Memleket Hikâyeleri Türk edebiyatında Anadolunun en hakiki hikâyeleridir. Anadolu Memleket Hikâyelerinde bütün gerçek varlığı ve iç dünyasıyla karşımıza getirilmiştir. - Nihad Sami Banarlı
Geniş ününü mizah ve siyasal yergi yazılarıyla sağlayan Refik Halidin mizah yazıları gibi hikâyeleri de edebiyatımızın bu alanında bir aşama olmuştur. O zamana kadar İstanbul sınırları dışına çıkamayan Türk hikâyesini Anadoluya yöneltmekle hikâyeciliğimize yeni bir ufuk açmış, yeni bir soluk getirmiştir. - Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman
Refik Halidin anlattığı olaylar bütünüyle yaşadığı dönemin olaylarıdır. Memleket Hikâyeleri ile Gurbet Hikâyelerinde canlandırılan kişilerin çoğu adeta canlıdır. Bütün bu yönleriyle Halide Edip onun yalnız Türk edebiyatının değil, Rus ve Amerikan edebiyatlarından sonra, hikâyecilikte cihan ölçüsünde ön planda bir yer işgal edebilecek bir hikâyecimiz olduğunu belirtir. - Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.
Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur. İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçeyi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
Yazar 18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Kitapta 18 kısa hikaye var. Özellikle Yatık Emine çok etkileyici bir öykü. Sadeleştirilmemiş olan baskıyı okudum. Yer yer mizahi öğeler içermekle birlikte toplumun bir fotoğrafını çekmiş.
"... insanlar yalnız kendi saadetlerini iyice duymak için yalnız başkalarının felaketlerini arar ve hodbinliklerinin böyle bazı nevilerine fazilet unvanı vererek mesela aldatılan bir kocayı ikaz etmeyi 'ahlak' addederler. Halbuki bunun aslı, başkasının felaketinden duyulan vahşi zevk, kendisini ondan mesut görmek için hazırlanmış garip bir delildir."
R. Halid Karay'ı uzun zamandır merak ediyordum. Hakkındaki tüm değerlendirmelerin ortak noktası Türkçe'yi çok iyi kullandığıydı. Gerçekten de öyle. İnkilap yayınlarının yeniden yayımladığı seri oldukça güzel hazırlanmış. Sanırım 2010'ların başındaki baskılarda dili "gereksiz yere" sadeleştirilmişken gelen tepkiler üzere yeni basımlarda bazı eski kelimelerin açıklamaları dipnota konmuş, aslına dokunulmamış.
Zamanında milli mücadeleye ve Atatürk'e muhalif olmuş Karay, sırf bu yüzden cumhuriyetin ilk yıllarında haksız yere edebi sansüre uğramış, küçümsenmiş hatta okul kitaplarında bir cümlede geçilmiş. Türkçe'de toplumsal gerçekçiliğin öncülerinden R.Halid Karay birçok türde onlarca eser vermiş. Bence edebiyatımızda gözden kaçırmamamız gereken yazarlardan biri. Özellikle romanlarını çok merak ediyorum.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında/erken Cumhuriyet döneminde eserler veren yazarlardaki söyleyiş güzelliğini yakalayamıyor çoğu çağdaş edebiyatçı. Bu tür kitapları okuduktan sonra beğenemiyorum her metni.
Kitapta hikayelere eşlik eden tasvirler sıkmıyor asla. Doğadaki canlı ve cansız tüm unsurlara başka bir ruh katılmış adeta. Yazarı, özellikle ay ışığını betimlemesiyle aklımda tutacağım.
Üslup yanında içerik de başarılı. Genellikle 1900'lu yılların başında yazılmış öykülerde erkek karakterler baskın olmak üzere müthiş bir Anadolu panoraması var.
Çok sevdim, yazarın diğer eserlerini okumaya devam edeceğim.
