Ahn Junghyo (This is the author's preferred Romanization per LTI Korea) is a South Korean novelist and literary translator.
Ahn was born December 2, 1941 in Seoul, where he graduated from Sogang University with a BA in English literature in 1965. He worked as an English-language writer for the Korea Herald in 1964, and later served as a director for the Korea Times in 1975-1976. He was Editorial Director for the Korean Division of Encyclopædia Britannica from 1971 to 1974.
Ahn made his debut as a translator in 1975, when he published a Korean translation of One Hundred Years of Solitude by Gabriel Garcia Marquez which was serialized in the monthly Literature & Thought. From that time until the late 1980s, he translated approximately 150 foreign works into Korean.
Ahn's first novel was Of War and the Metropolis, now known as White War (하얀전쟁), which was published in 1983 to a chilly critical reception. It discussed his experiences as a Republic of Korea Army soldier in the Vietnam War. Ahn translated it into English and had it published in the United States, where it was released by Soho Publishing in 1989 under the title The White Badge. In 1992 it was also made into a film, White Badge, shot on location in Vietnam. The book was then reissued in Korea as White War in 1993, and was received much more favorably than before.
In addition to his writing, Ahn is known as a translator.
Bu sene henüz çok etkilendiğim ve beni alıp götüren bir kitap okumamıştım, Gümüş Aygır bu açıdan ilk oldu ve ilaç gibi geldi.
Yazar Ahn Junghyo, henüz dokuz yaşında bir çocukken Kore Savaşı başlayınca küçük yaşta bir savaşa tanıklık etmiş; bombardıman altındaki bir şehirden kaçış, göç, böyle yıkıcı bir belirsizlik ortamında kadınlar başta olmak üzere sivil halkın her konuda istismarı, açlık gibi savaşın pek çok trajik yönüyle tanışmış. Bu tanıklığından hareketle Gümüş Aygır’ı kaleme almış, kitabın yazarın anılarından ve kitabın basılma serüveninden bahsettiği muhteşem bir sonsözü var, bunları detaylarıyla anlatıyor.
Gümüş Aygır’da bizi, Güney Kore’nin coğrafi şartları nedeniyle Japon, Çin istilası gibi pek çok savaştan aslında o güne kadar pek etkilenmemiş, küçük bir köyüne götürüyor yazar. Fakat Kore Savaşı başladıktan kısa bir süre sonra buraya da sıçrıyor ve Birleşmiş Milletler askerleri gelip köye kamp kuruyorlar. Bir yandan devam eden savaşın izlerini okurken, diğer yandan ise savaşan askeri birliklerin kendi yağında kavrulup giden, bakir bir köye gelmesiyle bireysel ve toplumsal yaşantıların nasıl değiştiğini görüyoruz. Kitabın en vurucu ve etkileyici yönü tam da buradan geliyor: Savaşın sebep olduğu yıkım ve trajedilerin yanında, cephe gerisinde, kendi halinde hayatına devam eden sıradan insanların gündelik hayatlarının nasıl değiştiğini ve daha da önemlisi, böyle bir kaos ortamında insanların ve toplumların nasıl yozlaşabileceğini, kendi çıkarı için neler yapabileceğini, her koşulu fırsat olarak görüp nasıl kârlı çıkabileceğini çok güzel işliyor bir savaş dönemi anlatısı içerisinde.
Kurgunun merkezinde, kocası ölünce iki çocuğuyla tek başına kalan, gündelik işlere giderek hayat mücadelesi veren bir kadının hikâyesi var. Bu hikâyeyle de muazzam bir ahlak sorgulaması sunuyor aslında yazar. Asıl kötü kim ya da kötülük ne; toplum tarafından dışlanan, kınanan haraketler bir ölçü olabilir mi, yoksa çocuklar gibi masumiyete sığınabilen, evliler gibi sosyal etiketlerinin koruması altındakiler ya da sosyal sınıfları nedeniyle ‘saygın’ kabul edilenler bunu suistimal eder mi, bir diğer deyişle güvendiğiniz toplumsal adalet aslında ne kadar kokuşmuş bir bataklıktır, bunu çok güzel işliyor. Aklıma yer yer Sineklerin Tanrısı geldi okurken, nitekim yazarı çok etkileyen kitaplardan biriymiş sonsözde bahsettiğine göre.
