Suna'nin icinde iki ayri kadin yasar. 'Su' uysal, uzlasmaci, evcil, iyi anne ve es olmaya kosullanmis yani, 'Na' ise bozuk saydigi her turlu duzene karsi cikmaya hazir, asi ve cesur kimligidir. Surekli catisma halinde olan cift benlik ve bolunmuslugu icinde, bir de kocasi Ayhan'in en yakin arkadasi Onur'a asik olunca Su-Na'nin durumu daha da zorlasir. Olu Erkek Kuslar, bir kadinin birine tutkulu bir ask, otekineyse koklu bir sevgi ve evlilik bagiyla baglandigi iki erkek arasindaki yakici gidis gelislerini anlatirken bu uc kisinin cocukluktan kadin ve erkek olmaya uzanan yolda ongormeler, kosullanmalar ve kurallarla bicimlenislerini irdeliyor. Kadin-erkek iliskilerinin, hem toplumsal tabu ve yargilarin ozundeki katilik ve siddet hem de tarihsel bir donemin baski ortaminda nasil yorucu bir iletisimsizlik ve cozumsuzluge donustugunu gosteriyor. Bu karmasa icinde ask cocuksu bir dus, evlilikse duzen sanilan bir duzensizliktir. Inci Aral; cok sevilen, eskimeden guncelligini korumakta olan b
1944 yılında Denizli'de doğdu. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi.
Altı öykü kitabı, altı romanı yayımlanmıştır. Yazar, 1992 yılında Ölü Erkek Kuşlar adlı romanı ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı, 2002 yılında yayınlanan romanı Mor ile de Orhan Kemal Roman Armağanı'nı aldı.
1994'te yayımladığı Yeni Yalan Zamanlar, 2002'de yayımlanan Mor ve 2007'de yayımlanan Safran Sarı romanını Yeni Yalan Zamanlar başlıklı bir üçleme haline getirdi.
Roman ■Ölü Erkek Kuşlar (1992) – Yunus Nadi Ödülü ■Yeni Yalan Zamanlar (1994) ■Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm (1997) ■İçimden Kuşlar Göçüyor (1998) ■Mor (2002) – Orhan Kemal Roman Armağanı ■Taş ve Ten (2005) ■Safran Sarı (2007) ■Sadakat (2010) ■Şarkını Söylediğin Zaman (2011)
I'm not sure how to weigh this book's positives and negatives.
Turkish literature and modern Balkan literature are quite unusual in comparison to American and British literature even when the same genre (i.e. adult fiction) is concerned. The Western world puts a lot more focus on the plot, the twists and the turns in the story, of trauma, especially hidden one.
However, all the modern Turkish literature I have read is entirely centered on the characters. This book is not an exception. I will write specifically about Dead Male Birds, but everything that I say can easily be applied to every other book that I have had access to, that is set in Turkey in the last 20-30 years.
Dead Male Birds is a book about a woman who is torn between two men. The narrative is non-linear and, at times, very confusing. The main character, Suna, is having a conversation with her husband Ayhan, and she is suddenly elsewhere, in a different time and place, with her lover Onur. Then jump back - Suna is having a weird dream. Jump forward - we are in a movie theater and something completely different is happening. Then we are back to Ayhan, then months forward to Onur...
The writing is not without merit. The author is well-versed into describing emotions and emotional states. What is lacking is the reasoning behind the emotions. Suna is completely undecided on what she wants from her life, and more importantly, who she wants. Time and again she pushes both men our of her life, then draws them back in. We are privy into her desperation and sadness, but we never really find out why she is doing any of this.
The entire plot doesn't really move much, to begin with. The story is very drawn-out, unnecessary long, and often repetitive.
The characters are developed to different levels. Emotionally, Suna is a very rich character. However, Ayhan is only represented by his actions toward Suna, and nothing more. Onur, the lover, is described up to the point where his relationship with Suna starts. After that he becomes this blank person who just pushes Suna's inner drama.
