The New Cultural Climate in Turkey is a beautifully written collection of essays by a leading Turkish literary intellectual, which presents a compelling analysis of the cultural climate in Turkey, making the argument that the dominant external clichéd dualities of East/West; Secular/Sacred; and Arabic/European should be replaced by a narrative of silence, repression and return. Comprising a sophisticated review of the history, culture and politics of Turkey since the 1980 military coup, this is the only book in English that analyzes the cultural aspects of modern Turkey in order to explore its place within global politics, a groundbreaking work for anyone with an interest in Turkey.
Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabı Vitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu aldı. Yer Değiştiren Gölge ve Ev Ödevi adlı kitapları edebiyatla ilgili denemelerine yer verir. Kötü Çocuk Türk Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Kör Ayna, Kayıp Şark Türk edebiyatına yön veren endişeleri, Mağdurun Dili edebiyatın mağdurlukla ilişkisini tartışan denemelerden oluşur. Gürbilek'in Walter Benjamin'in yazılarından derleyip sunduğu Son Bakışta Aşk Metis Seçkileri'nde çıkmış, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemeleri İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlanmıştır.
Nurdan Gürbilek, 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü ve deneme dalında 2011 Edebiyat Mevsimi Büyük Ödülü’nü aldı.
Nurdan Gürbilek’in yayınlanmış ilk kitabı olması itibariyle (1992) özellikle o yıllar için çok kafa açan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yakın geçmiş olarak adlandırılacak bir dönemi ele almak kolay bir iş değil ancak yazar bunun altından başarıyla kalkıyor. 80’lerde yaşanan değişimin toplumsal ve kültürel izlerinin sürüldüğü bu çalışma, özellikle cinselliğin adlandırılması, suçlu-hasta ilişkisi, popüler kültürde yaşanan dil değişimi ve özel hayat-kamusal hayat ikiliği üzerine yazılmış farklı denemelerden oluşuyor. Daha sonra yazarın sık sık ele alacağı Orhan Gencebay ile ilgili bölüm de gerçekten çok başarılı. 70’lerdeki sol söylemle Orhan Gencebay şarkıları arasında kurulan paralelliğin, 80’li yıllarda (önce baskıcı, sonra özgürleştirici ortam yüzünden) nasıl hüsrana dönüştüğünü görmek hayli ufuk açıcıydı.
90'ların başında çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleler toplanmış ve sayfaca az ama kıymeti çok bu kitap oluşmuş. 80'leri bugüne kadar okumadığım başka bir pencereden okuduğum için oldukça mutluyum. Yazarın kendisinin de söylediği bir şey var; henüz tarihi yazacak kadar uzaklaşmadık ama.. yazar keşke bugün geri dönüp kitapta acaba dediği yerleri doldursa diyorum.
Kitabın taa en başında diyor ki; 80'lerin ilk yarısına darbe ve şiddetin ikinci yarısına ise görece özgürleşmenin damgasını vurdu. ama dikkatle bakıldığında bu iki strateji hiçbir zaman birbirinin yerini almadı. hep birbirini çağırdı, etkili olabilmek için birbirine başvurdu ve meşruluklarını da birbirinden aldı. İlkinin bastırdığını diğeri kışkırttı, ikincinin kışkırttığını ilki bastırdı. Özetle dönüştürüp içermeye çalıştı.
Kanımca çok sade ve açık yazılmış bu makaleler, dönemin simgelerini farketmek açısından önemli. Kitap kendini keyifle okutuyor açıkçası.
"Konuşan Türkiye konuşurken neden bu kadar kişisel, dolaysız, mesafesiz bir ses tonunu seçti? Neden artık herkes beni sanki ben onun yakınıymışım gibi çağırıyor? Neden artık kimse sınıflardan, rollerden, kurumlardan değil de kişiliklerden; her türlü dıştan arınmış bir içten söz ediyor? Neden her şey ancak ardında bir psikolojik hikaye varsa, senli benli bir dille ifade edilebiliyorsa gerçek kabul ediliyor? Yalnızca yıldızların değil haber sunucularının, köşe yazarlarının, radyo programcılarının da konuşmalarındaki bu sahicilik ısrarı ne? Dahası, bütün bunlardan yakınırken neden kendimizi hep aynı soruyu sorarken buluyoruz: Hangisi sahte, hangisi sahici, hangisi rol yapıyor, hangisi samimi?"