Lisede kompozisyon yazmaya pek hevesliydim, öğretmen bir konu belirlesin ve ödev olarak versin diye heyecanla beklerdim. İyi yazabilmek için örnek kompozisyonların yer aldığı bir kitap almıştım. Kitabın mavi kapaklı olduğunu bir de içindeki bir konu hakkında uzun uzadıya düşündüğümü hatırlıyorum: Savaşlar yapıcı mıdır, yıkıcı mı? Buna ne yazabilirdim ki? Bir savaş neyi kurar neyi yıkar? Sonra zaman geçti, savaşlar üzerine kitaplar okudum, filmler-dizilerden de öte canlı yayında savaş izledim (hala izliyorum, bu değişmedi) Savaşın yıkıcı yanlarını bir seyirci olarak canlandırdım zihnimde. Yapıcı yanları ise teoride kaldı hep. İşte Gümüş Aygır bana en çok bu seyirci olma halini düşündürdü. . 1950, Geumsan köyüne götürüyor bizi Ahn JungHyo, Kore Savaşı’nın hemen öncesine. Ardından savaş başlıyor, kısmen korunaklı bir köy olmasına rağmen Geumsan’da da hiçbir şey eskisi gibi olmamaya başlıyor. Savaşın ölü ve yaralı sayısından başka götürdükleri de oluyor. Bedenlerin bütünlüğünü, çocuklukları, güveni, inancı kırıyor. Savaşın geri planındaymış gibi görünüp, en derinden etkilenen çocuklara ve kadınlara odaklanıyor JungHyo. Yozlaşmayı da, ikiyüzlülüğü de gösteriyor. Gümüş Aygır’ı da yazarın son sözünü de çok sevdim, umarım denk gelirsiniz bu esere~ . Tayfun Kartav’ın dipnotlarıyla zenginleştirdiği özenli çevirisiyle~
Books arrive in my hand through many different routes, a great review, a forboding list of classics to be endured (often endurance turns into a revel as long as Henry James has nothing to do with it), a friends recommendations, but most serendipitously and happily are those who is some random bookshop snuggled their way into your hands. Silver Stallion arrived in the last way, and while I am not sure if it was some kind of mistaken curiosity of whether this was Korea`s answer to black beauty or if it was the rather grand a Novel of Korea which made me think this was Koreas answer to the Great American Novel i really cannot remember. The book languished on my shelves for three years before I finally got around to it and now very much wish I trusted my first impulse sooner. Its a good book and in the original may well be a very good book.
The book takes place in rural Korea in the 60s where life is once again shattered by war, this time the UN army fighting North Korea and then the Chinese. Written from the perspective of an young boy whose mother after an almost casual rape by two predatory UN soldiers is shunned by her village. With little to lose and no other way of earning a living she becomes a "yankee lady" selling herself to the soldiers in a nearby camp. Its all very grim and depressing, but the unflinching no apologies examination of how wars ruins the lives of those caught in its slipstream is fascinating.
Kitap Kore savaşı döneminde geçiyor. Kore halkının yiyecek bulamaması ile açılıyor kitap. Ardından Türkiye'nin de aralarında bulunduğu birleşmiş milletler askerleri Kore'ye yardıma geliyor. Bu hikayeyi hep böyle duysak da Amerikan askerlerinin Kore kadınlarına tecavüz edip onları genelevlerde çalışmaya mecbur ettiği gibi bir gerçeği de taşıyor kitap. Olle'nin hikayesi bu yönde gelişiyor. Kitap hep Olle ile devam etse daha çok sevebilirdim ama sürekli araya başka karakterler giriyor. Epeydir okumak istediğim bir kitaptı gümüş aygır. Okuduğuma hem memnunum hem değilim. Ben daha güzel bir kitap bekliyordum ama bir çok yönden ortalama bulduğum bir kitap oldu. 3.5 ⭐
This entire review has been hidden because of spoilers.
