Orta yaşını geçkin, uzun yıllardır Fransa'da yaşayan, akademisyen bir Türk kadının rutin hayatı bir gün alt katına yeni bir çiftin taşınması ile alt üst olur. Başta sadece kollarını ve bileklerini gördüğü adama ilk günden aşık olur ve gerçekleştirdiği türlü kadınsı numaralarla onu kendisine bağlamayı ve birlikte olmayı başarır. Bu numaraların arasında; ressam olan adamın resimlerinin satılması için Paris'in kalburüstü bir galeri sahibini araya sokmak, pahalı hediyeler ve kaçamaklar için çalıştığı yayınevinin kasasından para tırtıklamak, ya da ressamın "muhit edinmesi" için Türk büyükelçi ve eşinin "yüksek sosyete" grubuna katmak ta vardır.
Ancak olanlar olur ve birgün ressam tarafından yazarın yakın arkadaşlarından bir ile aldatılır. İntikamını, büyükelçinin evindaki boğa figürlü bir Picasso heykelinin boynuzunu ressamın eline saplayarak ve onu artık resim yapamayacak şekilde yaralayarak alır ve kaçar. Bir süre evsizlerle beraber takılır, onlarla beraber yaşar. Bu arada yaraladığı ressam artık tanınmış bir nft "sanatçısı" olmuştur. Kendiyle, tutkulu aşkıyla ve kariyeri ile sürekli hesaplaşmaktan yorulan kadın Türkiye'ye döner ve annesinin yanında bir çeşit huzur bulur.
Kitaba adını veren soytarı kavramı nerede işin içine giriyor derseniz, ressamın soytarılara onurlu bir yalnızlık biçmesinden, soytarıların konumları gereği yalnız, fakat öte yandan de efendisine kimsenin söyleyemediği eleştiri ve sözcükleri söyleyebilecek kadar fütursuz ve cesaretli olmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle ressam, sanatındaki kimlik arayışında soytarıları merkeze oturtuyor ve soytarı resimleri yapıyor.
Yaklaşık üç romana yetecek bütün bu olaylar ve detayları 234 sayfa içinde anlatılıyor, bu da okuyucuyu yorduğu gibi, romanı da gerçeklikten uzaklaştırıyor.
Yazar İdil Başural gerçekten uzun yıllardır Fransa'da yaşıyor ve gerçekten de doktora yapıyor. Muhtemelen kendi hayat deneyiminin bir kısmını kahramanın kişilğinde romana yansıtmış. Belki de uzun zamandır yurt dışında yaşaması nedeni ile kullandığı dil edebiyattan ve özellikle Türkçe klasiklerden beslenmiş. Yaşına göre eski bir Türkçe, daha çok benim kuşağıma hitap ediyor. Ancak günümüzün 20-30 yaşndaki okuyucuları büyük olasılıkla yanlarında bir sözlük bulundurmak zorunda kalacaklar. Fakat, çok ilginç bir şekilde bu eski dil 180'li sayfalardan sonra biraz arınıyor, belki de yazar bu kısmı Türkiye seyahatlerinden birinde kaleme aldığındandır.
Bütün bunlara rağmen, anlatım akıcı ve sağlam. Aşırı süsleme ve abartılardan uzak, kolayca okunmayı sağlıyor. Kahramanlar ise iyi çalışılmış ve anlatılan toplumsal katmanların içinden gelmeseniz bile kendinizi romanla özdeşleştirebiliyorsunuz.
Kitap Everest yayınlarından çıkmış ve özensiz bir redaksiyondan geçmiş. Bolca imlâ, anlatım ve sözcük hataları var. Bu da okuyucuyu yoruyor.
Ayrıca kötü bir kapakla satışa sunulmuş. Üzerindeki kediye benzeyen soyut figürün, ne kitabın içeriği , ne adı, ne de ana temasıyla bir ilişkisini kuramadım.
Sonuç olarak, bir başyapıt değil ama iyi bir ilk roman. Ancak, İdil Başural'ın kalıcılığını bundan sonraki eserlerinin belirleyeceğine inanıyorum.
Kitabı arkadaşımın önerisiyle aldım. Buradaki yorumlara baktığımda da beklentimi oldukça düşürmüştüm hatta almamayı düşünüyordum. O yüzden bende Soytarı büyük bir şaşkınlık yarattı, kitabı bitmesin diye ağır ağır okudum diyebilirim. Öncelikle kitap genel okuyucuya hitap etmeyen, okuyucusunu seçmek isteyen bir kitap. Hem siyasi açıdan çok geniş bir kitleyi biraz bence kasıtlı tahrik eden mesajları var hem Paris'teki hayatı, özellikle akademik çevreyi bilmeyenler için Gönül karakteri inandırıcılıktan uzak olabilir. Paris de turist olarak görülen ya da hayallerdeki Paris'i pek yansıtmıyor. Elli yaşına yaklaşmış ve Paris'te eğitim almış biri olarak söyleyebilirim ki yazarın gözlem kabiliyeti çok yüksek. Paris'te böyle bir hayat olmasını geçtim, benim Gönül karakterine ilham olduğunu düşündüğüm, ona çok benzeyen tanınmış bir akademisyen kadın bile geldi aklıma. Kitabın ressamlarla ilgili anekdotlar verme gibi bir vaadi de yok, nasıl öyle bir düşünceye kapınıldı bilemiyorum ama ben hiçbir tanıtım metninde böyle bir şey görmedim, beklentim de o yönde olmadı o yüzden.
Fakat buradaki yorumlara birkaç konuda katılmak zorundayım. Kitap biraz yayınevinin ve editörün gazabına uğramış. Çok fazla yazım hatası var ve bu okuma keyfinden inanılmaz götürüyor. Yazık etmişler. Bunun dışında, yazarın sayfalarca anlatacak olayları hızla yığması benim de çok hoşuma gitmedi. Hem bazı olayların yüzeysel geçilmesine neden oldu bu durum hem de yazarın ilk kitabımda her şeyi söylemeliyim paniği yer yer peşimizden kovalıyorlarmış gibi tansiyonu lüzumsuz yükseltti. Daha da iyi olacağına inanıyorum sonraki kitaplarının.
İçine resim sanatı ile ilgili bilgiler yedirilmiş sandım kitapçıda şöyle bir karıştırdığımda ama sonra anladım ki orta yaş bir kadının bir ressama aşık oluşu ile ilgiliymiş tüm mesele. Yazarın genç olup da orta yaşlı bir kadını yazması bana hiç inandırıcı gelmedi metroda fare ile burun buruna gelmesi bile daha gerçekçiydi bana göre. Çoğu meseleyi irdeleme biçimini de çok yüzeysel buldum. Ve çok fazla olay oluşu yazarın tüm söylemek istediklerini sanki bir kez hakkı varmış da şimdi söylemezse bir daha hiç söyleyemeyecekmiş gibi bir panik duygusu içinde olduğunu hissettirdi. Halbuki başlarda daha sakindi her şey ve daha keyifliydi. Biraz dinginlikle daha iyi ve daha derin bir ikinci roman gelebilir.