Gabriel José de la Concordia García Márquez was a Colombian novelist, short-story writer, screenwriter and journalist. García Márquez, familiarly known as "Gabo" in his native country, was considered one of the most significant authors of the 20th century. In 1982, he was awarded the Nobel Prize in Literature.
He studied at the University of Bogotá and later worked as a reporter for the Colombian newspaper El Espectador and as a foreign correspondent in Rome, Paris, Barcelona, Caracas, and New York. He wrote many acclaimed non-fiction works and short stories, but is best-known for his novels, such as One Hundred Years of Solitude (1967) and Love in the Time of Cholera (1985). His works have achieved significant critical acclaim and widespread commercial success, most notably for popularizing a literary style labeled as magical realism, which uses magical elements and events in order to explain real experiences. Some of his works are set in a fictional village called Macondo, and most of them express the theme of solitude.
Having previously written shorter fiction and screenplays, García Márquez sequestered himself away in his Mexico City home for an extended period of time to complete his novel Cien años de soledad, or One Hundred Years of Solitude, published in 1967. The author drew international acclaim for the work, which ultimately sold tens of millions of copies worldwide. García Márquez is credited with helping introduce an array of readers to magical realism, a genre that combines more conventional storytelling forms with vivid, layers of fantasy.
Another one of his novels, El amor en los tiempos del cólera (1985), or Love in the Time of Cholera, drew a large global audience as well. The work was partially based on his parents' courtship and was adapted into a 2007 film starring Javier Bardem. García Márquez wrote seven novels during his life, with additional titles that include El general en su laberinto (1989), or The General in His Labyrinth, and Del amor y otros demonios (1994), or Of Love and Other Demons.
Bir aşkı okumak pek çok konuyu okumaktan neden daha zor gelir? En azından benim için.. Özellikle bu uzun, köklü bir aşksa. Taraflardan birinin daha çok sevmesi mi sorun? Mutsuz son ihtimalinin can sıkıcı olması mı? Belki de.. . Fermina Daza ve Florentino Ariza’nın aşkı , ve sonradan aralarında duran bir duvar: Dr. Juvenal Urbino. Aralarında bir duvar demek de eksik olabilir aslında. Çünkü Fermina Daza gayet bilinçli bir şekilde Florentino Ariza’yı itiyor ve yine o bilinçle Urbino ile yollarını birleştiriyor. Marquez bir geçmişi bir bugünü anlatıyor. Aynı sayfalarda zaman sıçramaları yaşatıyor okuyucuya. Bu çoğu eserde yorucu- sıkıcı olabilirken; Kolera Günlerinde Aşk’ a aynı anlatım ritim katıyor. On dört yaşındaki Fermina’yı anlamaya çalışırken; 76 yaşındaki Florentino’nun ellerindeki çizgileri hissediyoruz. . Okuduğum yorumların pek çoğunda beklemekten bahsediliyor. Bir adamın bir kadını beklemesinden, bir adamın özleminden.. Ancak ben Florentino Ariza’nın beklediğini düşünmüyorum, Fermina Daza’nın pişmanlık duyduğunu düşünmediğim gibi. Juvenal Urbino’nun kör olduğunu da düşünmüyorum. Düşündüğüm şey zamanın geçtiği ve zamanın geçerken hepimizde izler-yaralar-zaferler bıraktığı. Düşündüğüm şey bir şeyi yeterince arzulamanın o şeyi avuçalarınıza sunabileceği.. 53 yıl sonra olsa dahi.. . Marquez okumak bir masalı dinlemek ve o masalı hayatımızın gerçeğiymişçesine duyumsamak gibi.. Ve okuduğum her eserinde fark ettiğim bir şey var: Marquez karakterlerini çok seviyor. Marquez karakterlerini öyle seviyor ki; onları etsiz kemiksiz bırakmıyor. Onları canlandırmamızı istiyor, onları anlayalım-bastıkları toprakları arşınlayalım-tutkuları ile kavrulalım istiyor. Karakterlerini bu denli sahiplenme ve yaratım sürecinin kitap basıldıktan sonra da okuyucuların zihninde devam etmesini sağlamak Marquez’i unutulmaz kılıyor. . Çok beğendiğim çeviride Şadan Karadeniz, kapak tasarımda ise (en iyi çalışmalarından biri olduğunu düşündüğüm) Utku Lomlu yer alıyor.
Evet nihayet bitti. Başlarda garip bir şekilde kitaptan ayrılamadan okuyordum, karakterler ilgimi çekiyordu. Daha sonrasında kitapta göz ardı edemeyeceğim - aslında başlarda da - yanlış bir olay var. Orayı okuduktan sonra tüm hevesim söndü diyebilirim ve güç bela iterek bitirdim. Ben daha önce bir tek Kırmızı Pazartesi’yi okumuştum, çok tanımıyorum yazarı ama kendisi ne kadar ünlü ve büyük olsa da bu şekilde kurgulaması kitabı gözümden düşürdü. Anlatım ve final uğruna iki yıldız, malesef sevemediğim bir hikayeydi.