İngilizce tabirleri çok kullanmamaya çalışıyorum; ancak son bir haftada yaşadığım tam olarak "reading slump" idi. Bu sebeple bir türlü oturup da okuyamadım kitabımı. Bundan dolayı da yorum yapmayı çok istemiyorum. Sadece benim için öne çıkan öyküleri belirtmek istiyorum. O öyküler de şunlar: - Yatık Emine - Şeftali Bahçeleri - Yılda Bir... - Hakkı Sükût - Bir Taarruz - Ayşe'nin Talihi - Garaz
1910'lar türkiye'sinin muhtelif köşelerinden fotoğraf karesi gibi kısa hikayeler. her bir öykü, memleketin başka bir köşesinden, her tür karakteriyle; mutaassıp bir köyünden eğlence düşkünü bir kasabasına, çekingen bir memurundan inatçı bir öküzüyle ilgili olanına kadar hepsi tam bir bütünü oluşturuyor. hepsi de çok güzel. ama bazıları bayağı güzel bir romanı dahi oluşturabilirmiş, keşke daha uzun okuma şansım olsaydı diye üzüldüm bittiğinde.
bu kitabı ve Gurbet Hikâyeleri / Yeraltında Dünya Var'ı takriben lisedeyken okumuş olmam lazım; bazılarını biraz hatırladım zaten. iyi de yapmışım, gerçekten genç yaşta okumayı sevdirecek sadelikte ve kalitede öyküler. bu yaşta da ayrı bir tat veriyor tabi.
Üzerinde oynanmış eserleri okumaktan hiç ama hiç keyif almıyorum! Yani, yazarın kelimelerini alır, sırf insanlar anlamıyor diye değiştirirseniz kitabın ruhuna ne olur? Bana sorarsanız kitabı okumak isteyen dilini bu seviyeye getirsin.
Daha önce Refik Halit okudum ama aynı tadı vermesi ne mümkün! Kitabın sadeleştirilmiş baskı olduğunu çok sonradan fark ettim ve çok üzgünüm. En kısa sürede aslına riayet edilmiş bir baskı okumak istiyorum.
Memleket Hikayeleri, Anadolu’ya dair birbirinden farklı hikayelerden oluşuyor. Yazılalı yüz yıldan fazla olmasına rağmen hikayelerin güncelliklerini büyük oranda koruduklarını düşünüyorum. Kuşkusuz bunda en büyük pay Anadolu insanının değişmez iki yüzlülüğü. Refik Halid Karay da ülke insanın fotoğrafını güzel çekmiş. Biraz daha erken yaşta okusam kuşkusuz daha çok etkilenirdim ama yine de okunması gerektiğini düşünüyorum.
ömer kavur'un yatık emine filmini izlediğim günden beri refik halid karay okumayı istiyordum. araya başka şeyler girdi ama nihayet okuyabildim. geç kaldığım için bi nebze pişmanlık duysam da çok başarılı öyküler okuduğum için mutluyum.
yatık emine ve başladığımda fi tarihinde okuduğumu fark ettiğim yatır gibi öykülerin bulunduğu bi kitap memleket hikayeleri. yazarın sürgün yıllarında gördüğü anadolu şehirlerinde yazılmış. bu da 1900lü yılların başına tekabül ediyor. benim puan kırma sebebim öykülerdeki karakterlerin biraz karikatürleşmesinden kaynaklanıyor. hınzır, iki yüzlü, üçkağıtçı insanlar vs. saf, temiz bi kişi gibi bi kurgu var genel itibariyle. arada sürgün yıllarında yazılmış olmasının da belki etkisiyle politik, toplumsal göndermeler çok göze batıyor.
bunun dışında mükemmel bi türkçe kullanımı var. sanırım sadeleştirilmemiş, osmanlıca kelimelerin dipnotlarla açıklandığı bi baskıdan okudum. bu da dilin lezzetini daha çok hissettiriyor. tasvirleri, karakterlere dair anlatımlarıyla çok keyif aldım.
"Bir aralık polislerden biri, yeni kaydolmuş bir delikanlı, merhamete geldi çantasını açtı, bir kuruş çıkardı. Bir kuruş koca bir ekmek demekti. Lâkin nasılsa bu sadaka hazırlığı komiserin gözüne ilişti; tutuşmuş gibi bir hamlede gözleri dönmüş, kendisini dışarı attı:
-Verme, verme! diye bağırdı...
