Temmuz 1995'te yitirdiğimiz Bilge Karasu, ölümünden sonra yayımlanabileceğini düşündüğü metinler Füsun Akatlı'ya teslim etti. Okunacak, taranacak, ayıklanacak, bazen yeniden inşa edilecek bir bavul ve irice bir seyahat çantası dolusu "yazılı kâğıt"... Akatlı'nın iki buçuk yıllık titiz çalışmasının sonucunda iki kitap çıktı ortaya: Lağımlaranası ya da Beyoğlu'nda "anlatı" ya da "kurmaca" genel kategorisi içerisinde yer alması uygun olacak metinler toplandı; Karasu'nun yazdığı bir radyo oyunu ile iki opera librettosu da bu yapıta eklendi. Diğeri, Öteki Metinler'se denemeler, metinler, notlar, günlüklerden oluşuyor ve ortak paydaları "öteki" kavramı üzerine temellenmeleri. Füsun Akatlı şunları söylüyor: "Tek kaygım; o titizlikte, o kılı kırk yarıcılıkta, o rafinelikte bir yazarı (ve bir insanı), kendisinin içine sinecek bir kılıkta okur karşısına çıkarabilmek oldu... Gerek karşılıklı konuşmalarımızda, gerek mektuplaşmalarımızda metinlerle ilgili olarak belirttiği kaygıları dikkate aldım. Bilge Karasu'nun yazar kimliğine ve 'yazı'sına olan aşinalığımın ve bağlılığımın yanı sıra; onun tamamlayıp son biçimini verecek vakti kalmadığını gayet iyi bilerek, bütün yazı, not, müsvedde hatta karalamalarını bana emanet etmesinden güç aldım. "Bu iki kitapla birlikte, dilimizin bu seçkin ustası ve tüm yaşamını yazıya, yazına, dile, düşüne adamış bu çok özel insan, 65 yıllık ömrünün bitiverdiği yede bırakabildiği on bir kitap ile okuruyla karşı karşıya kalacak. Zaten onun istediği de bundan başka bir şey olmazdı. Notları alınmış, tamamlanmadan kalmış, çok düşünülmüş, tasarlanmış, azı yazılmış bütün yazıları için: 'Gün battı,yazık, arkalarında!' diyen benim. O, bunu bile demezdi."
Bilge Karasu (1930–1995) was born in Istanbul and became the pre-eminent Turkish modernist writer. Besides short stories and novels he was also a well-known translator. A graduate of the philosophy department of the Faculty of Letters of Istanbul University, Mr. Karasu worked in the foreign broadcast department of Radio Ankara until a Rockefeller University scholarship made it possible for him to continue his studies in Europe. After returning to Turkey, he went to work at Hacettepe University, where he lectured in philosophy. In 1963, Mr. Karasu won the Turkish Language Institute’s Translation Award with Olen Adam, for a translation of D. H. Lawrence’s The Man Who Died. By that time, he had begun to experiment with new forms of expression in his collection of stories entitled Troya’da Olum Vardi (Death in Troy). He won the Sait Faik Story Award eight years later with Uzun Surmus Bir Gundu Aksami (Evening of a Long Day). By the beginning of the 1980s, he had tried an abstract form of expression in Gocmus Kediler Bahcesi (The Garden of Departed Cats) and incorporated other forms of art into his writing. He attempted different uses of form and content in works he styled "texts" rather than "stories." His other works include Kismet Bufessi (Kiosk of Destiny), a collection of short stories; and Kilavuz (The Guide).
okuduğum 11. kitabıydı bilge karasu'nun. bilge öldükten sonra füsun akatlı tarafından bilge'nin ona bıraktığı metinlerin bir kısmının düzenlenmiş hali. içinde karasu'nun opus magnum'u olacağını söylediği ama tamamlayamadığı metinleri var. (tamamlayamadığı dedim ama her metin, anlatı kendi içerisinde bir bütün oluşturuyor.) sağlığında yayımladığı kitapları okuduktan sonra bu kitabında bilge'nin daha neler neler yazabileceğini gördüğüm, daha önceki kitaplarından da izleklerin olduğunu fark ettiğim için içim cız etti. (kitabın son bölümündeki libretto'lardan biri göçmüş kediler bahçesi'ndeki masalların bir kısmıyla oluşturulmuştu örneğin.) (bu kitabı okumayı sonlara bırakmalı bu yüzden.)
