İlk oturuşta 150 sayfa okudum. Dedim “ne de güzel okunuyor, bu kadar insan boşuna beğenmemiş”. Devam ettikçe aklımda bir sürü soru işareti ve içimde tatmin olamamışlık duygusu ile bitirdim kitabı.
Kitabın karakterleri ve olay örgüsüne gelmeden önce yazarın sürekli gözümüze sokmak istediği ve benim birkaç başlıkta incelemek istediğim önemli temalar var:
1- İstanbul eskiden çoook kozmopolit bir yerdi.
2- İkinci dünya savaşında din, dil, ırk fark etmeksizin çok ciddi dramlar yaşandı.
3- Türkiye’nin modernle��me yolunda attığı önemli adımlardan biri de Almanya’dan gelen Yahudi profesörlerdi.
Sanki yazar, bu üç konu hakkında bildiklerini bize boca etmek için bu kitabı yazmış gibi. Aklında çok net fikirler var ve bu fikirleri bizlere “aslında o kadar da derin olmayan, 36 yaşına gelmiş, yaşadığı şehrin ve ülkenin yakın tarihinden bihaber” bir karakter üzerinden sunmaya çalışıyor. Dolayısıyla bu kısım biraz absürt kaçıyor.
Maya, Wagner ile yaptığı birkaç sohbetle merak eden bir insana dönüşüyor bir anda. Devamında 10 günlük okumaları Maya’yı, paşa olma yolundaki TSK mensubu subay abisinden daha berrak bir zihne sahip bir insan yapıyor. Yetmiyor, bize yoldan geçerken gördüğü binaların tarihinden tutun, İstanbul’un Sefarad yahudilerine kadar İstanbul’un ve Türkiye'nin kozmopolit geçmişi hakkında arka plan bilgisi verir hale geliyor.
Hadi bu dönüşüm mantıklı olsun ama yazarın bu tarz bilgi ve yorumlarla hikayeden sürekli kopması olay örgüsünü ve karakterlerin gelişimini ciddi anlamda sekteye uğratıyor. Şöyle kısımlar var kitapta: “Madam Arditi Sefarad yahudisi idi. Sefarad yahudileri 1492’de İspanya’dan Kraliçe Isabel ve Kral Alfonso zamanında sürgün edilip Osmanlı’ya sığınmıştı. Aynı tarihte yani 1492’de Kolomb, İspanya’dan Hindistan’daki zenginliklere ulaşmak için ayrılıyordu.” Bu parça bir tek bana mı absürt geliyor. 1492 tarihi evet İspanya için önemlidir, Emevileri İspanya’dan attılar ve coğrafi keşiflere başladılar. Ama şu var, bir de şu var, peki bunu biliyor muydunuz derken Kolomb’un serüvenine kadar giden bir anekdotlar furyası…
Bu anekdotlar furyasının bir diğer önemli motivasyonu da Türkiye ile Avrupa arasında ortak bir tarih yaratma ya da insaflı olayım, var olan tarihi sürekli bir ön plana çıkarma niyeti bana kalırsa. Mesela, tamir edilen Mercedes'e bakarken Maya, "Mercedes'in yönetim kurulu üyesi bilmem kimin de Türkiye'de büyümüş olduğu"nu aklından geçirebiliyor. Eh yani. Bu tarz anekdotlar benim gözümde "biz de Nişantaşı çocuğuyuz" diyen Burhan Altıntop hareketleri.
Bunlar bir de işin bilgi kısmı. Bir de bilgi olmayan, yorum içeren kısımlar var. O kısımlar işin boyutunu daha da değiştiriyor. Belli ki yazarımız yaşanan bu insani dramları birilerine yıkacak. Ancak böylesi tarihsel dramları “devletlerin hepsi katildir, hiçbiri masum değildir”; “Türkiye de Romanya da İngiltere de Almanya da Rusya da suçludur” demek kime ne kazandırıyor ki? Herkesi suçlayınca hiç kimseyi suçlamamış oluyorsunuz aksine. Okuduk, güzeldi, Struma’da 800 kişi hayatını kaybetti. Suçlu kim? Devletler. Peki. Max’ın şile sahile gidip dürbünle Nadia’yı gözlemesi yerine üniversitede profesörlük gibi seçkin bir makama sahip bir insan olarak resmi kanallarla iletişime geçmesi ve bir süreci takip etmesi daha aklın yatkın değil mi? Bak Vehbi Koç, iş ortağını kurtarmış işte. Yoksa oradaki mesaj “zengin her şeyi yapar, kurallar sadece fakirler için” miydi? Ama Max’in resmi kanallardan yürttüğü hiçbir gayretine tanık olmuyoruz.
Kitaptan sonra Zülfü Livaneli’nin Youtube’da bir videosunu izledim. Serenad hakkında Banu Güven’le konuşuyor, diyor ki “Türkiye Nazilere krom sattı; Türkiye, Naziler Rusya’ya saldırınca Türk mebuslar birbirine sarıldı, bunu kutladı, böyle bir şey olabilir mi vs”. Türkiye Nazilere 1942 yılına kadar krom sattı, çünkü tarafsızdı. Savaşın sonuna kadar toplama kamplarından dünyanın haberi bile yoktu; sanki 42’ye kadar krom satmak “yahudileri öldürmeniz için size krom veriyoruz” demek gibi çıkarımlar fazlaca zorlama. Türkiye, Naziler Rusya’ya saldırınca mebuslar birbirine sarıldı, sevindiler çünkü doğuda ilerlerken saldırabilecekleri iki yer olduğu düşünülüyordu: Türkiye ya da Rusya. Bize saldırmasındansa onlara saldırmalarına sevinmiş olamazlar mı?
Olay akışında da benim bazı soru işaretlerim oluştu. İstihbaratçıların aniden ortadan kaybolması konusu zaten başka eleştirilerde dile getirilmiş. Ancak ona gelmeden, Max’ın Struma olayı sonrası sınırdışı edildiğini biliyoruz. Neden? Olayı ortaya çıkarmasın diye. Ortaya çıkarılacak olay nedir? Hakkında sınırdışı edilmişlik hükmü olan biri, yıllar sonra peşine bir sürü istihbaratçının takılacağı biriyse neden ülkeye girişine izin veriliyor? Daha gerilere dönecek olursak, Nadia ve Max birlikte Almanya’dan ayrılırken, hikayenin asıl bel kemiğini oluşturan noktada kendisine karşı hiçbir sıkıntı yaratmamış olan üniversite yönetimine intikam alırcasına “karısının yahudi olduğunu açıklama motivasyonunu” Max nerden buluyor? Böylesi bir durumda buna neden gerek duyuyor? Sonrasında ise Peder Roncalli’den karısı adına aldığı vaftiz belgesiyle karısının katolik olduğu gerekçesiyle kurtarma adımı atıyor. Kendi yazdığı mektupla Nadia’nın yahudi olduğunu açıklamışken sonradan elde ettiği bir vaftiz belgesi Nadia’nın kamptan çıkarılması için nasıl yeterli oluyor?
Okuduğum ilk Livaneli kitabıydı. İkincisi için biraz zaman geçmesi gerekecek.