Memleket o sıralarda gerçekten bir kurtlar sofrasına dönmüştür. Herkes çıkarını sömürmekte bulmaktadır ve bütün sömürücülerin parça parça yok ettiği şey halkın payıdır. Sürüklenilen yıkımdan kurtulmak için bir sentez ve bir hareket gereklidir. Romanda bunun ancak Kuvay-ı Milliye ruhuna bağlı demokrat bir toplumculuk ve ulusal bir devrimcilik olabileceği gösteriliyor. - Konur Ertop-
İstanbul'un barlarından gazete idarehanelerine kadar, gerek işyerleriyle, gerek kişileriyle, birbirlerinden tamamen uzak ve buna rağmen birbirleriyle çatışan toplumun yatay kesiti. - Muzaffer Erdost-
Attila İlhan öz açısından çok boyutlu romanı seçerken, öyle bir seçime uygun düşecek biçimde sinematografik kurgu yönteminden yararlanıyor; durum ve eylem gözlemlerini bir kameranın acımasız çevikliğiyle gerçekleştiriyor; böylece, ortaya, toplumsal olduğu kadar insancıl boyutları da geniş tutulmuş bir roman çıkıyor. - Özdemir İnce-
[Kurtlar Sofrası'nda] Gerek tarihin yeniden değerlendirilişi, gerek toplumsal ve ekonomik olayların, kapitalistleşme süreci çevresinde verilmesi, teknik olarak her türlü bireysel etkileşim ve hatta sapıklıkları kapsayacak bir örüntü içinde, adeta bir Marx/Freud bireşiminin arayışını andırır biçimde işlenir. - Emre Kongar-
Attilâ İlhan was born in Menemen in İzmir Province, Turkey on 15 June 1925. He received most of his primary education in İzmir. However, because of his father's job, he completed his junior high school education in different cities. Aged 16 and enrolled in İzmir Atatürk High School, he got into trouble for sending a poem by Nazım Hikmet, a famous dissident communist Turkish poet, to a girl he was in love with. He was arrested and taken into custody for three weeks. He was also dismissed from school and jailed for two months. After his imprisonment, İlhan was forbidden from attending any schools in Turkey, thus interrupting his education.
Following a favorable court decision in 1941, he received permission to continue his education again and enrolled in Istanbul Işık High School. During the last year of his high school education, his uncle sent one of his poems to CHP Poetry Competition without telling Attilâ. The poem, Cebbaroğlu Mehemmed, won the second prize among many poems written by famous poets. He graduated from high school in 1942 and enrolled in Istanbul University's law school. However, he left midway through his legal education to pursue his own endeavors and published his first poetry book, Duvar (The Wall).
Attilâ İlhan okumak, her zaman sadece bir metne göz gezdirmek değildir. Onu okumak, bir bilinçle yüzleşmek, bir dönemin sis perdesini aralamak ve en önemlisi, kendi iç dünyanda yankılanan sorulara dürüst cevaplar aramaktır. Kurtlar Sofrası ise bu yüzleşmelerin belki de en sert, en sarsıcı olanlarından biri.
Kitabın ilk sayfalarında hissettiğim şey bir huzursuzluktu – ama bu kötü anlamda bir huzursuzluk değil. Tam aksine, gözlerini kaçırdığın bir geçmişin, kendi ellerinle unutturmaya çalıştığın gerçeklerin sana doğru eğilip sessizce fısıldaması gibi... Sanki bir tarafım okudukça “evet, biliyordum” derken, diğer tarafım “keşke bilmeseydim” diyordu. İlhan’ın kaleminin gücü işte tam burada: seni konfor alanından çekip çıkarıyor ve bir karanlık dehlize bırakıyor. Ama orada kaybolmuyorsun; orada büyüyorsun.
Kurtlar Sofrası, çok partili hayata geçiş döneminin sancılarını, Türkiye’nin yeni yön arayışlarını, dış müdahalelerin derin gölgelerini ve ideolojik kutuplaşmaların bir ülkeyi nasıl lime lime ettiğini anlatıyor. Ama kitabı bu kadar güçlü kılan sadece politik zemini değil. Asıl çarpıcı olan, bu karmaşanın ortasındaki insan… Değerlerini yitirmiş, neye inanacağını şaşırmış, varoluşsal bir sıkışmışlık içinde çırpınan birey… Ve ben bu bireyde sık sık kendimi buldum. Attilâ İlhan’ın dili de tıpkı anlattığı dönemin ruhu gibi yoğun, katmanlı ve şiirsellikle yüklü. Bazı cümleleri tekrar tekrar okuyup sindirmek gerekti. Ama tam da bu yüzden romanın içine bir “okur” gibi değil, bir “tanık” gibi girdim. Kimi zaman İstanbul’un sisli sokaklarında yürür gibi hissettim; kimi zaman masa başlarında yapılan kirli pazarlıkların tam ortasındaydım. İlhan’ın atmosfer yaratma gücü o kadar etkileyici ki, kitabı kapattıktan sonra bile birkaç saat boyunca kafamın içinde karakterler dolaşmaya devam etti.
