“Yaşama saygıyı ve insanın yaratılışında mevcut olan işkenceyle mücadele özelliğini göz önünde bulundurmak gerek. Çünkü bunlardan daha şerefli bir şeyimiz yok.”
Sâdık Hidâyet (1903-1951) vejetaryenliği ahlaki ve toplumsal açıdan ele alıyor ve kitabı 1926-1927 yıllarında yazdığı metinlerden oluşuyor. On iki kısa bölümde anlattıklarını “Bu kitapçığı doğruluk ve dürüstlük yanlılarına armağan ediyorum.” notuyla sunuyor okura.
İnsan beslenmesinin et yemeye değil bitkisel beslenmeye uygun olduğunu göstermeyi hedefliyor. Bunun için tarihsel, tıbbi, etik açıdan referanslar ve bilgilerle zenginleştiriyor kitabını.
En başta, hayvanların mezbahalarda ne koşullar altında kesilip öldürüldüklerini çarpıcı bir dille aktarıyor:
“(…) yürek sıkıştıran bir kan kokusu, nemli zemin, her yandan akan taze kan, hayvanların canhıraş feryatları, kendi kanına bulanmış ve seğiren cesetler, iki tarafına leş asılmış yarı canlı cılız atlar, leşleri satın almak için koşuşturan kasaplar, öte yandan koyunların iniltisi, uğultular, insanların küfürleri, bağırıp çağırmaları. Zavallı hayvanlar bu çirkin manzaradan, kokuşmuş et kokusundan ve kardeşlerinin kanından kendi başlarına gelecek korkunç macerayı tahmin ediyorlar.”
Hayvanları besin olarak görmeleri sonucu “varoluşları, oyunları, sevinçleri, vücutlarında uyanan istekleri, ölüm korkusu” yönünden kendilerine benzeyen bu canlıları öldürmenin “insanlık şeref ve makamına edilmiş bir küfür” olduğunu söylüyor.
İnsanın acımasızlık ve öldürme isteğiyle dolu bir canlı olduğuna dair genel kanının aksine doğal duygularını bastırmadığı takdirde öldürme ve can yakmaktan nefret eden; seven ve şefkat duyan bir varlık olduğunu savunuyor.
“İnsan kan döküyor, zulüm tohumu ekiyor. O halde sonuçta savaş, acı yıkım ve toplu kıyım biçecek.” diyerek bu yapay uygarlığın ilerleyemeyeceğini, özgürlük ve barışın bu koşullar altında gelişemeyeceğini vurguluyor. İnsan hayvandan üstünse bu üstünlük zulmetme hakkı değil koruyuculuk atfeder diyor.
Beslenme biçimi olarak, sindirim sisteminin bitkisel beslenmeye uygunluğu yaklaşımını referanslarla geliştirir çarpıcı tespitlerde bulunuyor: “insan bağırsaklarında kalan et kokuşur ve öldürücü mikroplar üretir.”
İlerleyen bölümlerde besinleri değerleri açısından ele alarak, et yemeye ihtiyacımız olmadığını anlatıyor. Bu kısımda veganlar için eksik bir kitap olacaktır zira yumurta, süt, bal vejetaryenler tarafından yenebilecekler listesinde. Kitabın 1920’lerde yazılıp öncü bir değeri olduğu unutulmaması yerinde olur, S. Hidâyet o gün de et yemeyi öven kalabalıklara karşı ufak bir kitapla etkili bilgiler ve fikirler sunuyor. Türkiye’de hayvan hakları ve veganlık üzerine en kapsamlı kaynağın 2000’lerde yazıldığını (Zülal Kalkandelen) hatırlarsak Vejetaryenliğin Yararları, zamanı için önemli bir çalışma olarak görünüyor.
Schopenhauer, Brahma ve Buda, Tolstoy, Platon, Edison, Homeros, Seneca, Nietzsche… Et yemeyenlere örnek oldukları gibi kimi referanslarla vejetaryenliğin etik yönünü ortaya koyan isimler. Pisagor, hayvanları öldürmeyi normal gören birinin insanı da kolayca öldürebilecek kapasitede olduğu kanısındaymış. Et yiyen vahşileşir, bitkisel beslenen insanın zihni açılır, sakinleşir. Barışçıl, açık, faydalı fikirlerin geliştirilmesi yönünden insana fayda sağlar. Bitkisel gıdalar, sanıldığının aksine bedensel zayıflık yaratmaz; güçlendirici ve sağlıklı, temiz bir beslenme biçimidir.
Etin zararları, alkolle yan yana tutuluyor; sinir sisteminin uyarılmasındaki sakıncalar anlatılıyor:
“Eğer içki satış yerleri, kasap, balıkçı ve tavukçu dükkânları kapatılsaydı, bir dereceye kadar genel barış sağlanır ve insanlar arasındaki kardeşlik duygusu yaygınlaşmış olurdu. (…) Gerçek üstünlük kalpten geliyorsa, herkesin et yemeyi terk etmesi gerekir.”
Et de güçlü bir uyarıcı. Kasaplardan alınan, kesimle sağlanan et ölü eti, ceset parçasıdır. Öyleyse insan leş yiyici sınıfına girer. Hastalıklar da buradan kaynaklanır.
Kitabın perspektifinde kadına yaklaşım da dikkat çekici: “yaygınlaşmış saplantılardan biri de kadının tüm vaktini yemek yapmakla geçirmesi gerektiğidir. İşte bu yüzden kadın, hayvan leşlerini süsleyerek yemek yapmaktan vazgeçerse, vaktini daha yararlı işlere ayırabilecektir. Hayat doğuran kadının ölüme razı olmaması ve dudaklarını kana bulamaması gerekir.” Cümlelerini okurken bugüne özel olarak binlerce binlerce kocanın türlü sebepler göstererek boğazlarını kesip parçaladıkları koyun, dana, deve bedenlerinin bölümlerini evdeki karılarına getirip pişirteceklerini düşünürken o hayali kokudan bile boğulacak gibi oluyorum!
Çocuklarının gözü önünde, belki yeşil bahçelerinde bir süre oyun arkadaşı olan koyunlar bugün yine onların gözü önünde kesilerek, babalarının vahşiliğine tanık oluyor ve ileride onlardan da böyle davranmaları bekleniyor! Çocukların böyle mi yetiştirilmesi gerekiyor?
Yazar, Hindistan, İnkalar, Meksika, İran… türlü kültürlerden vejetaryenliğe yönelimi örnekliyor, konuyu olabildiğince geniş bir perdede aktarmaya gayret ediyor.
Kasaplığın ve et yemenin insanı yozlaştırdığı yapay uygarlık yarattığı, hastalıkları arttırarak tıbbı da sanayileştirdiği üzerinde duruluyor son bölümde.
“Yaşam kuvvet ve kabiliyette olsa, içinde hiçbir hayvanın bulunmadığı geniş bir bahçeye bir aslan bırakıldığında, açlıktan ölür. Ya da çıkarlar ilkesi üzerine kurulmuş bir savaşta kuvveti yerinde gençler ölürken, bir avuç haris, para canlısı ve hasta politikacı bu işin sonunda karlı çıkar.”
Bu noktada şu sıralar II. Dünya Savaşı üzerine okur ve düşünürken gerçekten de yaşamın karşısında olma, kan dökme vahşetinin tüm canlıları kapsayan yanını görmemek de mümkün değil.
Açıkçası yazıldığı zamana bakılırsa Sâdık Hidâyet bu kitabıyla evrensel, barışçı yaklaşımı ve ön görüleri ile göz dolduruyor.