“Kim bilir, belki de cehennem insanın kendini bağışlayamamasıdır.” Aşk sandığımız bağlılıklar, gerçekte bizi kendine tutsak eden bağımlılıklarımız mıdır? Tarık Tufan, insanın içindeki bu büyük çatışmanın kapısını aralayarak aşkın yersiz yurtsuzluğuna dair sarsıcı bir hikâye anlatıyor. Akademisyen Orhan büyük bir tutkuyla bağlı olduğu Firdevs’in peşinden umutsuzca koşarken, bir yandan kendi geçmişindeki travmalarla diğer yandan Firdevs’in bir başka adama duyduğu hastalıklı aşkla mücadele etmektedir. Gece yarısı aldığı telefonla kendini sayfiye kasabası Saklıkuyu’da bulur. Geçmişte hastane olarak kullanılmış, Osmanlı sarayının ve İstanbul zenginlerinin sırlarıyla dolu eski bir köşkün odasına yerleşir. Hatıralarına hapsolmuş Defne’yle ve diğer komşularıyla tanışan Orhan, onların yaralı hikâyelerine ortak olurken, kendini buraya sürükleyen kaderi anlamaya çalışmaktadır. Firdevs’in birden ortadan kaybolmasıyla içine düştüğü merak, nefes kesen bir sonla cevap bulur. Âşıklara Yer Yok, gerçeklikle hayalin iç içe geçtiği olağanüstü bir aşk ve tutku hikâyesi. Aşkın büyülü ve karanlık doğasına dair duygu dolu, eşsiz bir roman. Her sayfasında kendinizi bulacağınız bir edebi şölen.
1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir. Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.
Tam da “Güzel kitap, ama temposu biraz düşük,” diye düşünmeye başlarken yazar hikayenin sonunu iyi bağlıyor. Sonuçta güzel kitap, ama biraz ağır ilerliyor işte.
3dk önce bitti. Finalin bariz tahmin edilir ve ben geliyorum demiş olmasına rağmen böğrüme adeta öküz oturdu. Bu oturuşun bir kısmı ise başka okunmadık Tarık Tufan romanı bırakmamış olmam kaynaklı. Bu arada nedense Şanzelize Düğün Salonundaki karakter de buradaki Orhan karakteri de benim hayalimde daima Tarık Tufan. Hatta 1.tekil şahıs kullanınca onun sesiyle okuyorum kafamın içinde ve gerçekten elimde değil. Bence gerçek hayatta duygularını aşklarını böyle yaşıyordu ve kendisinin paralel evrenlerdeki versiyonlarını yazıyor sürekli. Ne bileyim sefil loser tiplemeyi başka nasıl bu kadar iyi yazabilirsin be adam! Neyse bundan sonrası SPOILER karışımı Öncelikle kitabın sonunda belgeler nedir Allah aşkına ya tüyler diken diken. Bunu bir araştırayım röportaj vermiştir illaki. Etkiyi arttırmak için kurgulanmış da olabilir ama portre falan da var ve öyle bi kitap da mı var sesli düşünüyorum şu an. Hadi o kısımlar gerçek diyelim Orhana yazılan mektup da mı gerçek. Tüm roman o mektuptan mı esinlenilmiş o zaman? Olabilir çünkü mektupta yazanı merak edip durduk Orhan gibi ama zaten bildiklerimizin ve çıkarımlarımızın özetiymiş. Romanın girizgahının ve bitişinin aynı noktaya getirilmesi çok hoş olmuş ancak girişteki şimdiki zaman kipi sonda geri gelseydi hem daha estetik olurdu hem benim gibi temmuzda başlayıp eylül sonu bitirenler için daha kolay jeton düşerdi diye düşünüyorum. Zaman git gelleri de okura iyi verilmeye çalışılmış ama ustaca hesaplanmamış gibi geldi. Örneğin bir yerde "neden aylardır benden kaçıyor" diye soruyor ama son görüşmelerinden 1 hafta sonra şirketin yerinde yeller estiğini görüp asistandan nedenini öğrendiğini öğreniyoruz. Biraz da fantastik Firdevs karakterinden bahsedelim. Bana Forrest Gump'taki kadın karakteri hatırlattı dengesizlik ve loserlık olarak ama tabi çok daha öz güvenli ve dişlisi. 