Marquez söz konusu olduğunda belki en iyisi yorum yazmamak diye düşünüyorum artık. Çünkü yazılabilecek her şeyi en güzel haliyle kendisi yazmış. Kelimelerle öyle bir ilişkisi var ki yaptığı şeye hayran olmamak elde değil.
Kelimelerle "dans eder gibi" desem değil, "resim yapıyor" ya da "film sahnesi gibi yazıyor” desem onlar da değil. Biraz hepsi biraz da hiçbiri herhalde, anlatmakta güçlük çekiyorum görüyorsunuz.
Bu kitap özelinde kelimelerle yarattığı bu "şey" haricinde en çok hoşuma giden, kitabın ana 3 karakteri arasında adeta bir akıntıyla sürüklenmemiz oldu. Sanki La Magdalena ırmağı üzerinde akıntıyla yol alan o ırmak gemilerine binmişim de bir limanda Florentino Ariza'yı, diğerinde Fermina Daza'yı ve diğerinde Juvenal Urbino'yu görüyor; aileleriyle, işleriyle, kendileriyle, hayatlarıyla, aşklarıyla ve yaşlılıklarıyla ne dertleri olduğunu izliyor gibiydim.
Bu hikaye acaba nereye bağlanacak derken gerçekten her şey bir imbikten geçer gibi olup lezzet üstüne lezzet kazandı ve doruğa ulaştı son sayfalarda. Daha iyi bir son olamazdı diye düşünüyorum. Kitabı okurken o kadar çok altını çizdiğim yer oldu ki, fakat bunlar bazı aforizmalar ya da çok etkilendiğim birkaç tanım değil de işte o kelimelerle yaptığı "şey"e her defasında ağzımın açık kaldığı örnekler oldu.
"Böylece, dünyada en çok sevdiği, geçen yüzyıldan bu yüzyıla dek en küçük bir düş bozumuna uğramadan beklediği kadının ancak, yarımay biçiminde mezar tümseklerinin, rüzgarda dağılmış gelincik çiçeklerinin bulunduğu bir sokaktan, ölümün karşı yakasına sağ salim varabilsin diye ona yardım etmek için koluna girecek zamanı kaldığını düşünmek akla uygundu."
"En sevdiğim roman", "en sevdiğim film" gibi bir "'en'ler listem" hiç olmadı hayatta; bunun yerine "sevdiklerim" ve "favorilerim" oldu. Marquez ise iki romanıyla (Yüzyılllık Yalnızlık ile Aşk ve Öbür Cinler) favorilerim diyebileceğim nispeten kısa listemde ilk sıralarda yer alıyor. Hal böyle olunca da okuduğum her Marquez'de bu iki romandan izler arıyorum. Bunu belirterek başlamak istedim kısa değerlendirmeme.
Kolera Günlerinde Aşk'a başlamadan önce romanla ilgili hiçbir bilgim yoktu. Konusundan o kadar bihaberdim ki kitaba bir "salgın dönemi romantizmi" düşüncesiyle başlamıştım. Benim gibiler varsa baştan söyleyeyim, "kolera" bir temadan ziyade bir imge. Başrolde "kolera" yok. Daha doğrusu, odak koleraya benzetilen altmış yılı aşkın bir aşkın öyküsü.
Aslında tıpkı yazarın Kırmızı Pazartesi romanında olduğu gibi kitabın en başında, sonunda neler olacağını öğreniyoruz. Daha doğrusu neler yaşanacağını öğrendiğimizi zannediyoruz. Yine bu noktada bir uyarı yapayım, bu aşkın kahramanları kitabın ilk sahnelerinde kısmen tanıştığımız fotoğrafçı ve siyahi sevgilisi değil.
Bu "destansı" (belki de hastalıklı) aşkın tarafları kitabın başında intihar ettiğini okuduğumuz fotoğrafçının arkadaşı Doktor Juvernal Urbino'nun karısı Fermina Daza ile hayatının sonunda da olsa mutlaka bir gün Fermina'ya kavuşmanın hayaliyle yaşayan Florentino Ariza. Lise çağlarında başlayan, tüm sosyal engellere rağmen devam eden; fakat bir gün ansızın kavuşmaya yaklaşmışken Fermina tarafından sona erdirilen, yine de Florentino tarafından kavuşma ümidiyle devam ettirilen bir aşk okuyoruz. Yitip giden fırsatlar, tercihlerle farklı şekilde şekillenen hayatlar, hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanamayan duygular, "ıskalanan" hayatlar var bu kitapta.