I think the reason for this is that Dead Male Birds is a rather feminist book, or an attempt at one. It deals with the woman's role in society, how her life is planned out, how she is not much more than a piece of furniture in the house. And while this book was written 20 years ago, I don't think that much has changed for women in Turkey. They are still first and foremost wives and mothers, and then maybe, maybe, if they fight hard for it, they might try to be something else. That, however, carries yet another stigma - the one of the women who want to step out of the regulations.
One of my favourite parts of the book is the role-reversal between Suna and Ayhan. Ayhan, a scholar who has lived abroad, grows tired of his wife's passivity, the fact that she is not as well educated as he is and also the fact that she doesn't have friends of her own, doesn't have a job, doesn't have interests. At that point, he sees that she has been indoctrinated into being this person, and he doesn't like it. So he makes a contract according to which Suna has to start standing on her own feet, to read and learn, to find friends and a job. Once that happens, she realizes that she can be much more than his wife, while he realizes that he doesn't really want her to be that well educated after all.
For me, this is a real issue in countries like Turkey. From firsthand experiences from friends and, mostly, acquaintances, Turkish men often mistreat their wives and girlfriends because they see them as dull and boring, and they go to look for adventures outside of home. (Once at a social gathering I heard the following: "Give me a second to tell my girlfriend that I am in bed, so that she can go to sleep." "But you are at a party." "She doesn't have to know that." "But that's not right." "Come on, she is so annoying, she'll ask me who's here and so on, and she obviously can't come, this is not a place for her." And later that guy found another girl to keep him entertained.) But once those same "dull and boring" girls try to liberate themselves, they become undesirable, too loose, too frivolous in the eyes of society.
The author tries to make her own comment on this fact, but then forgets to build a story around it, so the book turns into an really long narrative of the suffering of three broken, damaged and selfish people.
Okuduğum ilk Inci Aral kitabı ve çok severek, beğenerek okudum. Karakter çözümlemeleri çok başarılı, ruhsal gel gitleri çok güzel anlatmış bazı yerlerde Suna olup çıktım Suna'yi anlamaktan öte bir his oldu bu. Yer yer Duygu Asena havası aldım, başka bir yazarda hissetsem pek hoşuma gitmezdi bu ama bu kitapta çok sevdim sanırım kitabı ben baştan sona çok sevdim :)
Toplumun kadın ve erkeğe çocukluktan itibaren empoze ettiği roller , kalıplar, şartlandırmalardan kurtulmaya çalışan bireylerin yaşadıkları kimlik bölünmesi , ne kadar çabalasalar da.istedikleri özgürlesmeyi gerçeklestirememeleri, ve bunlarin kadin erkek ilişkilerine olan olumsuz etkisi uzerine muhtesem bir roman
Bu kitap herhalde bir on yıldır okunacaklar arasında duruyor. Katıldığım okuma şenliği sayesinde adında bir hayvan olan bir kitap kategorisine ekledim ve okudum. Şunu söylemeliyim ki daha önce okumadigima üzüldüm. İnci Aral kitabında bir kadının evlilik ile bağlı olduğu bir adama, bir yandan da bu adamın en yakın arkadaşlarından olan başka bir adama beslegidi aşkı anlatıyor. Suna karakteri kendi içinde sanki iki kimlik ile yaşıyor. Zaten kendisi de kendi ile konuşurken bilinç altında bir Su sese geliyor bir Na. Kitap aslında bir türk kadının ister istemez gelenekler sayesinde nasıl bir kılıfa sokulduğunu, aslında bu kılıfın içinde hiçte rahat etmeyen mutsuz kadınlar olduğunu anlatıyor bence. Yetim Suna yenge ve dayı yanında büyüyor. Sokakta oyun oynamasın, etek giymesin, erkek çocukları ile konuşmasın vs. Bir an önce baş göz edelim, adımıza leke sürmesin vs. Bir sürü örnek verebilirim. Kesinlikle okuyun.
Suna'nın içinde iki kadın yaşar. Su evcimen yapısıyla Ayhan'a bağlıyken, Na tutkusuyla Onur'dan vazgeçememektedir. İkisini de kaybetme cesaretini gösteremeyen SuNA bu oyunda en çok acıyı çeken olacaktır.