Savaşın değdiği topraklar asla eskisi gibi olmuyor . Kenarında köşesinde de olsanız bir dolaylı / doğrudan etkilerini hissediyorsunuz .Kendi halinde dışarıya kapanık köy/ kasaba tecavüze uğramış bir kadının kaderini paralel paralel yaşıyor .Bu süreçte çocuk / anne / kadın / muhtar / hayat kadını vs ekseninden bakıyoruz .Mevzu o kadar evrensel ki bunu dünyanın herhangi bir bölgesine uyarlanabilirsiniz. Film izler gibi izleyip sonunda evet bu da böyleydi dedim.
Interesting to read of the effect of the Korean war on some ordinary civilians in an ordinary village, but felt the scope was rather too limited seemed like a wasted opportunity.
• Geumsan, dünyadan izole minicik bir Kore köyü. Ama savaş öyle bir şey ki, en masum yerleri bile cehenneme çevirebiliyor. Olle, iki çocuğuyla hayata tutunmaya çalışan bir anne. Savaşın ortasında, tek başına ayakta kalmaya çalışıyor. BM askerleri köye gelince, köyün sakinleri hayatlarında görmedikleri bir vahşetle karşılaşıyorlar. Ve maalesef, savaşın acımasızlığı Olle'yi de vuruyor. Bir gece, o korkunç olay yaşanıyor. BM askerleri Olle'ye t*cavüz ediyor. Bu olay sadece Olle'nin değil, tüm köyün kaderini değiştiriyor. Ama en acısı ne biliyor musunuz?
Köylülerin Olle'ye destek olmak yerine onu dışlamaları. Sanki suçlu olan oymuş gibi davranmaları. İnsanlığın ne kadar acımasız olabileceğini, önyargıların nelere yol açabileceğini bir kez daha gördüm.
Olle'nin yaşadıkları... Yalnızlığı, çaresizliği, hayatta kalma mücadelesi... Okurken kalbim paramparça oldu.
Kadın olmak her zaman zor, ama savaşta... Savaşta kadın olmak sanırım cehennemin dibi.
Kitap, savaşın sadece cephelerde değil, insanların ruhlarında da ne kadar derin yaralar açtığını öyle güzel anlatıyor ki. Masumiyetin nasıl yok edildiğini, umudun nasıl tükendiğini iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Savaşın o kanlı yüzünü göstermeden, insan ruhundaki yıkımı, acımasızlığı bu kadar yoğun hissettirebilmesi beni çok etkiledi. Sanki ben de o köydeydim, Olle'nin acısını ben de yaşadım.
☆Beni en çok etkileyen şeylerden biri de yazarın kendi hayatından izler taşıması.
Manshik'in bir anda burnunun ucu sızladı. Ne var ki bu sızı, ilkbaharın başlarında giysilerinin içine işleyen kum fırtınası ırma ğın karşısından esince-Kumandan Dağı'na tırmanan çocukların ta burun köprülerini sızlatan Geumsan'ın soğuğundan kaynaklan mıyordu bu kez. Beş kafadar ilkbaharın başlarında henüz açelyalar vadilerde aç madan evvel kışlık kıyafetlerini çıkarıp atar, dağa çıkıp ter içinde yabani ot köklerinden toplayarak çiğner ve o köklerden çıkan şe kerimsi suyu ağızlarında emip dururlardı. O yabani ot kökleriyle dolu baharlar bir daha gelmeyecekti. Yazın gaga burunların savaş çıkarıp ırmaktan bu tarafa geldikleri andan itibaren o baharlar da nice Geumsan'lar gibi sonsuza dek yok olup gitmişti. Gün ortasında dalgaların gümüş gibi parladığı Kuzey Kore Irmağı, kayıp giden bir ayna gibi beyaz bulutları içi ne almış akan Soyang Irmağı, berrak suların deli gibi yanarcasına alacakaranlıkta eriyip gidişi, yağmurun ıslattığı tarlalara çöken sessizliğinin sesi, hüzünlü sonbahar göğünde uçma alıştırmaları yaptıktan sonra sürüler halinde güneye doğru akın eden kırlangıç lar, ay ışığına bulanarak uykuya dalmış saz damlı evler ...