Yukarıda da belirtmiştim, yazarın iki romanının tadını hep diğer romanlarında da arıyorum. Yüzyıllık Yalnızlık'ın az da olsa bu romanla bana göz kırptığını söyleyebilirim, neden, bilemiyorum. Ayrıca illa bir benzetme yapacak olursam farklı bir coğrafyadan, bizden bir örnek verebilirim: Masumiyet Müzesi. Okurken sık sık onu andım.
Aslında okurken çok etkilenmediğimi, esas, kitabı bitirip okuma serüvenimi düşündükçe kitabın belleğimde ve bilincimde bir etki yarattığını hissettiğimi de belirtmek isterim. Diğer bir ifadeyle, Kolera Günlerinde Aşk, -bu yönüyle de tıpkı Masumiyet Müzesi gibi aslında- benim için daha çok sonraki günlerde etkisini hissettiren romanlardan biri oldu.
Yüzyıllık Yalnizlik'tan sonra en sevdigim kitabi oldu.
Genclik askinin kolera zamanlardaki yasanan halelriyle harmanlanmis ve ic ice gecmis bir ask hikayesi. Uzun soluklu ve gittikce hizlanan bir tempoda okutuyor kendini.
Karakterlerinin islenisi, askin halleri ve pismanliklari, hizunleri ve zitlasmalariyla, ger8 donusleri ve yozlasmis halleriyle etkileyici bir eser. Fermina Daza sevdigim kadin profillerinden biri oldu diyebilirim.
Sosyal profil cok ilgi cekiciydi, buna deginmeden geçemeyeceğim. Fermina Dazaya bir tek siyahi bir kadini asagi gormesi yuzunden kizdim. O tarihler evet irkciligin ve ikinci sinif dusuncelerin yayginlasmis oldugu zamanlar. Telefonun her evde olmayisi, zenginliginin nereden geldigi, kimin oldugunun bildirilmesi icin can calinacagi gibi statukocu durumlar hosuma gitmedi.
Kolera Günlerinde Aşk beklemek ve tesadüfler üzerine bir aşk hikayesi. Yarım yüzyıl süren bir aşkı bekleyiş var bu kitapta. Ama sadece aşk yok. Bir toplumun çağdaşlaşma sancılarını, taşralı/kentli olma farklarını ve kentli olmaya çabalayan taşralı insanların sıkıntılarını da okuyorsunuz.
Marquez’in yarattığı karakterler, “büyülü gerçekçilik” örneği olan Yüzyıllık Yalnızlık romanında bile mahallemde yaşayan, hayatlarına tanık olduğum çocukluğumun anılarındaki insanlar gibi tanıdık ve içten gelmişlerdir bana. Onlarla bağ kurmam zor olmadığı gibi onlardan ayrılmak da istememişimdir. Kolera Günlerinde Aşk, bu anlamda en çok bağlandığım ve yıllar sonra dedemden dinlediğim bir sevda hikayesiymiş gibi içine çekildiğim bir romandı. Kırmızı Pazartesi ve Yüzyıllık Yalnızlık ile beraber Marquez’in üç incisinden biri oldu benim için.
Öncelikle hikayedeki en sevdiğim karakter Olimpia Zuleta'nın romandaki bunca kısa kalan rolune derinden teessüflerimle sevgili Marquez. Ne yazsam Roman Kahramanları dergisine yazacağım yazıdan çalacakmışım gibi hissediyorum. O yüzden şimdilik susma hakkımı kullanıyorum.
