"Bir çağın hâkim fikirleri, o çağın hâkim sınıfının fikirleridir", amenna. Peki ama o çağın ezilen sınıflarının fikirleri, duyguları nereye gitmiştir bu denklemde? Tabii ki bastırılmış, o çağın bilinçdışına itilmiştir. O yüzden de bu "bastırılmış olanın geri dönüşünü" anlamlandırabilmek için, psikanalizin yöntemine, bilinçdışının bilinçli davranışları etkileyen, yönlendiren ve zaman zaman da belirleyen potansiyelini kavrama tekniklerine ihtiyacımız var. Devrim daima "bastırılmış olanın geri dönüşü" olarak anlamlandırılabilir. Tam da bu yüzden daima tekinsiz bir çekirdeğe sahiptir ve akıl yoluyla tam olarak kavranması mümkün değildir. Devrim hiçbir zaman simgesel düzenin yerini kibarca başka bir simgesel düzene bırakması olarak görülemez; tersine arada geçilmesi gereken bir "Gerçek" aşaması vardır ki, bu aşama tekinsiz bir dehşetle, tekinsiz bir keyifle iç içedir. Eğer çağımız kapitalizmin yeni ve bu kez kolay kolay evcilleştirilemeyecek bir krizine gebeyse, bu "Gerçek" aşamasından geçmemiz de kaçınılmaz görünüyor.
1956'da İstanbul, Bakırköy'de doğdu. 1972'de girdiği Boğaziçi Üniversitesinden 1981 yılında, İngiliz Edebiyatı dalında lisansüstü derecesiyle ayrıldı. 1982-83 yıllarında Montréal McGill Üniversitesinde bilimkurgu alanında doktora çalışması yaptı, ancak doktora derecesini almadan İstanbul'a döndü. 1983'ten bu yana Akıntıya Karşı, Zemin, Birikim, Demokrat ve Defter dergilerinde deneme ve makaleleri yayımlandı. 1984-1995 yılları arasında Mozaik Müzik Topluluğunun bir üyesi olarak, 1995'ten sonra ise bağımsız olarak müzik çalışmalarını sürdürdü. Metis Yayınları'nda fantazi ve bilimkurgu dizilerinin editörlüğünü yaptı. 1986-1994 yılları arasında yazdığı siyasi makalelerini Geriye Kalan Devrimdir (Metis, 1997) adlı kitabında, sevdiği şarkıların sözlerinden hareketle yazdığı denemelerini Şarkı Okuma Kitabı'nda (Metis, 2000) topladı. Tarihin Bilinçdışı (2004), Bir Şeyler Eksik (2007) ve Çokbilmiş Özne (2008) Metis yayınlarından çıkan diğer kitaplarıdır. Ütopya, Distopya ve Bilimkurgu hakkındaki yazılarını derlediği The View from the Masthead: Journey through Dystopia towards an Open-Ended Utopia kitabı 2010'da İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlandı. 2002'den beri Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bülent Somay aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı Direktörüdür. Devrimci Sosyalist İşçi Partisi mensubudur.
Bülent Somay ilgi çekici konuları hedeflese de konuların etrafında biteviye dönüp durmasından dolayı beni fazlasıyla yoran bir yazar. Böylesi relativistik yorumların herhangi bir eleştiri ya da bilgi üretimi sağlamadığını da düşünüyorum.
Bazı kitapları bitirdiğimde kalbimin üstüne bastırıp bir kaç saniye tutarım, yazarını sevgi ve minnetle anarak. Okuduğum tüm Bülent Somay kitaplarında yaptım bunu. O kadar yani!
Žižek okumadım ama Bülent Somay'ın bir kitabı hariç tüm Türkçe kitaplarını okudum. Kitap sonunda yer alan “Yamuk Bakmak”'ın tanıtım yazısında Žižek için ifade edilen sözleri Somay'a uyarlayarak söylemek isterim öncelikle, "sezdiğimiz ama en derinlerindeki mantığına bir türlü nüfuz edemediğimiz için söze dökülmeden kalan şeyler vardır. Somay bu şeyleri söze dökmeyi başarabiliyor."
Herkesin kendi kafasına göre yazdığını anladığımdan beri tarihe ilgim bir süredir azalmıştı. Boşuna mı okuyordum? Böyle giderse, hiçbir bilginin doğruluğundan emin olmayacağımı düşünüp tarihe ilgim azalmıştı. Tarihe nasıl yaklaşacağımı bilemiyordum açıkçası. Okuduğum bir kaç kitap sayesinde pozitivizme falan şöyle bir bakınca tarihe farklı yaklaşmam gerektiğini anlamıştım ama tam olarak nasıl olacağını da bilemiyordum. Öte yandan, insan psikolojisini görünen ve görünmeyen yanlarıyla hesaba katmayan hiçbir inceleme araştırma kitabı da beni tatmin etmiyordu gerçekten.
