Yeni bir gun doguyordu. Milyonlarca defa dogmasina ragmen hic eskimeyen bir seydi sabah, her defasinda yeniydi, her defasinda taze, her defasinda kuslarla geliyor, her defasinda beliren aydinliktan yeni bir seyler ummamizi sagliyordu. Aydinlik cogaldikca artiyordu kus sesleri, kargalar yorgun sesleriyle bana cocuklugumu, hayallerimden hic kaybolmayan cimen kokulu meyve bahcelerini hatirlatiyordu, daginik dusunce yumaginin icinde asklarla ilgili kederli bir iplik vardi, ucunun nereye bagli oldugunu sezemedigim bir iplik, bir de katillerin oldugunu dusunuyordum, bunu neden dusundugumu bilmeden. Yollar sessiz, binalar uykuluydu, kuslari gormuyordum, yalnizca sesleri geliyordu, bir iki fistik camini, ciceklenmis bir meyve agacini goruyordum; onlarin dallarina saklandilar herhalde diye dusundum, gece biterken otmeye basliyorlar, aydinlik yerlesince susuyorlardi. Parlak, tek bir notayla dumduz gidiyordu sesleri, sonra bir gokkusagi gibi cesitli notalara ayrilarak cogaliyordu. Gun agarirken,
He was born 1950 in Ankara, Turkey to the notable journalist and writer Çetin Altan as the first of two sons. His brother Mehmet Altan is also a journalist, writer and university professor of economy politics.
A working journalist for more than twenty years, he has served in all stages of the profession, from being a night shift reporter to editor in chief in various newspapers.
In addition to having written columns in several Turkish newspapers, including Hürriyet, Milliyet and Radikal, Altan has produced news programming for television. He worked as the editor in chief and lead columnist of Taraf, a daily Turkish newspaper, until he resigned from his post in 2012.
He was fired from Milliyet after writing a column on 17 April 1995 titled "Atakurd", which presented an alternate history of Turkey. In September 2008 when Altan published an article titled "Oh, My Brother" dedicated to the victims of the Armenian Genocide, he was charged under Article 301 of the Turkish Penal Code for "denigrating Turkishness". The judicial claim was initiated by the far-right "Great Union Party."
During Turkey's media purge after the failed July 2016 coup d'état on September 23, 2016, Altan, was arrested. On 16 February 2018, along with his brother Mehmet and four others he was sentenced to life imprisonment with the condition that they be locked up for 23 hours each and every day.
Bir orospuyu azize yapar aşk ve bir azizeyi orospu.
Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır. Taşınması zor bir yük olur.
Aşk her zaman acemiydi. Yaşlanmıyordu aşk, bin bir sağanaktan, çağlayandan, fırtınadan örselenerek geçiyor, ama yeni bir menzile hep taze, hep el değmemiş, hep dokunulmamış varıyordu.
En güçsüzümüz oydu, onun kadar güçsüz olmaya bizim gücümüz yetmedi.
Yalnızlık her gittiğiniz yere sizden önce varıp sizi karşılar.
Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı.
Geçmişte en yakınınız olmuş olan "şimdiki yabancıyı" ya da gelecekte en yakınınız olabilecek "şimdilik yabancıyı" hafızanızın derinliklerinden söküp uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler olmuyor mu? Her "unutuş" bir "eksiliş" gibi gelmiyor mu size?
"Gözlerimizi uzaklar değil ki yalnız göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır." Haydar Ergülen
Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz.
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri, ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat direnir, para dilenirsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Şehvettir onun adı. Esiri olduğunuz ve hakkında asla konuşamadığınız duygunuz. Ormanınızın en diplerine saklanan hedefi belirsiz kaplan. Bir orospuyu bir hanımefendiden ayırt edemez avlanmaya çıktığında.
… hepsi hayatın kenarında doğmuştu ve hepsi ölümün kenarında yaşıyordu.
Uzun bir yol yürüdüm bir toplumla birlikte. O uzun yol, vara vara bir utanca vardı.
Aslında bütün film hayatın şu garip denklemini anlatıyordu, acıdan kaçıyorsan mutlu olamazsın, mutlu oluyorsan acı çekeceksin.
Filmdeki yazar, "tanrı bizi birer heykel gibi yontuyor" diyor, "bizi biraz daha güzelleştirmek ve inceltmek için vurduğu çekiç darbeleridir acı." Her darbeyle çizgilerimiz biraz daha belirginleşip inceliyor ve içimiz her darbeyle biraz daha sancıyıp sarsılıyor, bir kaya parçasıyla bir heykeli birbirinden ayıran da o darbelerle çekilen acılar zaten ve tanrı heykelini yontarken çekicini hep bir mutluluğun arkasından indiriyor, daha keskin olsun ve daha iyi yontsun diye.