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bazı kitapları okurken daha önce okuduğum bir diğerleri ile benzerlik kuruyorum. Bu durum bazen yaşadığım mutluluk bazen de çektiğim eziyetten dolayı olabiliyor.
Gazap Üzümleri’ni lise 1’de iken okumuştum. “Ben bu kitabı sizlere okutmazsam hiçbiriniz bir gün okumayacak” demişti Edebiyat öğretmenimiz. Haklıymış. O dönem ki heyecanlı ve stresli ben olarak bir kış günü büyükbabamları ziyarete gitmiş, yere bir minder atıp kuş gibi sırtımı kalorifere dayayıp dişimi sıka sıka fakat ba-yı-la-rak okumuştum.
Edebi açıdan ve konu yönünden benzerliği olmasa da Gümüş Aygır aynı yüksek gerilimi hissettirdi bana. Bir nevi eziyetle okudum, çok hızlı da okuyamadım. A m a tek cümle ile dünya gerçekten de dünden farklı hep.
Good, but a little uneven. It felt like the author was trying to do quite a lot in a relatively short space. Not bad, but there were some things that just seemed not to come to fruition. Like the young daughter, she could have been completely taken out of the story and she wouldn't have been missed.
Having just visited Korea, the setting was meaningful. The Korean (civil) war was brutal and this novel focused on the impact to one small village. Nobody comes off looking good in this story, but it is well written and compelling.
It took a minute for the story to get going, ended up being a pretty good book. Wish more revenge could have been taken on the “friends” of Mansik though.
This entire review has been hidden because of spoilers.
I got the bright idea to assign this book to my 7th to 9th grade korean american students sight unseen, when i read an Amazon review that described it as "Huck Finnish". Well its not a book for young teens but its an engrossing and important book to read, especially for those of us accustomed to learning only the American point of view in our Imperial Wars. Silver Stallion is set in an isolated village that has been essentially let alone by generations of invaders but can not culturally survive the arrival of G.I's.who first appear as brutal rapists, and later show up to build a camp across the river complete with a prostitute village called Texaas Town. The gang of kids who our main character runs with evolve from fairly innocent pursuit of the eponymous stallion based on Korean legends to learning enough English to beg candy from the soldieers and having violent turf wars over the G.I's garbage dump. The story is told from the point of view of a poor and socially ostracized mother and son, both of whom are complex, flawed, compelling and sharply drawn characters, as well as the village headman, who is watching his world collapse. Ahn Junghyo wrote his own excellent English translation. Some of the imagery and sexual description especially when filtered through the immature adolescent psyches of the boys is extremely jarring and graphic so that is my one caveat in my recommendation of this book.But then again the Koreans, who have an ethnically homogeneous culture are coming into contact with non Asians for the first time, and not in a People to People cultural exchange sort of a way, but as whoremongers and invaders and their view of these folks is pretty unflattering. Also while the novel is a microcosm of the war told exclusively from the point of view of folks who have very limited information, the reader gets a sense of some very complicated race relations between the Koreans, white soldiers, and African American soldiers. Highly recommended
I must admit I have to scratch my head at the rating of this book. It has a lot of two star ratings, but with only two reviews total, it's hard to know why. So I hit Amazon.com, and it has seven reviews and a four star average. Not sure why the lower ratings here.
That said, I thoroughly enjoyed this book. It does deal with some very stark, harsh realities like rape and prostitution as well as a portrayal of UN soldiers that may not set well with Western readers. However, the whole point of the story is how the small village of Kumsan changes when the UN forces setup Camp Omaha across the river from them. Soon, many events begin unfolding that lead to the main character, Mansik, and his mother, Ollye, being ostracized by the villagers. It deals with how they cope and adapt and how the village refuses to do the same. It also delves into the deep Confucian foundation of the village with Old Hwang and how it slowly begins deteriorating over a period of months.
The book did finish with what I believe is a direction of hope, although I can see where some reviewers might feel like it left the reader hanging. Interpreting what happens next is the reader's responsibility, and I chose to see it as a transition and chance to reboot and restart.
Definitely recommended for all adults and older teens who won't be shocked by language or sex talk. It's absolutely not a book for tweens, as it deals with sex in an open but not graphic nature. If you love Korean or Asian fiction, you should also love this novel.