Orhan Gencebay İbrahim Tatlıses karşılaştırmasını adalet arayışı vs. özgürlük özlemi üzerinden okuması güzeldi. Bazı diğer ilginç bulduğum noktalar: -80'ler: Kemalizmin kendisi için de yüksekmiş gibi yapma, modernmiş gibi yapmanın sonu + solun kitleler adına, kitlelere adalet uğruna konuşma yetkisini kaybetmesi, açılan boşluğu dolduran kimlikler (ve özgürlük arayışı) -Bastırılanın geri gelmesi--ama geri dönenin hiçbir zaman gidenle aynı olmaması, bastırmanın idealizmini yitirmiş, bayağı bir iştah olarak dönmesi
1980’ler şunu denedi: Varlığın ve imkanların dünyasıyla yokluğun ve imkansızlığın dünyasını, birbirine temas etmeyecek, birbirine geçişi olmayan iki kampa ayırdı. Şimdi sormak gerekiyor: Birincisinin imkanlarını ikincisinin isyanına tercüme edecek bir güç yeniden uyanacak mı? (s. 23) “80 sonrasında Türkiye’yi bir sis kapladı; birçok şey görünmez oldu. Sisin örttüğü insanlardı, ilişkilerdi, nesnelerdi. Sis dağıldığında, her şeyin net birer görüntü haline geldiğini farkettik. Bakılanla kurulan ilişki aslen bir seyir ilişkisine, sözün kendisi bir vitrine dönüştü. Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü kadarıyla var olduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Epeydir vitrinde yaşıyoruz hepimiz.” “Çünkü yaşadıkları hayatın ancak seyredildiği ölçüde değer kazandığının farkındalar.” “Daha önceki iktidarlar da İstanbul’u yıktılar, yeniden kurdular. Onlar da bunu kamuya açık bir törene, kamuoyundaki imajlarını pekiştiren bir gösteriye dönüştürdüler.”
Hakkında bir şeyler yazmadan önce yapmam gereken çok yan okuma var. 1980 dönüşümü kültür açısından ele alışı, dönüşümü kavramadaki olası dağınıklığı büyük ölçüde toparlıyor. Bugünü anlama noktasında bana en çok şey katan çalışmalardandı, "elimden bırakamadım" diyeceğim bir inceleme.
80 dönemi üzerine kafa karıştırıcı aynı zamanda çalıştırıcı bir kitap Vitrinde Yaşamak. Kültürel çözümleme işinde çok başarılı olduğunu bir kere daha kanıtlıyor bu kitabı okuyunca daha iyi idrak etmenizi sağlıyor Nurdan Gürbilek.
Kurgu dışı okumaları onun sayesinde sevdiğimi de söylemem gerekiyor. Tarzında hem döven,eleştiren aynı zamanda da yapıcı bir yön var bu yüzden diğer yazarlardan ayrılıyor kanımca. Ben okurken 80 dönemine çok farklı pencerelerden bakmayı öğrendim sayesinde okurken siz de 80'ler Türkiyesi'nin siyasi,ekonomik koşullarını,arabesk kültürünün etkisini ve bir döneme damgasını vuran olayları gözlerinizin önüne getirerek okuyacak ve çok seveceksiniz.
Nurdan Gürbilek yumuşacık bir anlatım ve sarih bir ifadeyle Türkiye'nin belki de en tuhaf dönemlerinden birinin dinamiklerini parça parça çözümlüyor. Kent planlamasından arabeske oradan edebiyat ve sanata varıncaya bir çok farklı yönden 80'leri didik didik ediyor.
Günümüz toplumundaki çelişkilerin tespiti için, 1980'lerin toplumsal koşullarının bir kilometretaşı olduğunu düşünüyordum uzun zamandır. Bu kitap söz konusu dönemin kültürel iklimini, medyadan bireysel ilişkilere, siyasetten sanata farklı alanlar üzerinden ele alıyor. 80 sonrasında ülkeyi kaplayan belirsizlik ve ardından gelen seyir ilişkisini, bir çok şeyin medyada gösterildiği ölçüde varolmasını, siyasi olarak çözülen toplumun kültürel anlamda kendini ifadesini konu ediniyor.
Kitapta en ilgimi çeken saptama, 80'lerin baskısıyla aynı dönemde ortaya çıkan ve yazarın deyimiyle yasaklamaktansa dönüştürmeyi, yok etmektense içermeyi, bastırmaktansa kışkırtmayı hedefleyen bir kültürel stratejinin kendini göstermesi oldu.