Emine'nin uzattığı el boşta kaldı. Hayatın dayanılmaz bir sarsıntısı bu kadını bir defa yere kapatmış, sonra her halkası başka biçim eza ve mihnetlerden yapılma bir uzun, ağır zincir vücuduna dolanarak onu yaralıya, bereliye sürüklemiş, paramparça etmişti. Bu, manevi değil âdeta maddi bir zincirdi.. Bu, teşbih değil, vak'a idi. O bunlara ne derin bir tevekkülle katlanmıştı. Fakat bu derece hainliğe daha rasgelmemişti. Gözlerini çevirdi, içinden on beş senelik müsibetlerin hazmedilmemiş acısı taşan bir bakışla komiseri uzun uzun seyretti. Sonra gene bir şey demeden, aç bir kurt gibi atılıp ısırması iktiza eden bu vücuda karşı hâlâ isyan etmek arzusu duymadan salına salına hükûmet avlusundan çıkıp gitti."(s.32)
Çok güzel bir dil ve çok akıcı bir anlatımla bizden hikayeler yazmış Refik Halid Karay. Ne ise o ama bir eksik bir fazla yok, kimseye iltimas geçmek de yok. Kim neyi ne kadar hak ediyorsa yazmış. Çok iyi yapmış çok güzel anlatmış bizi bizlere. Mutlaka okunmalı ve okutulmalı.
Refik Halid Karay’ın sanırım ilk kitabı Memleket Hikayeleri. 1909-1919 yıllarında yazılmış hemen hemen tümü. Yani Karay 20’li yaşlarındayken. İleride kazanacağı ustalığın işaretlerini vermiş. Güçlü bir dil, etkileyici bir gözlem gücü var bu hikayelerde. Bilecik, Yozgat gibi sürgün gittiği yerlerden çarpıcı Anadolu manzaraları çizmiş. Tasvirler şiirsel. Cinselliği de az lafla çok etkili bir şekilde işlemiş. İlk hikaye Yatık Emine kitapta özellikle öne çıkıyor. Bu kitap Karay’ın en güçlü eserleri aradında değil belki ama ben keyifle okudum.
Bir eleştirim Karay’ın ve diğer bazı klasik yazarlarımızın yayıncısı İnkılap’a. Bu devirde hala böyle yayıncılık anlayışı olması üzücü. Bir önsözden, kısa bir sunuştan vazgeçtim, öykülerin başlıkları ile sayfa numaralarını gösteren tek sayfalık bir içindekiler bölümü konulmasına bile gerek görülmemiş! Yazık.
18 adet öykü bulunmakta bunlardan bazilari Osmanlı döneminde bazilari ise Cumhuriyet döneminde yazilmis öyküler. Şu var bir ülkenin halki hiç mi değişmez evet bu öykülerden aziz nesin'den dolayi artik şaşmıyorum bizim insanimiz cin fikirli,namusa düşkün görünen ama aslında namussuz,hileden olaylar yapabilen ve dine düşkün görünen ama sadece görünen insanlar... işte bu öykülerde bunlar var. En çok zavallı hayvanlara yapılanlara üzüldüm. Hayvana şiddette hep varmış. Zavallı bizler ne diyeyim bu ülkede hassas kalpli olmak feci bir şey katlanamıyorsun ve bitmiyor.
"O zaman düşündü ki insanlar yalnız kendi saadetlerini iyice duymak için yalnız başkalarının felaketlerini arar ve bencilliklerinin böyle bazı nevilerine fazilet unvanı vererek mesela aldatılan bir kocayı ikaz etmeyi "ahlak" addederler.Halbuki bunun aslı, başkasının felaketinden duyulan vahşi zevk, kendisini ondan mesut görmek için hazırlanmış garip bir delildir."
Well, even I am a native Turkish speaker and also like to read a book I am not very kin with the Turkish writers; especially the old ones. Probably it is because crap (sorry for my language) Turkish education system. It is shame on me! Anyway, with this book I can say that Mr.Karay was very good storywriter. As a reader I know that being a storywriter quite hard and needs different talent. So, he was the one of them.
Anyway, regarding this book specially the stories which was about women they were very good. He explained very well the environment, feelings and women.
Also his stories specially Yatık Emine, Komsu Namusu, Sus Payı are very powerful stories. He touched malevolent side of human (or rather men). I wish there was a women storywriter beginning of 20. century in order to read those times and stories from the women eyes. So, read it!
Halit Refik Memleket Hikayeleri ile tam anlamıyla bir anadolu insanı fotoğrafı çekmiş. Kişiler ve yerler idealize edilmeden bütün gerçekliği ile sunuluyor.Bu gerçeklik bazen savaş meydanından gelmiş bir asker üzerinden bazen meşrutiyet öncesi bir saray çalışanı üzerinden anlatılıyor. Bu anlamda kitap Osmanlının son dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarınındaki insan manzalarından oluşuyor.
