Pasif okuyucu istemeyen, yönlenmeye, hissetmeye, öyküye katman eklemeye okuyucuyu davet eden bir kitaptı. Tabii ben tembel bir okuyucu olduğumdan, ana karakteri, olay örgüsü, geçişleri, iyisi-kötüsü net şekilde belirtilmemiş bir kitabın içinde kayboldum. Bu sebeple bir kere okumaya başladım, yok olmuyor deyip bıraktım. Notos Dergi'sinin sesli kaynak olarak yayınladığı Bilge Karasu dosyasını dinleyip kitabı tekrar elime aldım. Oradan edindiğim ardıl bilgi kitabı anlama noktasında kendimi boşuna hırpaladığımı anlattı bana çünkü demin de dediğim gibi bu okuma deneyimi alıştığım gibi bir deneyim olmayacaktı. Bu sebeple kitabı iyi ki okumuşum ve keyif de aldım diyorum ancak kitaba hak ettiği emeği verememiş olmam çok mümkün. Özellikle son 75 sayfaya odaklanamadığımı hissettim. Ama pes etmiş değilim, Bilge Karasu üzerine daha çok okuyup sindirip tekrar bu kitaba geri dönmeye kararlıyım.
Kitapta altını çizdiğim çok yer oldu ancak bir bölüm var ki baştan sona çizmişim altını, her kelimesini sevmişim...
"71.
Gazete okurken, birileriyle konuşurken, anlatılan, iletilen acılar, kötülükler, cinayetler karşısında, ölümler, kıyımlar, kırımlar karşısında içi oynaması gerektiğini duyduğu halde gönlünden herhangi bir kıpırtı, herhangi bir ürperti geçmeyenler vardır. Bundan ötürü kaygı duyarlar. Kimi ise herhangi bir şey duyması gerektiğini de düşünmez, herhangi bir şey de duymaz; bundan ötürü kaygılanmaz, kaygılanmayı anlayamaz... Taş yürekli falan değildir bu insanlar; imgeleme güçleri, kendi dertlerinden, acılarından, gözle görülüp elle dokunabildiklerinden ötesine erişmemektedir, o kadar. Aynı kişiler ağlayan bir çocuğun resmi karşısında, sıradan bir film, bir öykü, bir oyun karşısında içlenir, üzülür, ağlar. İmgeleme güçleri ancak bir tür somutluk karşısında kıpırdanır, canlanır, kıpırdar.
Yeni tanıdığın biriyle güzel, doyurucu sayılabilecek bir sevişmeden sonra "bir daha ne zaman buluşalım?" sorusuna yanıt bulamayanlar vardır. Gözlerini kaçıranlar, bahane arayanlar... Karşılarındakinden hoşlanmışlardır; onunla "yıldızlarının barışabileceğini" düşünürler de belki de, düşünme çabası gösterecek olsalar. Ama o anda sıkıldıklarını, içlerinden utanca benzer bir yel esip geçtiğini duymakla yetinirler. Gerçek sıkıntıları, eksiklikleri ise belki de, gene, imgeleme yetilerinin yoksunluğu, düş güçlerinin kavruk kalmışlığıdır. Çiğnemeden yuttuğu bir yemekten sonra bir daha acıkabileceklerini usundan geçirmeyen torlar gibidirler bunlar. Yaptıklarının tadına gereğince varacak, hakkını verecek durumda da değillerdir; istediklerini bilecek, bir kaç saat ya da bir kaç gün sonrasını öngörecek görgüleri de olmamıştır sanki.
Bir yaşam bilisizliğidir bu. " Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedirten, kişinin kendine yakın bulmadıklarının acısı karşısında - gizli de kalsa- bir "oh olsun! dikkat edeydi ya" duygusu bile uyandırabilen bir bilisizlik. Bir kafa yoksulluğudur bu. Okumasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın birçok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacaklarının yoksulluğudur bu. Okumasını öğrenmiş ama yaşamadığının farkına varamamışların, bir insanın bir çok yaşamı yan yana sürdürebileceğini usu almayacakların yoksulluğudur bu; sokağa düşmenin, kötülüklerle burun buruna gelmenin kimi zaman biraz olsun azaltabildiği bir yoksulluk..."