İnsan ilişkilerini ve psikolojisini yaşanan çocukluğun etkilerini göz önüne alarak çok yerinde tespitlerle açığa çıkarıyor İnci Aral. Toplum için mi yaşıyoruz? İlişkilerde doğru/yanlış var mıdır gerçekten? Okurken bu sorgulamaları yaptıran bir kitap.
Ölü Erkek Kuşlar, İnci Aral'ın ilk romanıymış, kendisiyle de ilk tanışma kitabım oldu. 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü almış.
Büyük bir ön yargı ile okumaya başlamıştım, "genel okuma zevkime uymuyor, nasılsa beğenmem" diye, ancak öyle olmadı. Bu kitabı okuduğuma ve İnci Aral ile tanıştığıma pişman olmadım. Yeni bir Türk yazar ile tanışmış oldum hatta, ne mutlu bana.
Yazarın lirik, samimi bir anlatımı var. Oldukça içten ve kitap çok uzun olmasına rağmen insanı sıkmıyor, akıyor.
Ancak bu roman 200 sayfada da anlatılabilirdi bence, çünkü konusu; klasik bir aşk üçgeni... Yaşananların arka perdesinde 12 Eylül 1980 Darbesi ile siyasal çalkantıların sancılı dönemi var. 400 ve üzeri sayfada olması, romanın belki tek olumsuz yönü olabilir.
Kitapta kadın-erkek ilişkileri, evlilik, toplumun namus ve ahlâka olan bakış açısı, çocukluk travmaları gibi aşina olduğumuz konular ele alınmış.
Sonuç olarak kadın okurların daha çok beğeneceğini düşündüğüm bir kitap bu. "Sırça Fanus", "Yaşamın Ucuna Yolculuk" kitaplarını sevenler bu eseri de severler. Keyifli okumalar.
"...çünkü aşk da bir örgütlenmedir." Sf 51
"Yaşam herkes için tuzaklarla dolu ama özellikle kadınlar için, diyorum." Sf 71
"Gövdende dışarıya doğru uzanan bir fazlalık olduğu için sana gösterilen hoşgörü ve ayrıcalıkları yadsıyabilir misin?" Sf 85
Okuması mı daha zordu yaşaması mı ayırt edemedim. Uzun süredir karakterlerin iç dünyasını bu kadar hissettirebilen bir kitap okumamıştım, özlemişim bu etkisinden çıkamama halini..
yıllardır tekrar tekrar okuduğum iki kitaptan biri. yasak ama tutkulu bir aşk, sevgi ve arkadaşlık üzerine kurulu bir evlilik, çelişkili bir kişilik,çarpıcı ve sürükleyici bir hikaye.
İnci Aral'ın okuduğum ilk kitabı. İlk defa karakterlerine sempati duymadığım bir romanı okuduğum için de olabilir, kitabı bitirmekte zorlandım. Yazar Suna'nın içindeki karanlığı aktarırken iyi bir iş çıkarmış fakat depresyondan yeni çıktığım ve de feminist damarlarımın kabardığı bir dönemde olduğumdan olsa gerek, Suna'nın mutsuzluğunun ve Ayhan ve Onur arasında kararsız kalmasının sebeplerini anlamakta da zorlandım. Özellikle Ayhan'ın Suna'yı sürekli değiştirmeye çalışması, kadının ev işi yapmak yerine her fırsatta dışarı çıkması, sosyalleşmesi gerektiğini iddia ederek kendini ileri kafalı bir erkek sayması bence Suna'yı Onur'un kollarına itmesine sebep oldu. Fakat Suna'nın yine de Ayhan'ı bırakmaya bir türlü yanaşmamasının sebebini de çıkaramadım. Onur'un da yine kadınların nasıl olması gerektiğiyle ilgili önyargıları yüzünden eşi Güler'i küçümsemesi, ona her fırsatta öfkeyle bağırması ve çocuklarına ilgi göstermemesi Onur karakterine karşı antipatimi iyice arttırdı. Onur, Ayhan ve Suna'nın her seferinde Güler'in zavallı biri olduğunu, çocuklarına bakmaya çalışırken ailesini de bir arada tutmaya çabalayan Güler'i kendilerinden