Benim en çok ilgimi çeken hikayeler: Yatık Emine, Küs Ömer, Sus Payı, Cer Hocası ve Ayşe'nin Yazgısı oldu. Özellikle Cer Hocasını bir devrin adamı bağlamında çok beğendim. Kendisi de affedilmiş bir Yüzellilikler'den olan Halit Refik acaba kendi hayatı ile Cer hocası arasında bir paralellik mi oluşturmaya çalıştı?
Refik Halid muhalif kişiliğiyle tam bir ayrık otu. Osmanlı’ya da Cumhuriyet’e de muhalif. Haliyle ömrü sürgünle geçiyor. Bu kitabında da Anadolu’ya sürüldüğünde yazdığı öyküler var. Öykülerin hemen hepsinde çok derin bir gözlem gücü var. Çok etkilendim. Böyle güçlü bir kalemi okumadığım için de kendime kızdım. Yatık Emine, Ömer Kavur’un filmiyle bildiğim bir öyküydü. Ama öyküde bambaşka bir boyut daha gördüm. Filmde Emine pasif ve ezilen bir karakterdi. Refik Halit Emine’ye utanmazlığı da ekleyerek bence çok daha gerçekçi bir karakter yaratmış. Bir kadının hiçbir yere sığdırılamayışı okurken hem üzdü hem sinirlendirdi. Şeftali Bahçeleri yine favori öykülerimden oldu. Öykünün konusundan ziyade anlatım güzelliği çarptı. Şeftali kokuları yükseliyor dilinden. Metin estetiğinin bu denli yüksek olacağını hiç düşünmemiştim. Kalan öyküleri de çok sevdim. Refik Halid Osmanlı’nın kaderine terk ettiği Anadolu’yu çok iyi yakalamış. Halkı umursamayan memurlar, köylünün yaşam telaşı ve kuruyan insanlığı beni çok etkiledi. Köylünün tüm insani olanaklardan uzak yaşamından çok vurucu sahneler var. Cumhuriyetin nasıl bir yerde kurulduğunu görmek için bile okunmalı.
Okulların kitap okumayı sevdirmedeki becerisini şu olayla açıklamaya gerek olmadan anlatıyorum.
Yıllar önce edebiyat yazılısı için bu kitabı okumamız istendi. Sınıfta çoğu kişi özeti okudu. Ben ise kitabı okudum. Özeti okuyanlara da rahat okunan ve guzel öyküleri de olan bu kitabı (ve diger kitaplari) okumayıp bir sey başardiklarinı zannetmelerine ince bir alayla yaklaşıyordum.
Sınav günü mantıklı edebiyat hocası (ki severdim kendisini) ne sormuştu dersiniz?
Ortalama yüz yaşındaki öyküler. Döneme, dönemin şartlarına, insanlara o kadar güzel ışık tutuyor ki. Savaş dönemi, ardından gelen yoksulluk ve yozlaşma, birbirinden kopuk ve yoksul halkın gün geçtikçe ahlaksızlaşması... Çok çok uzak bir tarih de değil halbuki, yine de sanki bazı şeyler hiç değişmemiş gibi.
Akla gelen köy hikayelerinin aksine bu hikayeler köylerin, orada yaşayan insanların görünmeyen yüzlerini anlatıyor. Dili sadelestirildigi içindir belki ama bana anlasilir, hafif geldi.
Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri, toplam 18 hikâyeden oluşuyor. Hikâyelerin yazılış tarihleri 1909-1919 arası. Sadece son hikâye 1947 tarihli. Hikâyelerin yazıldığı yerlere bakınca aslında Refik Halid’in memleketin çeşitli yerlerinde yaşayan insanları anlattığını görüyoruz. Bu hikâyelerin hemen hepsini sürgüne gönderildiği yıllarda yazmış. Önce Sinop’a sürülen yazar, daha sonrasında Çorum, Ankara ve Bilecik’e gönderilir. Hikâyeler de hep buralarda yazılmış. Kitapta sürgünden önce tarihlendirilmiş hikâyeleri de var.