1.si ben bir adamın bu tarz bi kadından etkilenmesini asla anlayamayacağım. Erkek olsam itici gelirdi gibime geliyor. 2.si hadi diyelim onun da bir kör alıcısı oldu da hayatını uğruna telef etti ama bir kadın nasıl bir erkeğe böylesine tutulur asıl bunu asla anlamayacağım. Kadın denilen varlığa aşık olunur ama kadın öyle abartarak aşık falan olmaz. Ha evet "dad issues" dersin anlarım ki romanda değinilmiş ama onun da sınırı vardır. Yani duygularini yoğun yaşasa da fiziki varlığını heder etmez kadın bunu demek istiyorum. Evrimsel Psikoloji dersi aldiğimda sezgisel olarak bildiğim bu gerçeği daha iyi kavramıştım. Biz kadınların sınırlı sayıda yumurtası var bunu da ayda birkaç gün üretiyoruz riske atamayız. Oysa erkeklerin mevcut rekabette hiç eş bulamamaktansa bir kişiye tüm enerjisiyle koşması ve tüm kaynaklarını bu yolda tüketmesi alınması zorunlu bir risk. Tabii ki koşan kadın için de teoriler mevcut bla bla ama yani Firdevs in reel dünyada karşılığı belki çok nadirdir. Romandakine de ısınamadım empati yapamadım ve daddy issue bile ikna etmedi diyebilirim. Son olarak Orhanın değinilmeye tenezzülü haketmeyen babasına değineceğim. O balık pişirme anısında o kadar kuruldum ki ellerimle ümüğünü sıkasım geldi. Sen git komşu kadına hanım diye hitap et nezakette kusur etme ama kendi karına hödüklükte sınır tanıma. Hayır bu tiplerin gerçekte var olduğunu bilmek esas çıldırtan. Yazar ya ailesinde böyle bir şey yaşamış ya yaşayandan dinlemiş olmalı yoksa münkün değil. Instagramda paylaşsan yorumlarda "evimize kamera koymaya ne hakkınız var" derler o derece gerçek o derece yaygın ne yazık ki.
Kitabın ana konusu olan aşk hikayesini, hatta büyütülerek kitabın adına verilen ve aforizmik etki yaratan kitap adını, abartılı buldum. Açıkçası aşk değil de, saha bağımlılık veya takıntı düzeyinde bir durumdu. Hatta bir bölümde Firdevs'in psikoterapi seanslarında da ortaya çıkıyor. Yazarın anlatımındaki hep ilerki sayfalara merak uyandırmaya çalışan "ama bunun son olmadığının farkında değildim, bu an en önemli anım değildi görecektim" gibi ileriye ithaflı cümleler de beni rahatsız etti. Onun dışındaki genel kurguyu, Defneyi, mekanları, Saklıkuyuyu ve alt metinlerdeki hikayeler daha gerçek, daha samimi, daha içten hissettiğim şeyler oldu. En son Tarık Tufan'ın Şanzelize Düğün Salonunu okumuştum, o zamandan bu zamana dilinin ve anlattığı içeriğin değiştiğini hissettim, bunu görmek güzeldi.
Bu kitap bence aşkla değil takıntıyla alakalıydı. Hasan Ali Toptaş'ın mekanlarının verdiği pus ve gizemin (Saklıkuyu'nun) arkasından Orhan ve Firdevs'in hikayesini dinledik. En bayıldığım Tarık Tufan kitabı diyemeyeceğim elbette bir Şanzelize Düğün Salonunu değil ancak okunabilir. Tarık Tufan'ın 'Kaybolan' kitabında olduğu gibi bazı cümleleri altını çizdikten sonra 10 dakika duvara baktırıyor ama o cümlelerden bulamadım bu kitapta ben pek.
Tarık Tufan iyi bir aşk yazarı. Aşk yazmak tabirini ucuz bir beyaz dizi yazmak anlamında kullanmıyorum. Derinlemesine, bağımlılığa dönüşen, ruhsal dünyayı yerle yeksan eden aşkları Tarık Tufan çok iyi yazıyor. Biraz da aforizma denilebilecek güçlü cümleleri iyi kullanıyor. Bu denge güzel bir denge bence. Daha fazlasını ya da daha farklısını vaad etmiyor da zaten. E süper;)