Artık Marquez'in üslubundan, anlatımından, eşsiz anlatı yönteminden bahsetmeme gerek yok. Bu konuda istediğimi, beklediğimi buldum kitaptan. İçine girmesi zor bir hikayeydi, kabul ediyorum ama Marquez bence her zaman sabır gerektiren bir yazar olmuştur. Sabrınızın sonunda ise buna değdiğini görürsünüz. Hem hikayenin ilerlemesi hem de yoğun edebi anlatım size hep "iyi ki" dedirtir. Çok hoşuma giden bir başka şey ise aslında sadece bu kitapla ilgili değil, yine Marquez'in tüm kitaplarında karşımıza çıkan bir unsur: küçük hikayeler, kurgunun gidişatını değiştirmeyen, olay örgüsüne genel olarak hiçbir etkisi olmayan detaylar. Mesela bir karakterle karşılaşıyoruz, birkaç sayfa sonra adını unutacağımız bir karakter hatta belki de bu, ama Marquez böyle önemsiz görünen bir karakter hakkında bile ayrıntı sayılabilecek bilgiler veriyor; geçmişinden bahsediyor mesela ya da onun ayırt edici yönlerinden bahsediyor ciddiyetle. Sadece karakter bazında da olmuyor bu. Asıl hikayenin arka planında gelişen önemsiz bir olay ya da durumu bile o kadar can alıcı bir şekilde anlatıyor ki siz asla "bunu bilmeme ne gerek vardı" diye düşünemiyorsunuz. Bir nesne ortaya çıkıyor mesela. Onu okuyucunun gözünde nasıl somutlaştıracağını çok iyi biliyor Marquez. Somutlaştırmak derken de salt betimlemekten bahsetmiyorum; ona adeta bir kişilik yükleyip olay örgüsüne etki etmemesine rağmen işgal ettiği yerin hakkını vermesini sağlıyor. Onu anlatmak için kullandığı kelimelere değer kılıyor bu söz konusu nesneyi. Tüm bu şeyler, bu küçük parçalar hikayenin özüne doğrudan dokunmasalar da asıl öyküyü çevreleyip onun inandırıcılığını sağlamlaştırıyorlar. Yazar bu küçük ayrıntılarla, okunduktan sonra unutulabilecek detaylarla hikayenin okuyucu gözündeki gerçekliğini, ciddiyetini artırıyor bana göre. Bunların dışında bu kitapta da Marquez'in diğer kitaplarında olduğu gibi hoşuma giden şey nokta atışı tespitlerdi; her şey hakkında, hayat hakkında yazarın karakterleri vasıtasıyla yaptığı tespitler beni her zamanki gibi çok etkiledi. Bazı ifadelerin benim de kafamda dönüp dolaşan düşünceler olması beni biraz şaşırttı. Kitapta yalnızca Florentino ve Fermina'nın aşkını, Doktor Urbino'nun resme dahil olmasıyla oluşan aşk üçgenini okumuyoruz aslında. Elbette insani duyguların aktarımı, iç monologlar, ruh çözümlemeleri ön planda olsa da yazarın bize anlattığı bu aşk(!) hikayesinin arka planında kurgusal bir Latin Amerika kasabasını izliyoruz. Kasabadaki günlük yaşam, gelenekler, alışkanlıklar, kasabanın genel atmosferi, kasaba halkının zihniyeti, inanışları ve tabuları gayet anlaşılır bir şekilde aktarılıyor bize; ama asla bilgi verir gibi değil. Karakterleri tanırken, olayları seyrederken ve karakterler arasındaki iletişime şahit olurken bu konuyla ilgili çıkarımlar yapabiliyoruz okuyucu olarak. Sadece sosyo-kültürel açıdan değil aynı zamanda tarihsel ve ekonomik açılardan da tahlil edebiliyoruz bu kasabayı. Bu kasabanın bir "tip" olduğunu da çıkarsayabiliyoruz; yani bu kasaba üzerinden bir genelleme yapılabileceğini tahmin ediyor insan doğal olarak. Çok hoşuma giden, bahsetmek istediğim son şey de Marquez'in olay örgüsünü şekillendiriş biçimi. Bir kere hikayenin başlangıcı için en can alıcı olayı seçmiş Marquez. İlk bölümden sonraki bölümler, bu bölümün sonunda gelinen noktaya nasıl ulaşıldığını anlatıyor. Bölümler hem Florentino hem de Fermina odaklı fakat anlatım herhangi bir şekilde ikiye bölünmüyor gibi. Bölümlerin bir kısmı Florentino'nın bir kısmı da Fermina'nın yaşadıklarına ağırlık verse de bu ikisi arasında geçiş öyle belirsiz ve yumuşak ki bakışlarımızı nasıl birden Fermina'ya çevirdik anlayamıyoruz. Hani şey olur ya, keyifli bir sohbet sırasında o konuya nasıl geldiniz anlamazsınız, aynen onun gibi işte. Anlatının akıcılığı, pürüzsüzlüğü kusursuz derecede. Kitabı okumayanlar için: eğer daha önce Marquez okuyup yazarın kalemini beğendiyseniz ve size hitap ettiğini düşünüyorsanız Kolera Günlerinde Aşk'ı mutlaka okumalısınız. Öte yandan hiç Marquez okumamış biri yazarı okumaya Kolera Günlerinde Aşk ile başlamamalı bence. Yazarın tarzına alışık olmayanlar için doğru bir başlangıç kitabı değil. Marquez için en iyi başlangıç kitabının Kırmızı Pazartesi olduğunu düşünüyorum.
Başlayıp başlayıp bıraktığım kitabı sonunda okumanın haklı gururu var üstümde . Zira uzun süredir bakışıp bir türlü aynı frekansı tutturamadık . Kitapların zamanı vardır cümlesini ömür boyu yineleyecek gibiyim 👌🏻
Okuduğum en değişik aşk hikayelerinden . Oldum olası içimde taşıdığım korkuyu dışarı vuran yaşanabilecek çok güzel bir hayata teğet geçme hikayesi ...