Kendisi edebiyatımızda gözlemci gerçekçiliğin önemli temsilcilerinden biridir. Toplumun içinden insanları anlatmayı, günlük olayları hikâyelerinde kullanmayı da çok sever. Hâliyle anlattığı gerçek olaylar ve memleket manzaraları, akıcı diliyle de birleşince kendisini Türk hikâyeciliğinde farklı bir yere koymamızı sağlıyor.
Özellikle Millî edebiyat anlayışına kadar hikâye ve romanlarımızda İstanbul’un dışına çıkıldığını görmek pek mümkün değil. Refik Halid ve yine o dönemin bazı önemli hikâyecileriyle birlikte bu algı kırılmış, hikâyelerde Anadolu mekân olarak yer bulmuş. Bunu başaran ilk yazarlardan biri olması sebebiyle Refik Halid, edebiyatımız için çok önemli bir isim.
Edebî hayatı belki Fecriâtî ile başlamıştır fakat sonrasında çok farklı bir edebiyat anlayışı benimsemiş, özellikle 1920’lerden sonra kullandığı sade, akıcı Türkçeyle edebiyatımıza yeni bir soluk getirmiştir. İstanbul Türkçesini en iyi kullanan yazarlardan biri olarak kabul edilmiştir.
Özellikle hikâyelerindeki gözlem gücü dikkat çekiyor. Gerçekçi tasvirleri, kullandığı sağlam dil onun üslubunun bence en kuvvetli yönleri. Hikâyelerinde zaman zaman anlaşılması güç kelimelerle de karşılaşmak mümkün. Onun için de yayınevi dipnotlar koymuş.
Refik Halid, sadece hikâye ve romanlarıyla değil; aynı zamanda gazetecilik ve dergicilik faaliyetleriyle de önemli bir isim. Dönemin önemli gazetelerinde yazdığı gibi Aydede adlı mizah dergisini de çıkarmış.
Sürgünlerle geçen hayatında birçok farklı türde eser vermiş, Türk hikâyeciliğinin günümüzdeki şekline kavuşmasında önemli katkıları olmuş. O sebeple kendisini sadece hikâyeci ya da romancı olarak görmemek, çok yönlü bir yazar olduğunu bilmek lazım.
Kitaptaki hikâyelerin hemen hepsi hoşuma gitti diyebilirim. Refik Halid, dönemin hâkim anlayışına uygun olarak olay hikâyeciliğinin güzel örneklerini vermiş. Bazı hikâyelerdeki ters köşe sonları da ayrıca beğendim. Hikâyelerde genel olarak biraz karamsar, biraz acıklı bir havanın hâkim olduğunu da söyleyebilirim. Zaman zaman dönem ve toplum eleştirisi yaptığı hikâyeler de mevcut. Bunlar arasında ‘‘Şeftali Bahçeleri’’ni söyleyebilirim ki çok severek okuduğum bir hikâye oldu. Yine namus meselesi, yazarın özellikle üzerinde durduğu bir konu olarak birçok hikâyede dikkat çekiyor. Özellikle Hakkı Sükût, Bir Taarruz, Şaka, Ayşe’nin Talihi gibi hikâyeleri çok beğendim.
Hemen okur muyum bilemiyorum ama yıl içerisinde mutlaka Gurbet Hikâyeleri’ni de okuyacağım. Sonrasında yazardan okumak istediğim bazı romanlar da var. Hikâyelerini severek okudum, hikâye okumayı sevenlere bu kitabı tavsiye ederim.
Behe, Emine!.." diye içlerinden birisi seslendi; fakat ce-vap veren olmadı.
Çavuş, kibrit kutusunu bulmak için ceplerini karıştırı-yor, tütün tabakasına anahtar veya çakı gibi şeylerin çarptığı duyuluyordu. Nihayet yarı boş bir şamalı kutusunun yoklan-dığı, kibritin zımpara kâğıdına sürtüldüğü duyuldu; rutubet aldığından galiba yanmıyordu. Böyle dört beş kibrit sürttü-ler, fosfordan birkaç çizgi kapkaranlık odanın ortasında ma-viye yakın bir aydınlıkla ışıldıyordu.
Nihayet tembel, isteksiz, çok dumanlı bir alev belirdi... Köşede, ikiye katlanmış bir hasır parçası üstünde bir şekil uzanmış, yatıyordu. Sevinçle: "Hah, burada!..." dediler.