altı ay bir güz'de dediği "karasu söylencesi" okundukça bitecek gibi değil bence. yazılsa da asla bitmezmiş, altı ay bir güz'ü de bitirememiş ya; keşke daha çok daha çok yazabilseymiş bilge, keşke... karasu söylencesindeki bu derecikler hayatımın her alanına ince ince sızdı desem hiç abartmış olmam.
not: buraya uzun uzun kitap hakkında bir şeyler yazamadığımın farkındayım. bilge'nin hiçbir kitabından sonra oturup şöyle dili var şöyle bir konu anlatmış diyecek bir konumda hissetmiyorum kendimi. uzun uzun bir yazma emeğine girişmeli insan ya da en azından güzel birileriyle karşılıklı saatlerce konuşmalı bu derecikler için, bu derecikler içinde. herkes az da olsa yıkanmalı bu dereciklerde.
“Sokak adlarını öğrenmekle teker teker açılan kalelerle bir oluşturulması; karalar, denizler üzerinde varolan yerler arasından yalnız haritalarda görülen sınır çizgileri geçirilerek coğrafyalar, tarihler yaratılması gibi yaşadığım bir şeyin soyut bir düzene sokulduğunu ilk kez duyuyordum. Elbette böyle bir şeyin farkında olamazdım o sırada, ama sonrası gelecekti: Sürekli bir adlandırmayla, daha küçük birimlere bölünmeyle, gerçeklik dediğimiz öğrenimi; daha sonra da gerçekliğin, çeşitli düzeyleri, çesitli -apayrı, biribirine hiç benzemez- düzenleri olabileceği... Nesneleşme, nesnelleşme; savaşların türlüsü; bir aynanın önünden kuşakların art arda geçebileceği, eninde sonunda o aynada yansıyanın, biribirine bağlanan ölümlerle dirimlerden başka bir şey olmayacağı... “
Bilge Karasu'nun vefatından sonra kalan notlarının Füsun Akatlı tarafından düzenlenmesi sonucu yayımlanmış iki kitabından biri Karasu'nun opus magnumu olarak tasarladığı, fakat bitiremediği, Akatlı'ya emanet ettiği Lağımlaranası, anlatıları, bir radyo oyunu ile iki opera librettosu bu kitaptadır. Tadından yenmez, yanında yatılır. "Ağrıları, düşleri, anıları, bir ölçüde de olsa iletilebilir kılmak çabası, bir noktadan sonra gülünç olabiliyor. Avutmak ya da katılmak isteyenlerin anlama çabası, ne kadar büyük olursa olsun, iletilemeyen, belki de baştan - iletilemeyeceğine erdiğimiz için- iletilmek istenmeyen bir anlamın suruna çarpar. Ağrılar tek kalıplı, düşler akışkandır. Olsa olsa anıların, paylaşılabilir noktalarına dayanarak, anlaşılmaz olmaktan sıyrıldığını görebilmişizdir. işin püf noktası, paylaşılabilir görüneni öne çıkarmak, sezilebilir görünene - belli etmeden- bütün gücüyle dayanmak, gerisini de kendimize göre getirmek; yani, bildiğimiz, istediğimiz düzeni kurarak."
Neredeyse tüm yazın yaşamı boyunca Bilge Karasu'yu hiç rahat bırakmamış opus magnum projesidir bu. Yazı ve mektuplarında sık sık yakınır, tamamlayamama endişesini dile getirir Karasu. Mükemmeliyeti aramanın bedelini de eseri tamamlayamadan ölerek öder. Ne mutlu Karasu okurlarına ki, Füsun Akatlı onun izniyle ve bıraktığı müsveddeleri tarayarak yarım kalmış haliyle de olsa, bu projeyi gün ışığına çıkarmıştır. Yazarı tanımanın en kestirme yollarından biri olabilir.
Bilge Karasu'yu çok seviyorum. Özellikle de Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı romanı ve Usta Beni Öldürsen E hikayesi benim için çok özeldir. Ancak altını çizip düşüncelere daldığım cümlelerine rağmen Lağımlaranası ya da Beyoğlu'nda bir kopukluk, bir yetimlik vardı sanki. Belki de nedeni bu yazıların bir derleme olmasıydı. Nedenini bilemediğim okurken beni uzaklaştıran tuhaf bir his yaşadım. Ama bu diğer kitaplarını okumama, mümkünse hatmetmeme elbette ki engel olmayacak!