Ve elbette kitabın en çarpıcı yanı, “düşman kim, dost kim” sorusunun sürekli bulanık kalması. İlhan, okurun kolay cevaplar bulmasına izin vermiyor. Kurtlar Sofrasında herkesin kendine göre bir haklılığı var ama herkesin elleri de bir şekilde kirlenmiş. Bu, günümüzde de geçerliliğini koruyan en evrensel gerçeklerden biri değil mi zaten? Kurtlar Sofrası sadece bir dönem romanı değil. Bu kitap, bir ülkenin hafızası kadar, bireyin içsel yolculuğunun da hikâyesi. Bir ideolojinin değil, bir vicdanın romanı. Attilâ İlhan, okuyucusuna güvenen, onu sınayan ve sarsarak olgunlaştıran bir yazar. Onun yazdıkları, sadece edebi değer taşımıyor; aynı zamanda ahlaki ve entelektüel bir yük de taşıyor.
Bu romanı okuduktan sonra içimde hem büyük bir yorgunluk hem de garip bir arınmışlık vardı. Sanki yıllardır ertelediğim bir hesaplaşmayı nihayet yapmışım gibi. Kimi zaman kalbim sıkıştı, kimi zaman gözüm doldu. Ama en çok da düşündüm. Çok derin, çok uzun ve çok içerden düşündüm.
Kurtlar Sofrası, kendi zamanını anlatıyor gibi görünse de aslında her dönemin, her insanın hikâyesi. Çünkü hangi çağda olursak olalım, hepimiz bir şekilde o sofranın etrafındayız. Ve o sofrada, gerçekten tok olan var mı, bilmiyorum…
En sevdiğim romanlardan biridir. Tekrar okumak çok iyi geldi. Ancak bu yayın evi hiç mi kontrol etmemiş basarken anlamadım? Yazım hataları hoş görülebilecek olan tutardan epey fazlaydı zira.
Bu roman ilk kez Atilla İlhan'a başlamak için güzel bir seçim bence. Ancak bunca yıl sonra içerisinde anlatılanların halen geçerli olması biraz can sıkabilir.
#51 Türkiye için kurtuluş yolu göstermek istiyor Kurtlar Sofrası'nda. Ve Atatürkçülükte buluyor bu kurtuluş yolunu... Kurtlar Sofrası, yer yer, Atatürkçülük konusunda bir el kitabı haline geliyor... Attila İlhan'ın kişileri, kendilerini canlı kılacak ayrıntılardan yoksun. Gerçek yaşamdan çıkıp gelmedikleri belli...
Attila İlhan'ın fiyakalı benzetmelere düşkünlüğü malumdur...
Fena Halde Leman'da iyice ortaya çıkan cinsel sapıklıkların küçük örneklerini Kurtlar Sofrası'nda bulmak mümkün... Kurtlar Sofrası, insanların değil, doğruluğu tartışılabilir fikirlerin kol gezdiği bir 'roman' olup çıkıyor sonunda ... Bu memleketten olup olmadıkları şüpheli bir yığın kuklanın boy gösterdiği beyhude 714 sayfa!