Doğan günden beklediğim birşeyler vardı ve beklediğim birşeyler olduğu sürece yaşlanmayacağımı biliyordum, yaşlanmak beklemekten vazgeçmekti, sabahın yeni bir şey olduğuna inanmamaktı yaşlanmak.
Ben, Fransız edebiyatının eli kanlı katilinin, "asılmışlar ormanı" baladını yazan, ıssız yolların haydudu Villon'un bir mısraını söyleyeyim kendime ve size söyleyeyim o mısrayı. "Çeşmenin yanında susuzluktan ölüyorum."
"Sadece rüzgar gelir bir güvercinin cenazesine."
Yaratamayanlara ve yaşayamayanlara mahsus kör ve zekasız bir nefret var.
Hayatın neden böylesine sır dolu olduğu sorusu ise bütün sırları kapsayan bir başka büyük sır.
Matador, o erkeklerin hiçbiri kadar akıllı, bilgili, görgülü, esprili değildir, ama o erkeklerin hiçbirinin kasıklarının o kadar yakınından geçmemiştir boğanın boynuzları. Matadorlar, ölümün canlı halidir.
"Aldatamayacak biri" güvenli, ama sıkıcı, "aldatabilecek biri" çekici, ama korkutucu. Aşkın en zor kavşağı.
Sevdiklerinize toz kondurmazsınız ya hani, tıpkı yeniyetmeler gibi sevdiğim yazarların eserlerini okurken, onların hayatlarını, nelerden etkilenip nelerden mutlu olduklarını, mutsuz olduklarını, hayatlarına dair öğrendiğim birçok şeyi Gülcihan'a heyecanla anlatınca, bunun bir tutkuya varan boyuta ulaştığını gören Gülcihan, "olumlu önyargılarım" olduğunu söyler sık sık. Haklı olduğu kadar haksızdır da...
İşte şehri beyazla kaplayan kar yağışıyla cam kenarında Ahmet Altan'ın Karanlıkta Sabah Kuşları deneme kitabını bir solukta, keyif alarak okurken, zamanı ve yaşadığımız şu acı günleri bir an olsun unutturan hislerim ve bu yazı şahittir haksızlığına.
Yazarın eseri kadar, yazarın kendisi de önemlidir benim için; yazdıklarının yaratıcısıdır o zira. Sanat sanat için midir, toplum için midir, soruları bir yana yazdığı öyküyü, denemeyi neyi düşünerek, neye öfkelenerek yazdığını merak ederim hep...
Altan'ın birbirinden güzel denemelerinin birinde, bugünleri anlatan ve eğer geç kalınmazsa tıpkı Orkestra Ve Nişancı denemesindeki gibi hikâyeler kalır tarihin tanıklığına...
Madem ki yazdım, Altan'ın "İngilizce derslerinde, İngilizce öğrenelim diye okuttukları bir hikâye, birden sıradan bir İngilizce dersinin sıradan bir hikayesi olmaktan çıktı, ürkütücü bir kehanet gibi dikildi karşımıza" dediği hikâyeyi de paylaşayım:
İnsanların ikiye ayrılıp birbirini öldürmeye başladığı ülkenin bir kentinin bir sokağında, bir "nişancı" tüfeğiyle birlikte bir çatıya tırmanıp gizlenir.
Sokağı gözlemeye başlar. Bir düşman beklemektedir. Öldürülecek birisidir beklediği. Tanımadığı, hiç adını duymadığı, yüzünü görmediği, ama daha görmeden nefret edip öldürmeye karar verdiği biri.
Öldürülecek olanın kimliği hiç önemli değildir nişancı için. O, öldürmek için beklemektedir. O anda, bir "düşmanı" öldürdüğünde hayatın daha iyi olacağına, ulusunu ve dinini kurtaracağına inanmaktadır. ... Bir tank girer sokağa. Bir evin kapısından çıkıp dışarı bakan yaşlı bir kadın bir binayı işaret ettikten sonra telaşla içeri kaçar. Tank, ağır ağır topunu çevirip ateş eder. Bina yıkılır. ... Nişancı telaşla saklanır. Nereden ateş edildiğine bakar. Karşı damda da bir nişancı vardır. Birbirlerini vurabilmek için uğraşırlar. Karşı taraftaki adamın da çok iyi ateş ettiğini, çok keskin bir nişancı olduğunu kısa zamanda fark eder hikâyenin kahramanı. Saatler sürer çatışmaları. ... Sonra, hikâyenin kahramanı, karşı damdaki nişancının bir anlık dikkatsizliğinden yararlanıp vurur onu. Karşı çatıdaki adam bir çığlık atıp damdan aşağı yuvarlanarak sokağa düşer.