Kibrit sönmüştü, fakat artık lüzum var mıydı ya? Çavuş, karanlıkta hesapladığı köşeye yürüdü, elini uzattı, fakat ür-kek bir sesle:
"Aha, karı buz kesmiş!..." diye haykırdı.
Yatık Emine açlıktan ve soğuktan öleli galiba günler geçmişti. Tüh, bu ne aksi işti... Nefer de, daha ziyade sağlam tutmak için, bir defa yokladı:
"Yetişemedik be, gebermiş!..." dedi.
Bir müddet, zihinlerinden fena şeyler geçirerek durdu-lar. Sonra "Haydi, gidek!" ikazıyla birbirlerini iterek gecenin karlı rüzgârlarına karışıp küfür ede ede uzaklaştılar. Feneryolu, 1919syf37
Ömer "Hey gidi miskin!" diye koştu, hayvanın tam ba-şından sımsıkı tuttu. Sıkı, sonra yerden çekerek havada çevirdi, çevirdi. Kaz, iki misli uzayan boynunun ucuna asılı kocaman, iri, yağlı vücuduyla fırıl fırıl dönüyor ve boşlukta beyaz bir çizgi, bir daire resmediyordu. Birden Ömer'in av-cu açıldı, kaz yayından kurtulan bir ok gibi fırlayarak gitti, şadırvanın mermer oluğuna hareketsiz, cansız düştü.
Ömer, yanaşmaya, yetişmeye korkan halkı arkasında hayrette bırakarak çiseleyen yağmurun altında, süratli sürat-li yürüyor, çıkmaz zannedilen dar, izbe, dolambaç sokakla-rın birinden diğerine geçerek gidiyor, koşuyordu.
Küs Ömer eve gelince bir kelime söylemeden ahırdan kısrağını çıkarmış, heybesini vurmuş, hüzünlü ezan sesleri arasında kaldırım taşlarını çatırdatarak başını alıp gitmişti.
Zehra, hâlâ, bir senedir, kocasından doğru bir haber al-mıyordu. Yalnız dört vilayet aşırı uzak memleketlerden dō-nen askerler, bazen, yollarda Ömer'e rast geldiklerini söylüyorlar "Gidinin küskünü!..." diyorlardı. Çorum, 1916 nuhuset: uğursuzsyf101
Keşiş'e tırmanan şosede yükseldikçe aşağıda, şehrin ay. dınlık kısmı toplanıyor, daraldıkça daha ziyadar, daha canlı görünüyordu. Saat dörde doğru fabrikaya dönerken, dar, arızalı sokakta aceleci bir gölge ile karşı karşıya geldi, ba-kıştılar; Papaz, galiba bir ölü evine yetişiyordu. Hasip Efen-di birden Fotika'sını düşündü, onu daima sevdiğini tekrar anlayarak geçmiş günleri hatırladı; sonra kendisini bu aş-ka rağmen hâlâ fabrikaya bağlayan kuvveti, artan maaşının ağırlığını düşündü. Bu bir hakkı sükûttu. İşte susturuyordu; halbuki onun zalim ve kuvvetli tesiri altında değil yalnız ken-disi, asıl daha yüksektekiler susmuşlardı; daha yükseklerde bile tesir gösteren bu tedbir sermayedarlara altın, mezarlara ölü yetiştiriyordu.
Hasip Efendi bu fikirlerle biraz teselli buldu, yine bun-ları düşünerek fabrikanın önüne geldi, arka kapıdan içeri girdi.
Çok latif bir geceydi; hatta avlunun her zaman ham ipek ve çirkef kokan karanlığında bile sahradaki o olgun meyve rayihası dolaşıyordu. Şüphesiz, Bursa'nın bu yıldızlı bahar seması altında bir şeftali bahçesi gibi rayihalı uzanan sık dut-luklarında sevdikleriyle buluşanlar aşktan tadıyorlardı. Erenköy, 1909syf150
Namaz kılındı ve nihayet yolunca bazı gençler dışarı çıku. Vaazı duyan halkın ekserisi tahta çekmenin, rahlenin etrafına dizildi. Asım mindere oturdu, bir müddet sarmaşık-larla örtülü yeşil pencerelere, süzülerek içeri sokulan güne-şe, açık kapıdan ilk ağaçları görünen koruya baktı. Sonra o güzel Türkçesi, halim, tatlı ahengiyle vaaza başladı.