“Aynanın içindekiler” serisini tamamlamıştım. Farkettim ki “Kurtlar Sofrası” da aynı serinin kahramanlarına uzanıyor. Attilâ İlhan romanları böyle; bir yerden başlayınca tüm külliyata sürükleniyor insan. Ama baskısı kalmamıştı. Aradık. taradık. İstanbul’da bir sahafta bulduk. Okumam uzun sürdü. Araya pek çok kitap aldım. Nihayet bitirdim. Attilâ İlhan romanları hep sinematografik bir kurgu içinde ilerliyor, belki de bu yüzden bu kadar lezzetli.. Kitabın dayandığı iki temel husus var : Biri Kuvay-ı Milliye ruhu diğeri ulusal devrimcilik. Memleket, kurtlar sofrasina dönmüş. Menderes’in en karanlık dönemleri. Toplum birbirinden uzakta farklı katmanlara bölúnmüş. Roman da bu bölünmeyi merkeze alıp o dönemi gözler önüne seriyor. Gazete idarelerinden bar fedailerine, siyasetçilerden tüccarlara bu toplumun 27 Mayıs 1960 öncesi fotoğrafı. Katledilen idealist gazeteciler, tetikçiler ve siyasetin maşası olmuş sermaye, başka bir sermayenin maşası olmuş bürokrasi. Bugünle benzerlikler de çok. Bir arpa boyu ilerleyemediğimizi, hatta belki gerilediğimizi görüyor ve çocuklarımız namına üzülüyor insan.. Bu toplum neredeyse 70 senedir belli alanlarda patinaj yapıyor ve bu patinaj çoktan kimliğimiz haline gelmiş durumda. Acı olan bir başka husus da günümüz Türkiye’sinde gerçeklerin bu derece net ifade edilebileceği bir romanı kaleme almanın imkansızlığı… Yazık
Attila İlhan, Selim İleri'ye "Kimse Refik Halit'in Türkçesi ile yarışamaz" demiş. Bu sözü sahibine iade etmek gerekir. Attila İlhan, Türkçenin yazı doruklarından biri. Şairliği kadar romancılığı da büyük... Bu eserinde 1950'lerin İstanbul'unu ve bohem hayatını anlatıyor ama Attila İlhan'ın ne anlattığı çok ta önemli değil. Erişilmez güzellikte bir Türkçesi var. Türkçe yazılmış en etkileyici metinlerden biri. Kitaptaki karakterlerden bazıları daha sonra Aynanın İçindekiler roman serisinde karşımıza yeniden çıkacak.
Attilâ İlhan’ın romanı (1963/1964) * Sonundaki notta 1954-1961 arasında yazıldığı belirtilen, iki ciltlik romanın kahramanı Mahmut Ersoy, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, Kuvayı Milliye ruhuyla dolu Hüsnü Faik Bey’in çıkardığı ve "1945’te diktatörlüğe ilk baş kaldıran gazetelerden" Birlik gazetesinde yazardır. Atatürk devrim ve ilkelerini yaşatmaya azimli bir kadronun karşısında karaborsacılar, çıkarcılar vardır: Zihni Keleşoğlu, Kılçık Nâzım, Asım Taga, Seyit Sabri, Mordahay ve İbrahim. Adını taşıyan bir firmanın sahibi Keleşoğlu, cami yaptırarak para hırsını gizlemek, bağışlatmak isteyen bir tip. Ölmüş karısından doğma, Paris’te okumuş kızı Ümit ile, içki ve kumar düşkünü ikinci karısı Maide, birbirlerine hiç benzemeyen kişiler. Romanın kurtlar sofrasına yaklaşmış, yaklaşmamış, diğer birçok kişileri, özlemler, yıkılış ve intiharlarla çıkarlar karşımıza. Kolaylık Yapı İnşaat Şirketi’ndeki yolsuzlukları kamuoyuna duyurmak isteyen gazeteci Mahmut Ersoy, bu iş peşinde İstanbul’dan İzmir’e gideceği sırada, iki yıldır sevdiği Ümit’le vedalaşırken genç kızdan ümitlerini kesmek zorunda olduğunu anlar: Kız, Mahmut’a uzak bir dünyanın kızıdır. Aradan birkaç gün geçince Mahmut’un esrarlı bir şekilde öldürülüşü, Ümit’in hayat anlayışını değiştirir. Zengin babası Keleşoğlu’nun Kılçık Nâzım ile konuşup birbirlerini şiddetle suçlamalarına şahit olan Ümit, baba evinden kaçar, Mahmut’un pansiyonunu tutar, sonra da Birlik gazetesi sahibi Hüsnü Faik Bey’i bularak, duyduklarını ona anlatır. Cinayeti ve çevrilen dolapları örten esrar perdesinin kalkmak üzere olması karşısında ICeleşoğlu, Almanya’da eski bir dostunun yanma kaçmaya karar verirse de. Kılçık Nâzım ile yaptıkları hazırlık yanda kalır; sahte pasaportlarla daha İstanbul’da yakalanırlar. Roman, Ümit’in Mahmut’un bir sözünü hatırlamasıyla sona erer: "Memleket bir kurtlar sofrasına döndü mü isyan haktır."