Günümüzde medya araçlarının genişlemesi ve sosyal medya aracılığıyla her çeşit farklılığın bir reklam malzemesine dönüştürülüp bir meta olarak kullanılmasının ilk örneklerini görüyoruz adeta bu kitapta. Çünkü bir malı, bir kişiyi veya bir kültürü tanıtmak, onun özelliklerinden çok onunla ilgili bir imaj kurmayı da beraberinde getiriyor artık. Yazarın vitrinde yaşamak başlığıyla bize anlatmak istediğinin biraz da bu imajlar dünyasındaki çelişkiler olduğunu düşünüyorum.
''80 sonrasında Türkiye'yi bir sis kapladı; birçok şey görünmez oldu. Sisin örttüğü insanlardı, ilişkilerdi, nesnelerdi. Sis dağıldığında, her şeyin net birer görüntü haline geldiğini fark ettik. Bakılanla kurulan ilişki aslen bir seyir ilişkisine, sözün kendisi bir vitrine dönüştü. Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü kadarıyla varolduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Epeydir vitrinde yaşıyoruz hepimiz.''
Hızlı okuduğum için mundar etmiş olabileceğim bir başka kitap.
Kendine ait bir hayran kitlesi bulunan Nurdan Gürbilek'in otuz sene önce Defter başta olmak üzere dergilerde yayınlanmış yazılarının derlemesi, popüler kültürün Türkiye'deki toplumsal ve siyasi evrimine kavramsal açıdan yaklaşıyor, bu açıdan gerekli formasyona sahip olmadan kitabı anlamamama sebep olmuş olabilir. Bu soyutlamayla aynı dönemde yazılmış Can Kozanoğlu kitapları Cilalı İmaj Devri, Pop çağı ateşi vb kitapların akıcılığını beklememek gerek.
Tıbbi terimlerin politik atmosfere nasıl ödünç verildiğini anlattığı kısımda cüzzam ve veba salgınlarının yönetim farkı, Koronadan kırıldığımız bu dönemler için bayağı öngörülü
A must read for researchers working on the 1980 coup period. Gurbilek contextualizes the rupture discourse deriving from the post-coup life in Turkey. This analysis speaks to many audiences in the academia. It is also very accessible to general readership. The English translation is almost flawless as well.
Ji bo fêmkirina salên 80î ku ev sal di dîroka Tirkîyê da cihekî girîng digire xwendina vê pirtûkê girîng e. Û li ser meseleyên cuda cuda, mesela li ser meseleya Orhan Gencebay û Îbrahîm Tatlises disekine, meseleya taşrayê disekine, fln bvn. Kêfa min jê ra hat..
Nurdan Gürbilek’in 1992 çıkışlı ilk kitabı. İlk kitabı ama aslında (bence) bir kitap değil. Çünkü içindeki denemeler bu hedefle yazılmamış. İçinde 9 tane deneme var. Bunlardan sonuncusu Teklifi Olmayan Kültür (1998) kitabın sonraki basımlarına dahil olmuş. Vicdan ve Teknik (1992) ile Bastırılmışın Geri Dönüşü (1992) bu kitap için kaleme alınmış. Ancak kalan 6 deneme 1986-1991 aralığında dergi vb yayınlarda yayımlanmış. Kitap aslında bir derleme ve ne yazık ki benim bu tarz konsept kitaplara karşı baştan bir önyargım var. Yani başka saiklerle başka yayınlara yazılmış yazıların sonradan bir kitap altında toplanmasından hoşlanan bir okur değilim. Çünkü ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin o kitabın bir bütün oluşturması bende pek mümkün olmuyor ve bir okur olarak daldan dala atlayarak okuma yapmaktan hoşlanmıyorum. Yazarın okuduğum ilk kitabı Ev Ödevi’ydi. Orada edebiyat eserlerine sıklıkla atıf olduğu için bu bağımlılıktan kurtulmak adına ilk kitabına döndüm. Bu 9 denemede sadece bir edebiyat eserine atıf var. Denemeler 80’lerin askeri darbe sonrası ANAP’lı kültürel dönüşümüne odaklanıyor. Çok iyi denemeler de var içlerinde, zayıf olanlar da. Ancak benim için ilginç olan Gürbilek denemelerinin bana çoğunlukla tanıdık gelmesi, daha doğrusu bana çok da yeni bir şeyler söylemiyor olması. Misal, yorumların genelinde Gencebay çözümlemesine övgüler var ama tematik olarak yazı bende tanıdık, bilindik hissi yarattı. Şimdilik hissettiğim bu. Denemelerin hareket alanı dar olduğu için Gürbilek’in dili de bol kesmeli ve kelimeleri koştururcasına hızlı. Bir okur yazarın yumuşak diline vurgu yapmış olsa da bence yumuşak dil böyle bir şey değil. Yazarın metin akışı oldukça pürüzlü, çünkü bol kesmeli bir kurgu hakim. Okurken bir miktar katır kutur hissi yaratıyor. Yazarın diline henüz adapte olabilmiş değilim. Belki de deneme türüne adapte olabilmem için de zamana ihtiyacım var. Buna rağmen şimdilik bu kitap özelinde yazarın referans noktalarını da çok tutarlı ve istikrarlı bulduğumu söyleyemem. Kısmet diğer kitaplarına artık…
Kitapta tam olarak aradığımı bulamasam da güzel konulara değinmiş.