Yüzyıllık Yalnızlık 'a göre bu hikaye beni daha çok sardı o da muazzam bir eser kuşku yok bu konuda ama Marquez bende Kolera Günlerinde Aşk 'la çok daha derin bir iz bıraktı .
Böylesine harika bir kitap yazarken araya pedofili sıkıştırmaya ne gerek vardı Bay Marquez? İnanın, aşağı yukarı son 100 sayfaya kadar aşırı keyif alarak okudum hatta bir ara Yüzyıllık Yalnızlık'ın devamını okuduğum sanrısına kapıldım. Amma velakin, ne zaman işin içine pedofili girdi benim de keyfim kaçtı. Yüzeysel olarak yargılanmayı göze alarak yapıyorum bu yorumu ama ülke olarak bu konu yumuşak karnımız oldu maalesef, içimiz almıyor artık.. Şuna eminim ki, ülkemizde yaşanan ve son günlerde artan korkunç pedofil vakalarından önce okumuş olsaydım, daha global bir bakış açısıyla yorumlardım ve kitaba hayranlığım da başka bir boyutta olurdu (yazara olan hayranlığım değişmedi). Yine de tüm hikayeyi bu sebeple karalayıp yazara da okuyuculara da saygısızlık edemem elbette. Yani benim hafiften sıkılmaya başladığım o son 100 sayfaya mim koyarak (bu arada 100sayfa sürekli pedofili yok tabii ki, ara ara bahsedilmiş), her şeyiyle harika bir romandı diyorum. Okumalı mısınız, okumalısınız.. =)
Evliliğin büyük felaketlerinden kaçınmanın, günlük küçük mutsuzlukları gidermekten daha kolay olduğunu bilselerdi, yaşam ikisi için de çok daha başka olurdu. Ama birlikte öğrendikleri bir şey varsa, o da, bilgeliğin bize artık hiçbir şeye yaramadığı bir zamanda geldiğiydi.
Benim için unutulmazlar arasında yerini alacak bir kitap olmadı. Beklentilerle ilgili bir durum kesinlikle.
Bu zamana kadar Marquez okumama sebebim 20 yaşına kadar anlayamayacağıma dair bir korku ondan sonra ise tamamen başka romanları, yazarları Marquez'i keşfetmeye yeğ tutmamdı. Evde 90 basımı bir kopyası var. Uzun zamandır kütüphanenin önünden geçtikçe bakışıyorduk onunla. Öyle ki ailem elimde bu kitabı görünce şimdiye değin okumamış olduğuma şaşırdılar. Sonunda tanıştık.
Öncelikle, 400 sayfa olmasına rağmen çok akıcı ve merak uyandırıcı. Arkaplanda Kolombiya'nın siyasi sahnesi, ön planda uzakta, erişilemez ama "aşık olduğu" kadını hayatının merkezine sabitleyen bir adamın ve o sevdiği kadının hayatları var. Ancak, bu hikayedeki aşık kahramanımız, hayatındaki diğer insanların da arkasından birden fazla kez dillendirdiği gibi, aşık olma halinden çok içler acısı bir durumda. Başka bir insana bu derece bir takıntı ne kadar sürdürülebilir? Bu takıntıya "sadakatin" sınırları nelerdir? Marquez bu sorulara kısmen ikna edici ama kesinlikle masalsı alternatif yanıtlar sunuyor.
53 yıl 9ay 4 gün neler neler değişti ,ama aşk Florentina Ariza ve Fermina Daza yı bir yerde bekliyordu. Öyle pembiş pembiş aşk romanı asla değil. Kolera salgınının dehşetine daldıran bir kitapta değildi. Sağolsun böyle çevirmende zor bulunur. Harika bir çeviri. Bu sefer kapağı çok beğendim.Kitabı kapatıp kapağa bakınca aaa hikayemiz burada dedim. Ben Marquez i çok seviyorum sanırım her kitabı bana enfes geliyor. Marquez gibi karakterleri romanına doldurup onları donatan var mı düşünmem gerekiyor. Yaşam ölüm sürecini konuya çok güzel yediriyor. Öyle bir anlatış tarzı var ki karakterin 7 sülalesini de tanımaya, okuyucuyu hazır ediyor. Kitap ergenlik dönemiyle başlayıp bir yaşamı anlatıyor. Son sayfalarda gerçekten sürüklenmemek için, ben durdum.Yaşlılık dönemi bilmiyorum beni çok düşündürdü. Kendi yaşlılığıma daldırıp daldırıp çıkardı.
Bi kitabı bu kadar elimde süründürüp bi taraftan da bu kadar beğendiğim olmamıştı.Bazı ayrıntılar beni sıkarken bazı detaylar da çok hoşuma gitti. Güney Amerika’yı benim için bu kadar mistik ve büyüleyici kılan biraz da onun dilinden okumak galiba. Gabo’nun dünyası bambaşka. O dünyaya girmek çok güzel. Ama en favori kitabım hala Yüzyıllık Yalnızlık.