Nişancı görevini yapmış olmanın, "ülkesini bir düşmandan daha kurtarmanın" memnuniyetiyle, damdan iner, bir başka yerde pusu kurmak için sokaktan çıkar.
Sonra, nedense, vurduğu adamı merak eder, kimdi bu kadar iyi ateş adam diye. Geri döner. Vurulmuş adam yüzükoyun yatmaktadır. Adamı çevirip yüzüne bakar. Gördüğü yüz kardeşinin yüzüdür.
Vakit gül mevsimidir şimdi, gül yapraklarına benzer sabahlar, pürüzsüz ve yumuşak; iğdeler, ıhlamurlar, güneş çarptıkça parlayan gümüşi yaprakları ve baygın kokularıyla çiçekler açarlar, dünya bir daha doğurur kendini, geceler hanımeli kokar, gül kokar. Ve biz bu gül mevsiminde bir kere daha yeniliriz. Ne kadar çok yeniliriz biz. Tarih, alnı akıtmalı siyah atlar gibi yenilgilerimizi arabasına koşar. Bir menzilden bir menzile tarihi bizim yenilgilerimiz taşır. Zaferlerimiz az bizim, ama yenilgilerimiz zaferlerden de parlak. Kendini yetiştiren adamı diktatörlüğe hevesleniyor diye bıçaklayan Brütüs, inandığı düşünceleri ve halkı için en sevdiği insanı öldürüp "ihanetin" unutulmaz simgesi olmayı kabullenen dürüst genç, orduları Makedon dağlarında bencil ve haris Ogüstüs'ün orduları tarafından dağıtılınca, bir kaya dibinde kendi kılıcını uşağının eline tutuşturup "sıkı tut bunu" diyerek kendini kılıcının üstüne attığında yenildik biz. İnancı için "hain" olan adam ham deriden zırhını kendi kılıcıyla parçaladığında yenilgiyi gördük biz mor ışıltılı Makedon dağlarında. Fransız Devriminin ateşli çocuğu Danton, diktatörlüğe koşan Robespierre karşısında yenilgiye uğradıktan sonra yakası kesilmiş bol beyaz gömleğiyle yürüyüp idam sehpasının dibinde ensesi tıraş edilen başını giyotin bıçağına koyarak, "bu başı halka göster, buna değer" dediğinde yenildik. Papaz libasları giyinmiş bir kışkırtıcı ajana uyarak saraya yürüyen işçiler, Çar'ın yazlık sarayının kapısında kılıçtan geçirildiklerinde de yenilen bizdik. Atından düşmesin diye askerleri tarafından eğerine bağlanan Kuyucu Murat Paşa, yüz binlerce insanı öldür-tüp kuyulara attırdığında da biz yeniliyorduk. Talihsiz ve çirkin bir yüzün ardında pırıltılı bir beyin taşıyan Rosa Lüksemburg, topal bacağıyla seke seke kaçmaya uğraşırken, karanlık bir su kanalının kıyısında kıstırılıp öldürüldüğünde de biz yenildik. Abdülhamit'i deviren İttihatçılar köprü üstünde gazetecileri vurduklarında da yenilgi bizim hanemize yazıldı. Ne çok yenildik. Ne kadar çok yenildik. Fransız direnişçileri lacivert bereleriyle köşe başlarında Alman SS'leri tarafından kurşuna dizildiğinde de biz yeniliyorduk. Franco'nun askerleri cumhuriyetçileri ortak mezarlarının başına dikip kamyonların arkasına monte ettikleri ağır makinelilerle taradıklarında da yeniliyorduk biz. İran'da Şah'ın göğüsleri sırmalı muhafızları üniversiteleri basıp güzel gözlü Acem kızlarının ırzına geçtiklerinde de, Şah'ı devirenler Komünist Partisi Tudeh'in üyelerini astıklarında da biz yenildik. Sacco ile Vanzetti idama gittiklerinde de, Rosenberg'leri elektrikli iskemleye oturttuklarında da yenilen biz olduk. Biz çok yenildik. Ne kadar çok yenilgi gördük biz. 1 Mayıs'ta Amerika'da mavi üniformalı, düşman bakışlı polisler grevci işçileri kuşatıp grev çadırlarını ateşe verdiklerinde biz yeniliyorduk. Sabahattin Ali'yi Meriç kıyısında bir ağacın dibinde alçakça katlettiklerinde, Nazım'ı yıllarca hapislerde yatırdıklarında, Kemal Tahir'i süründürdüklerinde yenilen bizdik. Çok yenildik biz, çok. Askeri darbelerden sonra kurulan darağaçlarına çocukları çıkarttıklarında, bu bizim yenilgimizdi. Babeuf'ün yattığı zindanda, Gramschi'nin hastalandığı hücrede, Kıvılcımlı'nın