Her zamanki gibi o ilk anlaşılamamazlık burada da gö-rüldü; yüzler hayret içinde kırıştı. Bir müddet bu halde kal-dı; sonra kırışıklıklar açıldı, açıldı, merak içinde kalmış bir sima halini aldı. Köyün muhtarı, âyanı' olduğunu haber al-dığı çember sakallı bu sefer dikkat etti- çuha şalvarlı adam, gözlerini kapamış, her beğendiği, iyi anladığı sözün arkasın-dan başını sallıyor, içini çekiyordu. Bu vaaza Meşrutiyetin meşruiyetinden bahis olarak başladı. Muhtelif safhalara gir-di ve bir buçuk saat devam etti. Asım zaten âkaide ait birçok kitaplar okuduğundan, bir hayli fıkralar bildiğinden bunları birer birer sarf etti. En parlak, en iyi bir yerinde hiç bakma-dığı, bir sayfasını bile kımıldatmadığı kitabı kapadı, sustu.syf171
Bütün heyecanlarının tükendiği bu genç kız yüreğinde artık bir tek his hüküm sürüyordu: Babasına karşı hudutsuz bir kin, bir garaz! Küçücük kasabasında, mavi gözlü mah-keme katibine gönlünü kaptırarak yerine getirilmesi kolay birtakım basit isteklerle memnun yaşarken ve hep böyle ya-şayacak iken İstanbul'un debdebesini tanıtan, sonra hepsini elinden alan bu babaya düşman kesilmişti.
Çerçi Halil işin farkında idi; ikide bir karısına dert ya-nıyordu:
"Hele şu kancığa bak! Ayağına mıh batasıca! Öz babası-na garaz bağlamış. Ben nideyim? Yeldim yeldim yol verdim, emeklerimi sele verdim. Dünyadır bu. Başımıza geldi işte bir kelli. Malımı it yediği yetmiyormuş gibi şimdi de bağrımı bit yiyor!"
O, böyle sızlanırken gün geçtikçe süzülüp solan Nebile'nin ufacık kalmış yüzünde büsbütün iri görünen yaşlı siyah gözleri akşamüstü yağmur altındaki Taksim Mey-danı gibi sırsıklam, parıl parıldı. Babasının sesini işittikçe garazdan yüreği burkularak ve öğrendiği İstanbul lehçesini unutarak memleket ağzıyla söyleniyordu:
Geçen hafta Ayfer Tunç’un “Memleket Hikayeleri”ni okumuştum. Kitabın sunuş yazısında “Refik Halit Karay’ın Memleket Hikayeleri’ne selamla” cümlesinden içimde uyanan merak bana bu kitabı aldırdı. İyi ki almışım. “Halbuki denizin öbür yakasında Kadıköyü, gurup eden güneşin ışıklarına boyalı çehresini, aynaya eğilmiş bir şuh kadın gibi, uzatmış, renkler, şaşaalar içinde bahtiyar bir gülüşle parlıyor, için için kızarıyordu”
Anadolunun köy, kasaba gibi küçük yerleşim yerlerindeki farklı insanların hikayeleri konseptiyle yazılmış bir eser. On sekiz hikayenin tamamı aynı kalitede olmasa da özellikle "Yatık Emine" hikayesi gibileri oldukça iyi.
Çoğunlukla 1907-1918 arası dönemde kaleme alındığını düşündüğümüzde sanıyorum ki Türkiye'nin ilk "toplumcu gerçekçi" izler içeren hikayeleri bunlardır. "Hakk-ı Sükut" hikayesinde olduğu gibi çok ve kötü şartlarda çalıştırılan işçilerin durumu ile fabrikatörün kazanç hırsı; bunların çatışması bunun apaçık örneğidir.
Ayrıca Kemal Tahir romanlarında yer yer rastladığımız, Kuyucaklı Yusuf'ta Sabahattin Ali'nin bilhassa işlediği köylerin namus ehli yemenili kadınlar ve çalışkan, kanaatkar, dindar erkeklerden müteşekkil bir yer OLMADIĞI çıkarımı; bu hikayelerden de elde edilebiliyor. Genelde güçsüzün ezilmesi, çalışkan bir sürgün memurun da gün geçtikçe tembelleştirilip düzene uydurulması, ÖZELLİKLE gayrimeşru ilişkiler ağı; yukarıda köyler hakkında söylediğim varsayımın tersini kanıtlar nitelikte.