Aşk neydi? Ümit etmek mi, sabretmek mi? Aşk, ümit etmek olmazsa yaşar mıydı yoksa kavuşma olmayınca mı büyürdü? Aşk, insanı tüketir mi yoksa büyütür mü? Kavuşmayı beklerken 600'den fazla aşk sayılabilecek ilişkide onu aramak mıydı aşk? Sorularıyla tamamladım. Kavuşulamayan aşka dair o acıya yakın, alıştığımız dili biraz bozan bir hikâye. Florentino Ariza, Fermina’ya duyduğu aşkı uğruna uzun bekleyişine rağmen başka hayatlara da dokunuyor, durmuyor, yaşlılığa ve kelliğe karşı bir mücadele veriyor, kariyerinde çok yükseliyor aslında gerçek anlamda yaşıyor. Gabo’nun anlatımında yine bir denge var; Florentina Ariza'nın Fermina Daza'ya kavuşmak için, kocasının ölümünü beklemeyi göze alma trajedisini biraz mizah biraz kabullenişle, üzücü şeyleri hayatın doğal bir parçası gibi anlatırken yaşlılığın, ölümlülüğün ve zamanın acımasızlığını iliklerime kadar hissettirdi. Hem yazarın o yoğun dili hem de sonunu öngördüğüm için olsa gerek; okurken biraz zorlandım. Yine de benim için Gabo’nun zirvesi hâlâ Yüzyıllık Yalnızlık. Florentina, Ferminayı beklerken; "Sabırlı bekleyişler, sevinçli umutlarla geçen yıllar geride kalmıştı, ama ufukta, kuruntulu hastalıkların dipsiz kuyusundan uykusuz sabahlarda damla damla işemelerden, günbatımında günlük ölümlerden başka bir şey seçilmiyor."
This entire review has been hidden because of spoilers.
Marquez'e olan hayranlığımı pekiştiren eserlerinden birisi oldu. Olayları anlatışındaki şiirsellik ve imgelem okuyanın içine öyle iyi işliyor ki dünyaya bir farklı gözle -daha şairane- bakıyor insan. Kelimelerle öyle şeyler yapıyor ki hayran oluyorsunuz, edebiyatın verdiği en üst zevklerden birini yaşadım.
Atmosferi ve sürekli yaptığı zamanda ileri-geri atlamalarıyla, geleceğe yönelik atıflarıyla içine alan, gittikçe lezzetlenen bir içeriği ve temposu var. Ayrıca Marquez karakterleri öyle canlı öyle iyi kurguluyor ki geçen zamanla beraber sizde "pişiyorsunuz".
Tüm bu övgüler hala o kadar yetersiz ki kelime bulmakta güçlük çekiyorum: Yazılabilecek en iyi şekillerden birisiyle yazmış zaten Marquez; üzerine saatlerce konuşulur ama ben uzatmaktan sakınıyorum.
Not: Kitaba dair güncel feminist eleştirilere ve ped*fili eleştirilerine katılmakla beraber bu eleştirilerin edebiyat bağlamından uzak olduğunu düşünüyorum. Yani ortada bir legalleştirme olduğuna katılmıyorum.
Most of us learn (or try, at least) what love is from books, movies, TV shows before we get to experience it ourselves-- if we ever do, really. Some of us believe we'll get butterflies in our stomachs, some of us think we'll be swiped off of our feet, while some of us believe we'll be able to see nobody else but "the one" when we're in love. Of course, this changes according to whose definition of love suits you better. Put on paper by my favorite author, Gabriel Garcia Marquez, Florentino Ariza and Fermina Daza's love that lasts half a century is the one I myself chose to believe in the first time I read it.
Don't think it'll be all "baby, baby, oooooh" just because it's a love story. Even though Fermina has met and fallen in love with Florentino when she was young, she's married to Juvenal Urbino when we first meet her in the book. When they together again 50 years later, Florentino once again declares his love to her. However, how Fermina responds is kicking the man out of her house-- only when we dive into their past do we understand why.
There are many a life lesson in Love in the Time of Cholera. We see how 50 years can change people. We observe how, with them, their relationships change. We get to witness what kind of an effect time has on people as well as places and culture, what people are capable of when they're mad with jealousy, how death might scare them as they get older, and how being old affects the body as much as the mind...
In conclusion, Love in the Time of Cholera will make you question life in general. After all, there's a reason why it's on many "books you much read before you die" lists.
P.S. There's a movie based on the book, but I personally thought that was a whole different story; not the one I fell in love with all those years ago and all over again just recently. Do see the movie if you want, of course, but don't think you've gotten a sense of the book if you've only seen the movie and not read it.