neredeyse bütün hayatını tükettiği mapushanede hep bizim yenilgimiz vardı. Zafer marşlarından ziyade ağıtlar düştü bizim payımıza. Kahkahadan çok ıstırap var geçmişimizde. Bizi yendiler. Bizi defalarca yendiler. Tarih, bizim yenilgilerimizle yürüdü bir menzilden diğerine. Galile, çıkarıldığı engizisyon mahkemesinde, kara akbabalar gibi siyah cüppeleriyle kendisine yan odadaki kemik kırma çarkını hatırlatan papazlara "dünya dönmüyor" demek zorunda kaldığında yenilen bizdik, "Güneş Ülkesi"ni yazan Campanella'yı yağlı odunların üstünde yaktıklarında, Thomas Moore'un inatçı başını cellada verdiklerinde yenilen bizdik. Parçalanmış bir ziynet kutusu gibi tarihin her köşesine bir mücevher bıraktık biz. Zaferlerimiz az bizim, ama yenilgilerimiz zaferlerden de parlak. İsa'nın gerildiği haçta bizim yenilgimiz var, Sparta-küs'ün kanlı yüzünde bizim yenilgimiz. Faili meçhullere kurban giden binlerce insanda bizim yenilgimiz saklı. Işkencehanelerdeki çocuk çığlıklarında bizim sesimiz duyuluyor. Ölenler, çile çekenler, ezilenler hep bizim. Galip gelen hep onlar. Gül mevsimi şimdi, gül yapraklarına benzer sabahlar, pürüzsüz ve yumuşak, iğdeler, ıhlamurlar güneş çarptıkça pırıldayan gümüşi yaprakları ve baygın kokularıyla çiçek açarlar, dünya bir daha doğurur kendini, geceler hanımeli kokar, gül kokar. Ve biz bir kere daha yeniliriz. Yüzyıllardan beri, bin yıllardan beri bildiğimiz yenilgi gelir kapımızı bir daha çalar. Galipler, "tanrıyı ve vatanı sevdikleri" için sevgilerinin karşılığını isterler, özgürlüğümüzü, mutluluğumuzu, geleceğimizi, onurumuzu, hayallerimizi, hayatlarımızı isterler. "Tanrıyı ve vatanı" sevdikleri için sevgilerinin kar şılığını isteyenlerin olur zafer. Sevgilerinin karşılığında bir şey istemeyenler binlerce yıldan beri yenilirler. Biz yeniliriz. Biz çok yenildik. Ve bir gül mevsiminde sanki bir daha yenileceğiz. Brütüs bir kere daha atacak kendini kılıcının üstüne, Danton bir daha uzatacak başını giyotine, Campanella bir daha yakılacak, Galile bir kez daha "dünya dönmüyor" demeye zorlanacak, Rosa Lüksemburg'u gene öldürecekler, Nazım bir daha yatacak hapislerde, gençler bir daha idam edilecek, çocuklar bir kez daha işkenceden geçecek, Rosenberg'ler bir daha oturacak elektrikli sandalyeye, 1 Mayıs'ta işçiler gene kıyıma uğrayacak, direnişçiler gene kurşuna dizilecek, Franco'nun askerleri cumhuriyetçileri bir daha toplu mezarların başında makinelilerle tarayacak, gazeteciler bir daha vurulacak köprü başında, aydınlar gene menfaya yollanacak. Biz bir daha yenileceğiz. Biz çok yenildik. Tarihin arabasını, alnı akıtmalı siyah atlar gibi çekti bizim yenilgilerimiz. Gül, iğde, ıhlamur kokuları arasında bizi gene yenecekler, zafere ve öldürmeye alışkın olanların ayak sesleri duyuluyor gene. Biz yenilmeye alışığız. Tarihin atlarıyız biz. Biz yenilerek koşarız ve ne garip, galipler teker teker silinirken sahneden, biz hep kalırız.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bence 25 yaşından sonra okunmaz. Ama ondan önce çok keyifli, ve anlamlı olabilir. Ben de o civarlarda okumuştum, şimdi baktığımda üzerinden çok sular aktığını ve ne kadar da "bildik" şeyler olduğunu görüyorum ama okumasaydım demezdim herhalde. Bazı şeyler klasik değildir işte, bu da onlardan.
basıldığı yıl (1997) okusam daha çok beğenirdim belki. içinde bilmediğim kitap, film adları geçmesi ilgimi çekerdi. yıllar sonraya denemeden çok gazete kültür sanat sayfası köşe yazısı gibi bir tat veren metinler, böyle yer doldurmalık yazılmış sanki. bence eskimiş kitap, "gençler okusun" bile demeye deymez gibi.