Üslup olarak değerlendirmek gerekirse, olay örgüsü ve karakterleri kötü denemeyecek düzeyde aktarmayı başarmasına rağmen özellikle hikayenin başında okuyucuyu hazırlama paragrafları başarısız. Tekrar tekrar okunsa da yoruyor ve anlaşılmasa dahi eksikliği hissedilmiyor.
Memleket Hikayeleri, Refik Halit Karay'ın Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde geçen çeşitli olay hikâyelerinden oluşuyor. Daha önceki yorumumda belirttiğim gibi her hikâye kendi içinde bir politik ajitasyon taşıyor. Bu kitabın içindeki en görünürlük kazanmış olan hikâye Yatık Emine ve bu hikâye için bir kadın sömürüsü hikâyesi denebilir. Refik Halit'in hikayelerde kullandığı anlatıcının durduğu politik yer benim yakın olduğum bir noktaya yakın, dolayısıyla birçok hikayesi beni tatmin etti. Fakat anlatıcının taraflı bakış açısı, gözlemlediği çeşitli Anadolu bölgeleri, İstanbul sokakları gibi mekanlarda rahatsız edici bir şekilde göze batıyor. Anlatıcı yalnızca dışardan neredeyse elitist bir ahlak anlayışıyla tiplerin tercihlerini sorgulamamızı istiyor. Bu bazı noktalarda olayları karikatürleştiriyor. Bu da hikayelerin gücü oldukça azaltıyor. Yine de, Refik Halit'in Türkiye toplumuyla ilgili söylediği şeylerin haksız olduğunu iddia edemeyiz. Sonuç olarak, benim için ilginç bir okuma oldu.
Memleket Hikayeleri, dilimizin yaklaşık bir asırda geçirdiği değişiklikleri görebilmek bakımından iyi bir eser. Bendeki kitap, 1990 yılında basılmış, sadeleştirilmiş bir versiyon olmasına rağmen, birçok farklılığa rastladım. Mesela "konuşmaya" değil, "konuşmağa" yazılmış. Eski tarihli kitaplarda bunlara rastlamak gayet olası tabi ama benim her seferinde dikkatimi çekiyor, hele de Türkçe'yi kullanış şekliyle övgüye mazhar olmuş bir yazar söz konusu olunca, dilin kullanımına daha ayrıntılı bakıyorum.
Öyküleri okurken canım sıkıldı. Bu sıkkınlık edebi açıdan değil, işlenen konular bakımındandı. Karay'ın satırlarında insanlığın en kötü hallerinden bir kısmına rastlayabilirsiniz. "Yatık Emine"yle başlayan acı silsilesi diğer hikayelerle devam ediyor. "Yahu hiç mi güzel bir şey olmayacak? Bu insanlık neden böyle?" diye sordum kendime. Birkaç öyküyü de okumadan geçtim dürüst olmak gerekirse.
refik halid okumaya memleket hikayeleri ile başladım. yazarın kalemine hayran kaldım. her hikaye birbirinden güzel. hangisini daha çok sevdiğime karar veremiyorum. yatık emine ne kadar ince ince işlenmiş, hüzünlü bir hikaye ise; hemen peşinden gelen şeftali bahçeleri ve koca öküz de bir o kadar eğlenceli ve komik. güler misin ağlar mısın denecek türden memleket sorunları anlatılmış her bir öyküde. boz eşekte saf köylülerin yiyemediklerini yiyen kabak hoca, yatırdaki köylü kurnazı İlistir Nuri, komşu namusundaki memur Şakir Efendi hepsi ayrı meselelere değinen şahane karakterler. değirmenciden tut tüccara kadar köylüsü, memuru her türden insan anlatılmış. hemen her öyküde görülen mizah anlayışına da bayıldım:)
Okura nefes aldıracak, eskimeyen ve eskimeyecek bir yazar ve çok iyi bir Türkçeyle yazılmış öyküleri... Öykü okumak isteyenler Refik Halid Karay'ın Memleket Hikayeleri'ni okumalıdır. Sırada Gurbet Hikayeleri var...