Bülent Somay, tarihi, dış tarih ve iç tarih olarak ikiye ayırarak inceliyor. Tam da benim öğrenmek istediğim, siyasi olaylardaki birey psikolojisi faktörünü, kişisel tarihi yani iç tarihi psikanalizle irdeleyerek açıklıyor. Derinlere yani görünenlerin en altına inerek dış tarihi etkileyen unsurları açıklamaya çalışıyor. Bunu, bölümlerin başlıklarında belirtildiği gibi popüler kültürün öğelerinden olan bilim-kurgu, polisiye romanları ya da filmlerini tarih yazımı için birer metafor olarak kullanıp tarih, tarih yazımı nedir, tarihçi kimdir, nesnel tarihçi mümkün müdür gibi soruları da cevaplayarak yapıyor. Aslında bir taşla iki kuş vuruyor da diyebilirim. Popüler kültürün tanımını, tarihçesini, unsurlarını, özelliklerini ve örneklerini de aktarmış oluyor bu arada. Belki de üç kuş demeliyim. Bir kuram olarak psikanalize de okuru biraz daha yaklaştırıyor.
Somay'ın parçalanmış özne anlatımından sonra kitleleri kutuplaştırmanın neden bu kadar kolay olduğunu daha iyi kavrıyor insan. Ötekileri özne olarak kabul edebilmenin en etkili yolu onları anlamaya çalışmaktan geçiyor yazara göre. Özne olarak ötekilerin hikâyelerini ne kadar iyi dinleyebilirsek kendi hikâyemizi de o kadar anlamlı kılıp, iyi yazarız demek istiyor sanırım. Yanlış anlamadıysam sorun tarihçilerde değil öznenin kurulumunda. Ötekileri nesne olarak görerek kurulan öznelerde yani. Anladığım kadarıyla, en az tarihin kendisi kadar tarihe nasıl yaklaştığımız da önemli. Bu yaklaşım sayesinde ulaşacağımız bilgi salt tarih okuyarak ulaşacağımız bilgiden daha kıymetli belli ki. Tarihe doğru bir yaklaşım bugünü ve anı da anlamlı kılmamızı sağlamış olacak. Hakikati aramanın en güzel yollarından biri benin ötekini özne olarak kurmak sanırım, sadece, nesnel olması mümkün olmayan tarih anlatımlarını okumak değil.
Tanıl Bora'nın Cereyanlar'ından sonra havada kaldığını düşündüğüm pek çok bilgi büyük ölçüde yerine oturdu yazar sayesinde. Babanın-Adı'nın hem birey hem de toplum için ne anlama geldiğini öğrenmek ideolojilere nasıl yaklaşmam gerektiğini de gösterdi bana. Marks ve Engels’i gerçekten doğru anlayan kaç kişi var acaba diye sormadan geçemedim. Bilgisini değerlendirebilecek durumda değilim, haddim de değil zaten ama öyle hissediyorum ki bu iki kuramcıyı doğru anlayan ender insanlardan Somay. Ona rastladığım için çok şanslı sayıyorum kendimi!
Son zamanlarda küresel kapitalizmin sonunun geldiğine ilişkin makaleler okumuştum. Bu sebeple, Somay'ın son bölümde böyle bir kapitalizmin zaten olmadığını söylemesi ilginç geldi bana. Kapitalizm, Marksizm gibi konuları çok iyi bilmediğim için bu son bölümü anlayabileceğimden pek emin değildim ama sınırlı birikimime rağmen bir şeyler kaptım sanırım. Kapitalizm tam olarak küreselleşemeden çökecek mi acaba? O zaman ne olur, insan çok merak ediyor doğrusu. Küreselleşmeyle ilgili sınırlı bilgime rağmen farklı bir perspektif kazandım gibi.
Kendi üzerine düşünemeyen bireyler gibi kendi üzerine düşünemeyen ideolojilerden, kuramlardan vs toplumları ilerletecek vizyon ve misyon beklemek boş bir hayalden başka bir şey değildir gibi bir sonuç çıkarttım ben.