Eleştirmek istediğim noktalar ise şunlar; ilk olarak kitabın ismine ters düşen bir yanı var, 80’lerin kültürel ikliminden yarı yarıya bahsetmesi. Yani kitabın 60 sayfası 80’lerden bahsediyorsa diğer 60 sayfası da başka dönemlerden bahsediyor. Tabiki de kültürel iklim öyle bir anda oluşmuyor ama uzun uzun antik Yunan’a ya da 18.yy’ın kültürel ortamına değinmeye gerek var mı? Bence yok. Kısaca değinilse yeterli olur çünkü benim amacım 80’leri anlamak diğer dönemleri değil.
Diğer bir sorun ise kitabın dilinin felsefi ve terimsel olması. Yani daha önce felsefi/psikolojik bir kitap okumadıysanız zorlanabilirsiniz, ben okumama rağmen zorlandım.
Şunu da söyleyebilirim, bu eleştirdiğim noktalar sadece Vitrinde Yaşamak için geçerli değil. Yani genel olarak bu tarz araştırma kitaplarında içeriğinin dışına sapma ve zorlayıcı bir dil kullanma görüyorum. Belki de method budur, uzmanlığı olmayan, sıradan bir okuyucu olarak buna bir şey diyemem fakat bunun okuyanı zorladığını düşünüyorum.
Kitapta istediğimi tatmin edici bir şekilde bulamadım maalesef ama yine de güzel bir kitaptı.
80'lerin Tr'sinde kelimeler ve imgelerin toplumsal işlevini 20. yüzyıl Avrupası'nın pek değerli aydınlarına danışarak/dayanarak anlatan denemeler kitabı... Nerdeyse her cümlede bir imge yaratılmış. Çarpıcı/vurucu ifadeler anlamın önüne geçmiş. Postmodernlik halleri ...
Gürbilek'in, "Vitrinde Yaşamak" kitabı adı ile içeriği çok uyumlu bir eser. Kitap "1980'lerin Kültürel İklimi"ni anlatıyor. 80'lerin (haydi açıkça adını koyalım, 12 Eylül ile birlikte başlayan dönemin) Türkiye için bir kırılma noktası olduğu ortada. Toplumsal'dan özel'e doğru yönelen akımın kapılarının (askeri darbe ile) kırılırcasına açıldığı bir dönemden söz ediyoruz. Herşeyin değiştiği, sadece ekonominin, siyasetin değil, insanların düşünüş biçiminin de değiştiği bir dönem. Bu dönemi inceleyen güzel kitaplar var. Rıfat Bali'nin Tarz-ı Hayattan Life Style'a: Yeni Seçkinler, Yeni Mekanlar, Yeni Yaşamlar kitabı, Can Kozanoğlu'nun Cilalı İmaj Devri: 1980'lerden 90'lara Türkiye ve Starları ve Pop Çağı Ateşi kitapları gibi. Gürbilek'in kitabı da bu kapsamda "güzel" kitaplardan. Elbette böyle bir döneme ait analizler, içinde olduğumuz toplumu anlamlandırmak için de önemli. Ancak Vitrinde Yaşamak kitabının, 90'larda kaleme alındığını da unutmamak gerekiyor. 2000'li yılların getirdiği "teknolojik dönüşüm"; yani internet, mobil iletişim, vs. gibi alanlardaki değişimler; 80'lerdeki dönüşümü, neredeyse antik çağda yazının bulunması kadar bize uzaklaştırmış durumda. Bu uzaklaşma, 80'leri anlamayı zorlaştırdığı gibi, oradaki değişimi de günümüzdeki dönüşümün başlangıcı olarak görmeyi engelliyor bence.