aşağı görmeleri de başkarakterlere olan bakışımın olumsuz olmasında oldukça etkili oldu. Onur'un göz göre göre eşini aldatması ve etrafındaki herkesin bunu normal görmesi hatta Onur'a bekar gözüyle bakmaları bana daha anormal geldi. Yazarın erkeklerin kadına bakış açısını iyi aktardığını düşünüyorum. Kendilerini "aydın" sayan erkeklerin bile karşılarındaki kadının ne istediğini umursamadan onları kendi kafalarındaki kalıplara sokmaya çalışmaları ve bu kalıba girmediklerinde çareyi öfkede ve hatta şiddette görmeleri problemini yazar güzel ve etkili bir biçimde anlatmış. Ayhan'ın Suna'yı dövmesi sonrası eve gelen polisin bunu aile içi mesele olarak görüp karışmaması Türkiye'de eskiden beri sürüp giden "ailenin kutsallığı" kurumunun çarpıklığı yazar tarafından gözler önüne serilmiş. Ayrıca yazarın Suna'nın iç sıkıntılarının yanında 80'ler Türkiyesinin toplumsal ve siyasal halini de arka planda işlemesi yine kitabın etkileyici noktalarından biriydi. Kitabın bitişinde Suna'nın Ayhan'ı da Onur'u da bırakarak kendine yeni bir hayat kurması, bundan önceki yaşamının sevdiği erkekler etrafında döndüğünü fark etmesi beni Suna karakteri adına mutlu etti. Fakat kitabın 90'lı yıllarda yazılmış olması ve işlediği konunun, kadın-erkek arasındaki çatışmanın ve erkeğin çözümü şiddette aramasının, bazı erkeklerin ne kadar eğitimli veya "aydın" olursa olsun yine de kadınları kendi zihinlerinde yarattıkları kalıpların içinde değerlendirmeleri konusunun, günümüz Türkiyesinde hâlâ devam etmekte olduğunu görmek beni üzdü. Karakterlere ısınamadığım ve de üsluptaki, özellikle diyalogların aktarılmasındaki noktalama eksiklikleri romandaki olayları anlamamı zorlaştırdığı için 3 yıldız veriyorum.
This entire review has been hidden because of spoilers.
🐦ve bittiiii... 🐦bu kitaba başlarken, okumanın ne bu kadar uzun süreceğini ne de bu kadar zor olacağını bekliyordum. 🐦kitap çok tanıdık unsurların bir araya gelmesiyle oluşmuş, o nedenle sürekli bir “bunu nerde okumuştum acaba” hissi doğdu bende. Bu hissin kaynağı tanıdık gelen kısımların başka bir kitapta aynen okuduğumdan değil, konuların çok hayatın içinden, gündelik, eleştirilen konular olmasından kaynaklı. 🐦Suna, Ayhan ve Onur’dan kitap boyunca nefret ettim. Suna hep haklı ama sürekli ani, tepkisel, fevri karar ve hareketler içinde olan ve sürekli dikkat, sevgi ve anlayışı başkalarından bekleyen zayıf bir yaratık gibi göründü gözüme. 🐦Ayhan, sümsük, fazla anlayışlı, sonunda da içine attığı her şeyin patlamasıyla beni büsbütün kaybeden bir karakter. 🐦Onur daha kitaptaki ilk ortaya çıkışından itibaren asla güvenmediğim, ezik, silik, kadın peşinden koşan ama asla sorumluluk sahibi olmak istemeyen bir yarım-erkek gibi göründü gözümde. 🐦sanırım karakterlerden hiçbirini sevemediğim için kitabı okumak bu kadar uzun ve acılı oldu benim için. 🐦kitapta hiç beklemediğim ve bana yabancı gelen tek bir unsur vardı, bu unsurun nasıl gelişip sonlanacağını merakla bekledim, okumamı motive eden bu unsur oldu galiba, ancak unsur spoiler yaratabilir kitabı henüz okumayacak olanlar için, o nedenle bu kısım da sürpriz kalsın yeni okurlar için.
