyemeyiz. Tercih desek bile nihayetinde bir tutukluk bu. Girişte Denizli'de yaşayan Pinhan karakterinin hikayesini bize sunan yazar, ilerleyen bölümde İstanbul'da, sonradan isim değiştiren, bir mahallenin tüm kapılarını ve öyküsünü okura açıyor. İçerikteki sadelik, tasvirlerdeki başarı, şiirsel anlatım ve tasavvufi ögelerin yanı sıra Şafak, ciddi bir tarihi metni de okura el altından veriyor. Denizli'deki Dürri Baba Tekkesi'nde yaşamını ilerleten dolu dizgin karakterler, İstanbul'da bulunan bir diğer ihtişamlı tekkenin öyküsü, çift kimlikli mahallenin tasvirleri, Karanfil oğlan, Dürri Baba ve 6 'küçük çocuk'la gelişen Pinhan'ın -bana göre- destanı bence herkesin okuması gereken bir yapıt. Kitaptaki ağır dilin muntazam biçimde kullanımını da son olarak ekleyerek bu nadide eseri şiddetle öneriyorum.
Aşk romanından sonra Elif Şafak'ın çok ünlü olduğu, Aşk romanının popüler olması konuştuğum bir çok kişide yazara karşı bir antipati oluşturmuştu. Hatta bazıları Sait Faik, Sabahattin Ali okumuyorlar gidip Elif Şafak okuyorlar diyordu. Böyle bir karşılaştırma elma ile armut gibi geliyor bana. Neye göre karşılaştırdıkları bile belli değilken üstelik.
Konuya dönersem; Pinhan ölmeden önce insanın varması gereken mertebelerden biri gibidir çünkü anlattığı masal dünyası, insanın halleri ve iç dünyası henüz yaşarken öğrenirsek aklımızı ve düşüncemizi açacak cinstendir. İyi düşünmüş iyi yazmış.
Çok ilginç karakterler var; Nevres mesela. Nevres altı yedi yaşlarında "küskün" bir çocuk. Bir akşam üstü karıncaların üzerine yoğurt dökerek ekmekle onları eziyor, hayata olan küskünlüğünün hıncını karıncalardan çıkarmaya çalışıyor... Akrep Arif mahallesi, Şifacı kadınlar, Dervişler, Dürri baba, Karanfil Yorgi-Ateşoğlanı ve Pinhan...Hepsi çok ilginç...İnsanın kendini, kendinde olanı kabul etmesi, bilmesi, sevmesine dair çok uzun kafa karıştırıcı ve zor hikayeler bileşimi Pinhan...
This entire review has been hidden because of spoilers.
Pinhan, Elif Şafak'ın tasavvuf konusunda yazdığı, dergaha giren bir çocuğun hikayesi. Açıkçası ben kitabı çok fazla metaforik buldum ve nerdeyse olayı kapatmak için yazılmışçasına gizem perdesi üzerine çekilmişti. Tema olarak 'İkilik' durumu üzerinden -ki bu bi ara cinsel organ muhabbetine bile giriyor- işlenmiş. Dili güzel ama hikayeye çok yapışamamış, ödül de almış bu kitapla ama şu an aklımda tek bişey bile yok açıkçası. Kelime oyunları, güzellemeler okurken keyif veriyor da, kitabı bitirince ee neydi bu şimdi demedikten sonra-ben dedim de diğer manada- bi anlamı yok sanıyorum.
Geç kalmışım okumakta...önce okuduklarımdan çok farklı bu ilk yazdığı roman. Kurgu ve karakterler insanın içine işleyen betimlemeler... “Eğer bakmayı bilirsen, gözlerin oyun etmez dosdoğru görürsün. İçte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün” “KORKTU...gidip de varamamaktan değil, Varıp dönüş yollarını kaybetmekten değil, Dönüp de geride bıraktıklarını yerinde görememekten değil Bir KENDİNİ BULMAKTAN, Bulduğundan KORKMAKTAN korktu “
This entire review has been hidden because of spoilers.
Możliwe, ze ocena dość surowa, ale Elif to jedna z moich ulubionych pisarek i pewnie rozczarowanie tą pozycją skłoniło mnie do tak niskiej oceny - oczekiwałam więcej... Książka jest chaotyczna, średnio ciekawa, bardzo słabo przetłumaczona (bo język jest ubogi) i generalnie żal, bo temat sufizmu mógł być tak inspirujący....:(
’Zifiri bir halka idi toprak, yıldızlara sığınırdı bazen.’’