80’leri, ve aslında genel olarak geçmişi, yaşamışlardan dinlemek bana her zaman tarih kitaplarında okumaktan daha iyi gelmiştir. Bu kitapta da Nurdan Gülbilek çeşitli denemeleriyle dönemin ülkemize getirdiği radikal değişikliklerden, bunların etkilerinden söz ediyor. Bahsettiği hemen her şey bende bunca yılda hiçbir şeyin değişmediği hissini yarattı. En azından halkın içinde bulunduğu ruh hali bakımından pek bir değişiklik göremedim. Baskıcı bir düzen, yasaklar, dayatmalar… içinde bulunduğumuz düzende de o zamanlar olduğu kadar şiddetli (düşünce suçundan idam diye bir şey varmış sonuçta, düşünce suçu..) olmasa da bunları hissediyoruz ne yazık ki. Dolayısıyla bu kitabı okumak epey canımı sıktı ve gidişatımızla ilgili endişelerimi perçinledi.
Ülkemizde yaşanan kültürel değişiklik bizi arafta bir yerde bırakmış bir de bunu fark ettim bu okumadan sonra. Yani o toplumcu, toplumla bir olan hayattan daha bireysel olana geçmeye çalışmışız da olamamış sanki. Hala birbirimizin sınırlarını ya bilmiyor ya görmezden geliyoruz. Belki de kitapta Yakup Kadri’nin Ankara’sından örneklenen geçmişimizden getirdiğimiz o “bir olma, ayrı hayatları değil ortak bir hayatı yaşama” geleneğinden kaynaklıdır bu. Sebebi her ne olursa olsun 90 sonrası nesil gittikçe bireyselleştiğinden bu durum zamanla tamamen değişecek gibi görünüyor.
Son olarak bu kitap bana kitapların yapmasını en sevdiğim şeyi yaptı: yeni bir yazara heveslendirdi. Yakında Susan Sontagla tanışmam lazım artık🙈
Nurdan Gürbilek, Türkiye'nin 80'li yıllarını değerlendirirken otoriter askeri yönetim ile 70'lere kıyasla daha farklı seslere sahip bir toplum ikilemi çerçevesinde inceliyor. Kitap popüler kültürün unsurları olan müzik, sinema ve reklamları, dönemin neo-liberal kültür politikalarıyla ilişkilendirerek yorumluyor. Gürbilek, 60'larda başlayan kolektivist sol hareketin ihtilal sonrasında parçalanarak daha bireyci ve mikro topluluklara dönüşmesini de değerlendiriyor.
Yakın tarih çalışmalarında, genellikle ekonomi, dış politika ve jeopolitik konulara odaklanılırken, Gürbilek'in kitabı alışılmışın dışında bir yaklaşım sunuyor. Onun odak noktası gündelik yaşam ve kültür, bu da okuyuculara tarih kitabı tadından ziyade bir anlatı havası yaşatıyor. Kitap, zaman zaman teorik bilgilerle detaylandırsa da, genellikle günlük yaşamdan örnekler vererek okuyucunun ilgisini canlı tutuyor.
Okuyucuya keyifli bir dil sunan bu kitap, Türkiye'nin yakın tarihine farklı bir perspektiften bakma imkanı tanıyor. Gürbilek'in anlatım tarzı, tarih kitaplarının sıkıcılığından uzaklaşarak akıcı ve heyecan verici bir deneyim sunuyor.
Kitabın diline bayılmamakla birlikte kurduğu kavramsal bağlantılar, ortaya koyduğu çıkarımlar çok zengin.
“Bastırılmış olandan söz ettigimizde, onu hep bir vaatle birlikte düsünüyoruz. Geri döndügünde yalnizca kendi adina, kendi dislanmisligi, kendi mahrumiyeti adina degil, baskalan adina da konusacaktir, diye umuyoruz. Ama burada bir seliski de var: Cünkü geri dönen, higbir zaman bastinlmis olanin kendisi degildir. Geri dönerken aslinda tasidigi vaadi de tüketmistir; bize bu kez siplak bir öfke, bir arsizhk, bir açlik olarak görü- nür. Bugün kim Ibrahim Tathses'in bir mahrumiyetin, bir dis-lanmishgin sesi oldugunu iddia edebilir? Ya da arabeskin dis- lanmis taramin müzigi oldugunu? Ya da 80'lerde yasanan cin-sellik patlamasinn, bastilms bir arzunun nihayet kendi adi-na konusmast oldugunu?”