"Ben birlikteliği iki yarımın birbirini tamamlaması olarak almıyorum. Tam tamına iki bütün bir araya geldiğinde çoğalır o birliktelik, zenginleşir."
"Kadınlar beğenilir, istenir ya da kaçırılıp evlendirilirdi. O ana kadar sevgi bile olsa bundan sonra sevgi olmazdı elbette. Öyle bile olsa gizlemeliydi erkek bunu kendinden bile."
"Sıyrılmış bir eteğin açıkta bıraktığı bacak, ince bir kumaşın altında titreyen memeler, japone kollu giysilerden görünen beyaz kollar, gündelik konuşmalarda kaba saba, arsız şakalarla sevmek denen edimin önüne geçiyordu."
"En iyi ayna aşk olmalı, diyor. Kendimizi bizi seven kişinin gözleriyle görebiliyoruz o zaman."
"Bizi ayıran farklılıkların silindiği zaman parçası hep bir an olacak. Ben, beni Na yapan uzlaşmazlığı hep içimde taşıyacağım görünürde daha yumuşak, daha hesaplı olsam da. Sen de her zaman benim ardımda, özlediğin huzurun peşinde koşacaksın. Böyle bil bunu."
⭐Kitaba Puanım: 3.5/5 1.5 puanı kitabın yazı dilinden kırdım. Nedense okurken çok zorlandım. Sanki şiir okuyormuşum gibi hissettim. Çok fazla duraksama vardı. Onun yerine tamamen bir hikayeye bağlı ilerlese sanki okuma şekli daha rahat olurdu. Kitaba gelecek olursak Su-Na karakteri küçüklüğünden beri toplumun yargılarıyla büyümüş (ya da büyümeye çalışmış) birisi. Onunki talihsiz bir hayat ne yazık ki. Yaşadığı tüm bu olaylar evliliğine de aslında bir etken. Ayhan onun eşi ve evliyken Suna'nın bir yanı hep eksik. Hep yarım kalmış, asla tamamlanamamış bir kadın o. Sürekli kendi içinde bir kargaşa içerisinde ve eksik hissettiği şeyleri de kocasının yakın arkadaşı Onur'da bulmaya çalışıyor. Yarım kalmış birisi kendi gibi olan erkekle kendini tamamlayabilir mi ? Onur da kendisi gibi hayatın çok zor şartlarında büyümüş ve o da aslında evliliğinde mutlu olmayan bir adam. Bu üç kişinin aralarında yaşadığı çatışmayı okuyoruz. Keyifli bir okuma oldu. İnci Aral'ın bu üç karakterin aralarındaki duyguları ve düşünceleri oluşturma şeklini çok sevdim.
Bellek, belli bir an belli bir yerde takılıp kalır. Bir sabah ya da gece yarısı, kar kokan bir öğle üzeri, bir yaz akşamı; bir sokak ya da oda kapısında, bir lokanta masasında, güneşi emmekten yorulmuş bir dal ucunda takılır kalır. Çok sonraları o yerin ve o ağanın fotoğraf durağanlığı ile belleğinize işlenmiş olduğunu görür ve orada, o anda bir daha hiçbir zaman o eski siz olmamacasına derin, köklü ama adını koyamayacağınız bir değişim geçirmiş olduğunuzun ayrımına varırsınız. Syf. 177
cok cok cok guzeldi sunanin kendi icinde yasadiklarini o kadar iyi hissettim mi o karmasikligi okurken ben de yasadim ve sadece ask ucgenini anlatmiyor daha fazlasi ayrica bu kitap aracigi ile de butun erkekler icin korluk kitabindan bir alinti “erkekler hep ayni, kadinlar hakkinda her seyi bilmek icin kadinin karnindan cikmis olmayi yeterli sayiyorlar” 💯💯💯💯💯💯
ayrımlar içinde kafası karışmış bir kadının gözünden kendi hayatını okuyoruz bu kitapta. yazar, özellikle kocası ve sevgilisi arasında kaldığı yerlerdeki kafa karışıklığını çok güzel yansıtmış.