Bugün bitirdim. Çünkü dün gece GGM'nin öldüğünü öğrendim. Bu büyük adamı anmak için okudum. Floretino Ariza'nın vazgeçmezliği ve Fermina Daza'nın inadı ve Doktor Juvenal Urbino'nun centilmenliği üzerine dönen bir roman. Tam 53 yıl, 7 ay, 11 gün süren bir vuslatın gerçekleşmesini okudum. Ariza'nın yılmazlığı örnek teşkil etmeli mi? Yoksa bir sadece gereksiz bir saplantı mı tüm hikaye? Olay örgüsüne ince mizahın ustalıkla yerleştirildiği; neredeyse Yüzyıllık Yalnızlık kadar büyülü bir hikaye.
"Kolera Günlerinde Aşk'ı okuyordum. Ne aşkmış arkadaş dedim. Hem de ne vazgeçmeyiş: Tam 53 yıl, yedi ay, on bir gün süren...
Sayfa 439'da Fermina Daza: "Ölüm gibi bir şey olacak" dedi.
Oldu. Maşallah dediğim çok yaşamazdı zaten ama bu bir rekordu. Sorun sen de değil Gabito. Yine bende. Ama bil ki; yüzyıllarca okunacak kitapların kolera günlerinde, kırmızı pazartesi günlerinde...
Güle güle. Selam söyle Macondolılara -özellikle Jose Arcadio Buendia'ya"
Aşklar, evlilikler, tutkular, zorunluluklar, yıllarca birini beklemek, aylarca haber beklemek, iletişim kuramamak, hayal etmek, hayallerde yaşatmak, ve yine beklemek, beklerken hayata devam etmek.. Marquez’in dili bu kadar güzel kullanmasına bayılıyorum , 7 satırlık uzun cümleler, şiir gibi her biri. benzetmeler, minik açıklamalar, duygular o cümlelerin içine öyle bir yediriliyor ki, edebiyatın hazzı bu olsa gerek.. Yüzyıllık Yalnızlık’tan daha gerçek ve daha duygusal bulduğum, hikayesi, karakterleri ve anlatımı ile oldukça etkileyici bir roman..
Delice ve yıllara yayılmış bir sevda ve o sevdanın Marquezce muazzam anlatılışı... Lakin Şadan Karadeniz yerine bunun bir İnci Kut çevirisi olmasını tercih ederdim. Bazı cümleleri birkaç kez okudum ve niyeyse Türkçesinin havada kaldığını hissettim. Tabii yine de böyle güçlü bir metni çevirmek çok çok zor eminim. Birkaç gözüme takılan nokta dışında çeviri iyiydi ama işte bir İnci Kut değil.
yine 2008 öncesinde tam olarak ne zaman okuduğumu hatırlayamadığım ama o zamanlar sevdiğim ama yeniden okuyup şimdi nasıl bulacağımı merak ettiğim bir diğer marquez kitabı.
A very visual novel that transports you to those lands and times, letting you breathe, feel, love, and hate alongside its characters. His signature magical-realism style isn’t felt as much as One Hundred Years of Solitude.
At the same time, it isn’t the easiest read and carries a touch of melancholy.
Sonlara doğru gelirken kitabın isminin “yarım yüzyıllık aşk” olmasının daha güzel olacağına karar vermiştim kiii çıktıkları gemi yolculuğunda limanları transit geçmek adına kolera salgınını kullanmaları fikrimi sorgulattı :)
Kitapta kolera zamanlarına pek de değinmemesi - Aşkın da kolera gibi insanı ele geçirip hastalık semptomları göstermesine neden olan bir hadise olmasının vurgulanması hoşuma gitti.