1980 sonrası siyaset alanında yaşanan dönüşümü özellikle popüler kültür üzerinden anlamaya çalışan denemeler var bu kitapta. Türkiye üzerinden konuyu tartışsa da bununla sınırlamıyor kendini. Ve 80’lere yakın bir zamanda bakan yazıları bugün okuyunca barındırdıkları öngörü ve ordan buraya nasıl geldiğimiz, bugünkü kültürel iklimin nasıl oluştuğu daha da anlaşılır hale geliyor. Gürbilek’in ilk kitabı Vitrinde Yaşamak. Ben geç okudum, kendime “Ev Ödevi”ni de okuma ödevi verdim. #okudumbitti #okumaönerisi #kitapönerisi #bookstagram #book #booklover #kültürelçalışmalar #vitrindeyaşamak #nurdangürbilek
80lerde dogmus bir okuyucu olarak Gurbilek'in analizini sundugu bir cok konu hem tanidik, hem de cok uzak bana. Ancak mahremiyet, otekilik, bastirilmislik ve ozgurluk gibi ana temalarin aslinda her 10 yilda bir kulturel ya da politik-kulturel alanin analizi icin kullanilabilecek nitelikte. Daha once yorumlarda belirtilen yazarin geri donup bu kitaptaki sorularini cevaplamasi/bosluklari doldurmasi talebinden ote bende yazar bunu bir seri haline getirse ve diger 10 yillara yayarak analizine devam etse keske hissi uyandirdi.
"İşitmeyen ama gören kişi, görmeyen ama işiten kişiden çok daha tedirgindir. Büyük şehir sosyolojisine özgü bir şey var burada. Büyük şehirde insanlar arası ilişkilerin ayırt edici özelliği, gözün kulağa üstünlüğüdür." alıntısıyla beni benden alan çalışma. Genel olarak beğensem de Nurdan Gürbilek'in kendisinin de girişte yazdığı gibi kitap önceki tarihlerde yazılmış yazılarının bir toplaması. Dolayısıyla köprünün altından çok sular aktı, topluma dair çok şeyler değişti. Ancak yine de bazı tespitleri hâlâ geçerli ve beni etkiledi.
Bir Nurdan Gürbilek Gözlüğü icad etsek mesela? Takıp da dünyayı öyle görebilsek. Bir tarih aralığını dönemleştirerek okurken hem literatür hakimiyeti hem de gözlem kabiliyeti birleşince, bir de bu fikirler ve bilgiler tahakkümsüz ve yalın bir dil ile aktarılınca her şey inanılmaz berraklaşıyor. Keşke 2020leri de bu şekilde görebilsek.
Baskılanmış olan geri döndüğünde kendisi olarak dönmüyor ve taşıdığı umudu yitiriyorsa, bugün artık parçalanmışlık içinde yaşadığımız dönemin onu tanınabilir kılan özelliğiyse, yeni bir dünyanın tek habercisi gerçekten umutlarımız mı?
Nurdan Gürbilek'in güncelliğini bence hiç yitirmeyecek bir kitabı; her ne kadar 12 Eylül darbesi ve izleyen yıllarda yaşananların kültürel yaşama etkilerini tartışıyorsa da, Türkiye gibi atipik bir demokrasi denemesinin ne kadar kırılgan temeller üzerinde kurulu olduğunu hatırlatıyor ama umudunu asla yitirmiyor. Yetmişli ve seksenli yılların getirdikleri ve götürdüklerinin aslında ne kadar kaçınılmaz olduğunu anlıyoruz.
Nurdan Gurbilek sevdigim bir yazar. Hele hele Sessizin Payi beni cok etkilemisti. Neden bilmiyorum ama bu kitabi normal okuma hizimin epey altinda tamamladim. Bunun sebebi, bu yazilarin toplama yazilar olmasi nedeniyle butunluk algisinin eksik kalmasi olabilir. 80'li yillara ayna tutan doyurucu bir calisma.