Planladığım anarşizm ve feminizm okumalarım öncesinde de iyi geldi bana bu kitap. Yazarın dış tarihle ilgili anlattıklarını anlamlandırmak daha kolay geldi bana. İç tarihin anlatıldığı bölümlerde zorlandım biraz. Lacan’ın “Gerçek”, “imgesel”, “simgesel düzen”, “gösterge”, “gösteren”, “gösterilen” kavramlarını kabaca da olsa internetten okuma ihtiyacı hissettim. Yine de bu bölümler sayesinde, okumayı hiç düşünmediğim Lacan'a biraz daha yaklaştım. Lacan'ın “Gerçeği” ne kadar imkansızsa, nesnellik de o kadar imkansız gibi geldi bana. Psikanalizin eleştirilme nedenlerinden birini de görmüş oldum. Tekinsiz her zaman bizimleyse, içimizdeyse onu uyandıranların kimler, neler olduğu da daha net görünüyor.
Her Le Guin okumasından önce “Freudo Baggins’in Mordor Yolculuğu” başlıklı bölümü okuyup bazı şeyleri hatırlamam iyi olacak sanırım. Keşke Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınları”nı okumadan önce okusaydım Bülent Somay’ı. İnsanların kıyafet danışmanları bile var, kitap için neden yok? :-)
Şimdiye kadar hiç kulağıma gelmedi ama, anne ile ensest ilişkiye bakışı açısını düşündüğümde Bülent Somay'ın tepki çekip çekmediğini de merak ettim doğrusu. Nasıl bir ülkede yaşadığımız malum.
Anlattıklarını, verdiklerini ne kadar sağlıklı anlayabildim, ne kadar alabildim tam bilemiyorum ama emin olduğum bir şey var o da aradığımın Bülent Somay'da olduğu. Pek çok sorumun cevabını veriyor Bülent Somay. Marks, Lacan, Freud gibi büyük kuramcıları doğrudan okuyup anlamak 52 yaşımdan sonra çok zor geliyor bana. Daha çok bu kuramcıları yorumlayanlardan okudum onların düşüncelerini. Bülent Somay kadar iyi aktarabilen hiç görmedim şimdiye kadar. Bu şekilde ifade etmek nasıl olur bilmiyorum ama başka türlüsü şu an aklıma gelmiyor: böyle ara elemanlara çok ihtiyaç var bana göre. Bu kitabı okurken şunu fark ettim ki, benim büyük kuramcıları anlayamamam ya da kuramlarla ilgili bazı bilgilerin eksikliğini hissetmem sadece doğrudan bu kuramcıları okuyamamamdan kaynaklanmıyor aynı zamanda bu kuramcıları bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumlayarak bizlere aktaran ara elemanlardan da kaynaklanıyor.
Ayrıca, az ama öz anlatım bütünü göstermede çok daha başarılı sonuçlar veriyor bana göre. Umarım Bülent Somay yazmaya devam eder!
Okunacaklar: Bütün Le Guin romanları Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley Yamuk Bakmak, Slavoj Žižek (?)
Seyredilecekler: Yüzüklerin Efendisi Yüzde Yedilik Çözüm
İsa'dan sonraki ilk binyılın ardından, beyaz Batılı erkekler Ortadoğu'ya Tanrı adına saldırmış, Kudüs ve çevresinde "Tanrı'nın Krallığı"nı kurmaya çalışmışlardı. İsa'dan sonraki ikinci binyılın ardından ise gene beyaz Batılı erkekler Ortadoğu'ya saldırdılar, ama bu kez Tanrı adına değil, özgürlük ve demokrasi adına. Aradaki fark şurada ki, bugün herkes"özgürlük ve demokrasi" dendiğinde kastedilenin petrol ve enerji kaynaklarının denetimi olduğunu biliyor, ama bilmiyormuş gibi yapıyor. Oysa binyıl önce herkes olmasa da çoğunluk, "Tanrı'nın Krallığı" mitine inanıyordu. Kötülük "serbest piyasa ekonomisi" mitinin de çözülmeye başlamasıyla birlikte üstümüze geliyor ve onun karşısında sığınabileceğimiz bir tanrımız bile yok artık. Kendimizden başka güvenebileceğimiz hiç kimse yok ve "kendimiz" dediğimiz şey de 20. yüzyıl boyunca ulus-dev-letler tarafından acımasızca güçsüzleştirildi, dilsizleştirildi, hadım edildi.
İnsanlık tarihine(tarihyazımına) psikianalitik bir perspektiften bakmayı deneyen yazar komünizm ve feminizm başta olmak üzere iktidarın karşısında konumlanan temsillerin tarihsel varoluş serüvenlerini ve bugün durumlarını ele alıyor/eleştiriyor.