Hiç kimse her daim kudretli yahut her daim naçar olamazdı.Yüksekten uçanların boyun eğdiği,alçaktan kanat çırpanların da şimşek hızıyla maviliklerde gözden kaybolduğu zamanlar muhakkak ki vardı.
İnsanları uzaktan seyrederken, onlara her zamankinden yakın olabilirsin…
Devir döndü; Zaman yine piç oldu
Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Ebru bunu fısıldar bize. Bilir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz alemde, lakin unutma ki tek bir nokta Pinhan, tekmil sırları içinde barındırır.
Gündüz ve gece, güneş ve ay ayrılmışlardı uçurumdan hudutlarla ve o, kah orada, kah burada, konargöçer, ölürdirilir umutlarla sırrını canından ala bilerek korumakta, ağyarın gözlerinden, yavuz dilden sakınarak yaşamakta ve deli gibi korkmakta idi uçurumun üzerinden her atlayışında. Ta ki o güne o mavilikle buluşana kadar.
Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın. … Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola horgörme Pinhan; canları horgörme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlukatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.
İsim dediğin, Hz. Adem’den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı, isim dediğin yüksekte, uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultacak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.
Katreyiz alemde, lakin, dilde derya olmuşuz.
İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler. Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda, hancı hanında gerektir.
O da bildiğini dilinden, gördüğünü gözlerinden sakınır, saklar. Sır vermez.
Emanet dediğin bir vakit sonra geri alınır Pinhan. Hikaye dediğin emanet değildir. Demem o ki, sen daha hikayeni yasamadın Pinhan. Yüreğin daralmakta kaç zamandır bilirim. Kendine yollar, akacak mecralar aramaktasın onu da bilirim. Durri Baba'nin neden sana görünmediğini, neden böyle uzak durduğunu merak edersin, buna içten içe üzülürsün. Oysa bizler Durri Baba'yı her gün her gece görür; onunla uzun uzun sohbet eder, avuç dolusu güler, hüzünleniriz. Hikayelerimiz ortaktır, birdir. Biliriz. Hikayelerden alametler derleriz. Senin defterinse henüz bostur Pinhan, bos olduğunu bilirsin sen de. Doldurmaya gayret edersin. Lakin bunu yanlış yerde yaparsın. Burada yeni hikaye yazılmaz. Bizim nazarımızda zaten her hikaye, ta kalubeladan kalma eski bir hikayedir. Gel gör ki hikayesini yasamamış olanlar bunu bilmez, onlar yeni bir hikaye arar durur kendilerine. El değmemiş olsun, tadına bakılmamış olsun isterler. Çünkü bir olmayı değil, tek olmayı arzu ederler. Sana daha başka ne söylesem ki Pinhan? Bunları fehmeylemen icin yeni sandığını yasaman icap eder. Seninle burada ayrı düşer yollarımız. Elbet bir vakte kadar, o zaman yeniden kavuşur, kucaklaşırız.
Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki bir tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. Onlar didişirken, biz de deriz ki ‘bu yaptığınız gaflettir. Zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var. Aslında siz karındaşsınız.’ O vakit anlar kavgayı keser. Anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal edebilmek için de hatırlamaya muhtacız. Hikaye dediğin de budur zaten. Bu andır. İçinde geçmiş ve gelecek, hafıza ve hayal barınır. Her hikaye, ezeli evveli olmayan, alabildiğine hudutsuz bir andır. Ne başta, ne sonda; tam da ortadadır. O vakit hayal de hafıza da anlar ki hikayeler hep eskidir, aynıdır. Velhasıl bunca süslü kelime, bunca harf tek tek bir noktada saklıdır.
Hikayeni yaşamadan özünü bulamazsın.
Hiç kimse her daim kudretli yahut her daim naçer olamazdı, yüksekten uçanların boyun eğdiği, alçaktan kanat çırpanların da şimşek hızıyla maviliklerde gözden kaybolduğu zamanlar muhakkak ki vardır.
İnsan bazen ağır ağır kademe kademe görür. Bir resmin eteklerindeki ayrıntılardan başlar görmeye ve orda burada yalpalayan kıvrılan bakışları usul usul varır resmin merkezine.