Not: Yüzyıllık Yalnızlıktan sonra GGMye bir sefer daha şans vermiştim kendi adıma ama dili bana hitap etmiyor, anladım artık :)
Öncelikle madem bu incelemeye denk geldiniz, kitap hakkında sahip olabileceğiniz bir önyargıyı bertaraf edeyim: Kitabın ismi Kolera Günlerinde Aşk, Korona Günlerinde Aşk değil. 2020 malum, Korona Günlerinde Aşk esprileriyle geçti. Ben de 2020'de nişanlanmış biri olarak bu espriyi yaptım tabii. Tüm bu şaka dalgası, kitabın, "salgın döneminde evlenemeyip birbirlerini elli küsür yıl bekleyen aşıklar" hakkındaymış gibi algılanmasına yol açtı. Ya da, bilmiyorum, ben öyle sanıyordum. Ama sonra kitabı okursanız -ki okumaMAnızı tavsiye edeceğim az aşağıda- koleradan bile doğru dürüst bir bahis açılmadığını göreceksiniz. Kitabın Vikipedi sayfasında da bulabileceğiniz üzere, kitap ismindeki "Kolera" kelimesi, aynı zamanda İspanyolca'da tutku kelimesini "dişil" açıdan karşılayan bir kelime. Ve aslında kitapta işlenen de, tutkunun aşk ile ilişkisi. Kitaptaki doktorun kolera salgınını bitirmesi de aslında eşinin tutkusunu bitirmesiyle beraber ilerliyor filan. Yani kitabı büyük bir salgın altında canları dahi emniyette olmayan insanların aşk hikayesi olarak düşünmeyin. Hatta hazır düşünmüyorken, düşünmeyecekleriniz listesine kitabı da ekleyin. Malumunuz ki edebiyat kelimesinin kökü Arapça'da "adb"dır, bildiğimiz adap yani, hani aynı zamanda görgü dediğimiz, terbiye diyebileceğimiz adap. Yani nedir, edebiyat dediğimiz şey insana bir görgü, bir terbiye katmalıdır. Müslümanca bakacak olursak da bizi daha iyi bir Müslüman yapabilmelidir. "Edebiyat" kavramıyla diğer çoğu dilden ayrışırız, zira belli başlı yabancı dillerde edebiyatın karşılığı olarak "literature" ve benzerlerini buluruz ki, bunun karşılığı Türkçe'de yazın kelimesidir. Yazın kelimesi, sadece yazılı olmaklığı içinde barındırır, bu da demektir ki bu romanı yazınsal açıdan değerlendirirsek hakkında iyi şeyler veya kötü şeyler söyleyebiliriz. Ama edebî olarak değerlendirirsek, söyleyeceğimiz tek kelime vardır: Müstehcen. Evet, bu tartışmayı açmak isterdim ama açmayacağım. Açtıkça vaktinize yazık edeceğim zira. Ama bu noktada kendime -belki sizin de sormanız gerekebilecek- bir soru sormam lazım elbette: Yüzyıllık Yalnızlık'ı neden çok beğendim o zaman? Onda da müstehcenlik yok muydu? Evet, onda da vardı; ama buradaki gibi eserin merkezinde değil, kıyısındaydı ve çok daha kısıtlıydı (En azından hatırımda kaldığı kadarıyla). Onun da bir sorun teşkil ettiğini reddetmiyorum; ama galiba herkesin kırmızı bir çizgi çektiği ve bu edebiyat değil dediği bir yer var. Benim çizdiğim sınırlarda Yüzyıllık Yalnızlık ucundan "değerlendirilebilir" kategoriye girerken, Kolera Günlerinde Aşk fazlasıyla uzakta kalıyor. Okumamanızı şiddetle tavsiye ederim.
İşte böyle sağlam yazarların sağlam kitaplarını okuduktan sonra zor kitap beğenmeye, zor yazarla mutlu olabilmeye başlıyorsun.
Gabriel Garcia Marquez’in bir de “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabını okumuştum. Bu iki kitapta da aynı duyguları hissettim. Okurken zorlanmak, bazı yerlerde kafa karışıklığı. Her paragrafı, her satırı bütün dikkatinizi vererek okumanız gerekiyor aksi takdirde kendinize geldiğinizde konunun tamamen değişmiş olduğunu fark ediyorsunuz. Konuları birbirine bağlamak, hiç aralıksız, hayali bir dünyayı bu kadar başarılı bir şekilde kağıda dökmeyi başarmak herkesin harcı değil. En ince ayrıntısına kadar verilen detaylar, her sayfada farklı betimlemeler, kitap yazmanın da bir sanat olduğunu gösteriyor.
“Kolera Günlerinde Aşk” hep okumak istediğim bir kitaptı. Sanırım kitaba dair tek kötü hatıram, tatile çıkarken yanıma aldığım bir kitap olmuş olmasıdır. Siz sakın böyle bir şey yapmayın yoksa harap olursunuz. Güzelim kitabı da hiç ettim diye düşündüm ara sıra. Bölmeden olabildiğince sakin bir ortamda okunması gereken, en azından bu saygıyı hak eden bir eser.
Kitabın konusuna gelirsek; genç bir kıza aşık olan bir erkek geri çevrildikten sonra bu aşkını ne kadar süre devam ettirebilir? Birkaç ay, birkaç yıl? Peki ya bir yarım yüzyıl? Beklemenin, sabretmenin, hiç yılmayan bir sevginin romanı bu kitap. Yıllar geçerken karakterlerin hayatlarındaki, yaşam şekillerindeki değişiklikleri izlemek, onların büyümesine tanıklık etmek ve hiçbir kopukluk yaşamadan bu macerada yer almak büyük bir zevk.
Her edebiyat aşığının okuması gereken bir yazar Gabriel Garcia Marquez ve tanıklık edilmesi gereken bir aşk romanı “Kolera Günlerinde Aşk”