Halka, bir nokta idi başlangıçta ne küçüktü ne büyük ne yerdeydi ne arşta çünkü sadece o vardı nokta dediğinse ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı ne zaman ki diş geçirildi elmaya ne zaman ki o kırmızı cevher oldu iki pare ben, sen davası çıktı ortaya ayrı düştük gayrı düştük vakit yitirmeden dönelim dersen sılaya bir iken çok olduk çok iken bir olalım dersen hatırla hafıza elmayı hikaye eder kuytularda kuytularda işimiz ne varalım dersen meydana varıp da konuşturalım dili olmayan kitabı bil ki dervişlik dediğin ne hırka dadır ne taçta inci sedef lalü gevher beri dursun nasılsa karışacak ten türaba yeter ki sen seni bil sen seni ne de olsa derya ummandır balığa kendinde gör on sekiz bin alemi feh-meylemekse maksadın bu isim badehu duralım dara vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen lüzum yoktur yola yordama ne kadar çok yürek varsa çarpan ne kadar çok gönül gözü varsa dost cemaline müptela o kadar çok yol yordam var demektir var kendin hesapla Kimileri hesap kimileri feryat ederken döner durur halka, halka dediğin tepeden tırnağa aşktır orada yer yoktur gazaba ben dönerim o döner halka döner öyle bir halkadır ki bu kimsecikleri bırakmaz dışında haber salın börtü böceğe, kurda kuşa yedi iklim, köşe bucağa ve burnumuzun dibinde gizlenen kaf dağına kardeşiz cümle mahluka madem ki alem adem, adem de alem içindedir yetmiş iki millete bakarız aynı nazarla ballar balını bulmak için kol kola girip bir öne bir arkaya kovanı mızı yağma etmek için
“hu” çekmek her nefes alışta la-mekanı, bir-mekanı kah orada kah burada el, ayak, baş; suret ile kaş değil adem manaya derler mana ki noktada saklıdır nokta ki kadrince kadirdir ve dahi dört kitabın elifbası dır dervişlik davası güdene rıza lokmasını zoraki sin direne bir çift lafımız vardır Hızlanır nokta Döner nokta bir feryat kopar bağrından kül oluruz yana yana ben sen gider Can canan gider aşık maşuk biter nokta halkaya devreder öyleyse ne başlangıç, ne son sadece bir orta nokta… adını ne koyarsan koy ister elma ister nokta ister hafıza ister halka…
Kırılmamak için bükül Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal, Parçalan ki yenilen Az şeye sahip olanlar Çoğa kavuşabilirler Çok şeyi olanların zihni karışır.
Bir kalabalığa sığınıp yalnızlıktan sıyrılmak istediği için değil; yarattığı her korkuda, sebep olduğu her çığlıkta bozduğu her güzellikte, soldurduğu her gülümsemede aslolanın kendi yalnızlığı olduğunu kendine sade kendine ispat edebilmek için.
Kıyamet dediysek, alevlerin meali herkes için bir olacak değil elbet. Malum ya, her yangın nice insanı inim inim inletirken, bir de bakmışsın ki kiminin de yüzünü güldürür. Belki de budur bu işlerin hikmeti. Ne safi kötülük, ne de safi iyilik. Ne de olsa, kötünün en okkalısı bile, bazı bazı, bazılarına, mucizevi bir merhem terkip eyleyip, cılk yaraları iyileştirir. İnanması ne denli zor olsa da, kiminin ruz-ı mahşeri, kiminin ruz-ı hızırı oluverir.
Yaşlı kadın gerekli özeni gösterip onu kendine getirmiş: sonra da kendisine ‘’Neyin var oğlum?’’ Bu denli alt üst olacak ne gördün ki?’’ diye sormuş
Emanet dediğin kutsaldır/ hem kutsal hem de nazlıdır/ kudreti kendinden menkul/ zehiri isminde saklıdır/ bir kez olsun bilinmese kadrin/ hemencecik küser, kırılır/ gider bir kuytuda soluklanır/ göz ister görmeye/ yürek ister geri getirmeye/ kaçmaya teşebbüs etmek nafiledir/ yol ister firar etmeye/ emanet kuytularda ilenirken/ korku salar üstümüze/ gece gündüz peşimizi bırakmazken/ sonumuzdan korkarız/ sonumuz olmasın diye diye/ böyle giderse/ zail olmaz kara bahtımız/ çünkü emanete hıyanet ten/ hayır gelmez kimseye/ kıssadan hisse/ şaşmaz hikmettir/ vicdan borcu para ile pul ile ödenmez/ hıyanet ki kuzu postunda kurttur/ evvel güler yüzüne/ sonra ciğerini söker/ pare pare/ felaket dediğin başlar o zaman/ başlar rüzgar gibi/ fırıldak gibi dönmeye/ cila çeker keyfine/ gene de bakılır bir çaresine/ şifasız hastalık yoktur bu alemde/ kefalettir felakete çare/ emanet ucuz bahaya gitmem der/ muntazır eder teşrifine/ ne zaman ki ödenir kefaret/ ne zaman ki sunulur gümüş bir tepsi içinde/ emanet der ki bağışladım/ ettiğiniz hıyaneti bağışladım.
Geçmiş ve gelecek yoktu, İstanbul vardı, ölüm yoktu, yaşam yoktu, yalnızlık yoktu, ıssızlık yoktu, İstanbul vardı..
Haram da/ helal de/ cennetin hurileri de/ nâr-ı cehennem de/ birdir bize/ cenneti cayır cayır yakmak/ cehennemin alevlerini söndürmektir gayemiz/ bize sade seni gerek seni/ kirpiğimizi kalem/ gözümüzü defter eylemişiz/ nefsimizi köreltip/ kimsenin ayıbını görmemişiz/ gönül yapmayı/ arş yapmaya bir tutup/ gönülden gönüle/ yollar kurmuşuz/ ten türap bir olunca/ her dem yeniden doğmuşuz Ne kabir azabı/ ne zebani zulmü/ o yardan ayrı düşmektir/ nazarımızda en dilhıraş acı/ ne dürülür amel defteri/ ne geçilir sırat köprüsü/ rahman ve rahim olandır o dostun ismi/ o sever/ o gözetir/ onun merhameti hudutsuzdur/ onun merhameti öfkesinden büyüktür
"Ademde dahi dört od mevcuttur. Mide odu, şehvet odu, soğukluk odu ve muhabbet odu. Hem dünyada dahi dört od vardır. Taş odu, ağaç odu, yıldırım odu, Tamu odu. Nasıl ki yedi kat gök var; ten dahi yedi kattır. Et, kan, damar, sinir, süğük, ilik yedi kat göğe benzer. Hem dünyada ırmaklar var. Amma gözyaşı ırmaklara benzer. Ve hem dünyada dört türlü su var. Evvel safi; ikinci acı; üçüncü koyu; dördüncü yer suyu. Amma tende dahi var; evvel ağız suyu, tatlı…ikinci göz suyu acı…üçüncü kulak suyu…dördüncü burun suyu koyu…
Ve hem dünyada bulutlar, yağmurlar var. Pes kaygu buluda, göz yaşı yağmura benzer. Ve hem artmak eksilmek var. Pes tende dahi kuvvet var. Kimiyerde kuvvet eksilir, kimiyerde artar.“ Hal böyle iken dört unsur var insanda. Safra dediğin ateştir; tabiatı sıcak ve kuru. Kan dedigin havadır; tabiatı sıcak ve rutubetli. Balgam dedigin sudur; tabiatı soğuk ve rutubetli. Sevda dediğinse topraktır; tabiatı soğuk ve kuru. Ola ki bu dördünden herhangi biri ötekilere galip gelirse, o vakit vücut hastalanır. Vücudun selameti için dördünün muhabbetlerinin aksamaması elzemdir. Aksamaması için de baş dediğin, iki de olsa tek de olsa aşkla yoğrulmalı, yaradandan ötürü yaradılanı sevmeyi bilmelidir.
Biz nefsimizi silmekten değil bilmekten yanayız.
Neden hayatta kalmak istemişlerdi ki onları var edenler, onlara hayat verenler olmayınca?
Dağ, tepe/ bayır, ova/ su ve toprak/ ateş ve hava/ senin kokunla yoğrulmuş/ buram buram sen kokmakta/ her nefeste/ her iç çekişte/ ve her özlemde/ seni/ sade seni/ soluyorum/ senin karşında utanmaktan değil/ seni utandırmaktan/ korkuyorum/ öyle bir sapa yola/ soktun ki/ beni/ öyle bir yolda rehberlik ettin ki/ hep ışığı görmemek için/ görüp de/ gün ortasında çırılçıplak kalmamak için/ yalvardım durdum/ en nihayetinde/ dönüp dolaşıp vardığım yerde/ senden/ bir senden/ uzak düştüm/ ayrı düştüm/ belki de ilk kez/ o zaman bölündüm…
Pes ettim. Kitap okurken uyuya kalıyorsam beni içine alamamış demektir Pinhan da alamadı. Kitapta bir olmamışlık var. Cümleler süslü ama sanki AI yazmış gibi kelimeler güzel ama gereksiz yere üst üste kullanılmış gibi hikaye üzüyor da uzuyor sanki sayfa sayısı eksik gibi. Bir de yazarı kapatsanız İhsan Oktay Anar feminen dille yazmış derim o kadar benzer.
Kusura bakmayın yarısını okudum kalanına dayanamayacağım. İlk romanı ve genç yaşına hürmeten 2/5
Değişik bir kitap, biraz fantastik ama Osmanlı döneminde dervişler, dergahlar zamanında geçen bir fantastik hikaye o yüzden değişik bir akışı ve dili var. Bir de nasıl anlatsam bilmiyorum ama hikaye dönüp dolaşıp birbirine ve hatta başına, baştayken de sonuna bağlanıyor. Tadını çok sevdim- kitabın tadı nasıl olursa artık :)) Birde burada yazan yorumlarda gördüm Elif Şafak bu kitabı 26 yaşında yazmış ve ilk romanıymış, öyleyse epey saygı duydum bence o yaşa göre çok zor bir kitap.
Pinhan, Elif Şafak'ın ilk romanı. Kendi akademik konusu olan Mevlevilik'ten alınma konusu ve oldukça mistik anlatımıyla son derece zor bir roman aslında.
Pinhan küçücük bir çocukken meyve çalmak için bahçesine girdiği tekkeye daha sonra katılır ve buradaki her biri son derece renkli ve değişik geçmişlerden gelen dervişlerin arasında kendi yolunu bulmaya çalışır.
Kendi farklılığının ayırdına sonunda varan, ama onu kabullenmeyi öğrenen Pinhan (farklılığının ne olduğunu anlamanız için kitabı okumanız gerek!) sonunda kendisi de yollara düşecek ve kendini şehr-i istanbul'da bulacaktır. Daha sonra romanda Nakş-ı Nigar mahallesi sakinlerinin başından geçenler anlatılıyor ve sonra tüm kişilerin yolları kesişiyor.
Roman, toprak, hava, ateş ve su ahvalini beyan eden dört "bab"dan oluşuyor. Her bab dört ayrı bölümden oluşuyor ve her bölümün adı diğerleriyle bir anlam bütünlüğü oluşturuyor:
TOPRAK Elma/Nokta/Hafıza/Halka
HAVA Emanet/Hıyanet/Felaket/Kefaret
ATEŞ Hezarpare/Rindane/Peymane/Püryare
SU Cehennemin Kapıları/Nida Hamamı/Elem Şehristanı/Firar Yolları
Mevlevilikte ya da o kapsamdaki edebiyatta 4 sayısının özel bir anlamı var mı bilmiyorum, ama romanda bu yapı açıkça kurgulanmış görünüyor.
Anlatım son derece mistisizm yüklü. Her tarafta cinler açık açık dolaşıyor, tekke dervişleri kışa meydan okuyor, ambarlar kendiliğinden dolup boşalıyor, yani Anadolu'nun gelenek ve inançları sihirli bir şekilde kitapta canlanıyor.
Açıkçası Mevlevilik konusunda fazla bilgisi olmayan birinin anlaması da oldukça güç. Roman 1998 yılında Mevlana büyük ödülünü kazanmış. Benim kısa zamandaki hedefim Mevlana'nın Mesnevi'sini okuyarak biraz daha bilgi sahibi olmak ve belki sonra bu kitaba geri dönmek.
Pinhan'ı AŞK ve Bab-ı Esrar okuduktan sonra okumak elzem olmuştu benim için. Mevlana Ödülü'nü alan kitap yazarın kendi tabiriyle Şafak'ın bir başka dile çevrilmesi en zor kitabı belki de. Kitabın son baskısında verilen ek söyleşide yazarın belirttiği gibi tasavvuf ile iç içe olmayan bir çevrede yetişmesine rağmen tasavvufa bu kadar ilgi duyarak bu kadar genç yaşta böylesine oldun bir Türkçe ile yazması aslında takdire şayan bir iş ama ben yine de Pinhan'ı yeterince sevemedim. Bir okur olarak kitabı sevmem istememe rağmen kitap yine de alıp beni götürmedi açıkçası.Çift cinsiyetli doğan Pinhan adında bir dervişin arayış öyküsünü anlatan kitabın onun hikayesiyle alakalı olsa da bir çok karakter ve olaydan bahsetmesi ve belli yerlerde olay örgüsü anlatmaktan ziyade kitabı tasavvufi iç monologlara çevirmesi benim için kitabı sürükleyici kılmayan etkenlerdendi belki de. Yine de satırlarında adeta kendi kurallarını koyan, koyduğu kurallar göre ya da anlattığı gibi bir dine göre yaşamayan yazarları okumaktan iyidir Elif Şafak'ı okumak. Zira onun karakterleri bir sufi gibi yargılamaz,düşündürür.Olay örgülerinden ve karşılıklı konuşmalardan ziyade iç monologlar ilginizi çekiyorsa kitabı gerçekten sevmeniz olası tabi.
İkinci okuyuşum, ilkinde ne çok büyülenmiştim, bu sefer ilk okuduğum kadar etkilemedi sözcükler/benzetmeler, bir türlü kurmak istediği mahalleyi kafamda canlandıramadım. Ama kıyas yapabildim, çünkü Pinhan benim ilk okuduğum Elif Şafak kitabıydı. Bu kitapta kesinlikle daha olgun bir Elif şafak var, 24 yaşında böyle bir kitap yazabilmek başlı başına bir başarıyken, böylesine bir akıcılıkta böylesine bir kurguyu 24 yaşında yazması daha da büyük bir başarı! Bence Elif Şafak ve/veya kitapları hakkında konuşabilmek için Pinhan kesinlikle okunmalı..
...Sittinsenenin Akrep Arif mahallesinin dört kapısı vardı...
"İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür."
İlk Elif Şafak okuyuşum. Çünkü her konuda olduğu gibi kitap konusunda da popülariteye olan tavrım yüzünden elime bile almadım. Bu kadar popülerse ve herkes seviyorsa ben sevmem dedim. Belki de bu kitabı o zamanlar okumamam hayır olmuştur diyebiliyorum şimdi. Çünkü bugün okuduğumda daha çok takdir edebiliyorum.
Ve ben de ismimi çok seviyorum. Asude farsça kökenli sessiz, sakin, rahat kısacası huzurlu demek. Yazar da kıtabında ismimi "asude bir hayat" şeklinde kullanmış. Bence ülkece ihtiyacımız olan şey bu: asude bir hayat.
6o0 sayfalık bir kitabı 3 günde bitirdiğim bir dönemde 250 sayfalık PİNHAN'ı bir haftada bitirebildim. Yazarın ilk kitabı olmasından mıdır? bilmem! kitabın dili çok ağır anlaşılması da bir o kadar zor. Başından tam anlamadığın için ilerleyen yerlerde olaylar birbirine karışıyor. "Bu adamda nerden çıktı?" " Bu da kimdi ya?" gibi sorular sorabilirsiniz kendinize. Elinizde kitap bulunmadığında ve kitap okumamk istediğiniz zamanda okumanızı tavsiye ederim:)))
24 yaşındayken böyle bir kitap yazmak her yiğidin harcı değildir. Şimdi bu konuda haksızlık yapmayayım. Ama bir Aşk romanı değil işte. Bu roman çok çiğ geldi bana. Yani acemilik eseri gibi bir şey resmen Elif Şafak'ın. Genel anlamda okunulabilir ancak çok fazla eski Türkçe kelime var. Okurken yer yer boğulduğumu hissettim. Çok ağır bir yapısı var. Aşk daha iyiydi bu konuda. Okunmalı mı? Tasavvufla ilgileniyorsanız okuyabilirsiniz bence. Okumasanız da bir şey kaybetmezsiniz bence.
This is the book which changed my reading habit when i was 15. I read this and after that i was really astonished. And also different from most of the readers of Elif Shafak this is the book which provided me with meeting Elif. Even though i do not prefer reading her since Kağıt Helva, thanks to Pinhan she will always have a different place in my heart.
“Sen bunu bildin mi Pinhan? Sevdiğin, sevdiceğin gözlerinin önünde başkasına sevdalanır; hiç bir şey gelmez elinden. Bu nasıl bir azaptır, bildin mi?”
Elif Şafak’ın Mahremin ilk 50-60 sayfasından sonra okuması en zor kitabı Best seller zamanlarından önce aslında mistizmin mevleviğin bir saygı duruşu Çok özel bir hikaye ve dil
Okuduğum ilk Elif Şafak kitabının, Elif Şafak'ın ilk kitabına denk gelmesi güzel oldu. 24 yaşında bir yazarın, ağır sayılabilecek bir konu etrafında böyle ustalıkla yazabilmesi; kelimeleri böyle güzel kullanması hoşuma gitti. Sürükleyen güzel bir öyküydü...