Quando apparve in Turchia nel 1923, questo romanzo ebbe immediata fortuna e suscitò aspre polemiche. Era forse un tentativo mascherato di svelare il «sacro segreto» dell’ordine bektashi e delle sue dottrine iniziatiche? Voleva mostrare la decadenza di tale antica confraternita, ridotta a una cerchia orgiastica? In realtà si trattava della storia di un amore esaltato e funesto, dove dietro l’eroina si profilava un grande personaggio occidentale: Madame Bovary. Ricca, bella, oziosa nella sua villa sul Bosforo, la giovane Nighjar segue il richiamo di una voce che ha udito risuonare una sera nella baia: la voce di Nur Baba, «Maestro di Luce». Quella attrazione indefinita la spingerà ad abbandonare tutto, a diventare una delle tante donne della confraternita, a subire umiliazioni e patimenti, a cercare l’estasi nell’abiezione, a consumarsi fino a perdere la voce – e da ultimo a lanciarsi in un fuoco che è insieme erotico e mistico.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, (d. 27 Mart 1889, Kahire, Mısır – ö. 3 Aralık 1974, Ankara). Türk romancı, gazeteci, şair, diplomat.
Roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlatmış bir yazardır. Asıl ününü romanları ile sağlayan yazarın en ünlü romanları Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Edebiyat yaşamının başında Fecr-i Ati edebiyat topluluğunun kurucu üyeleri arasında yer almış; daha sonra ferdiyetçi düşüncelerden uzaklaşarak toplumcu edebiyatı kabul etmiş bir yazar olarak değerlendirilir.
Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında etkin bir siyasal yaşam sürmüştür. Milli Mücadeleden itibaren Atatürk’ün yakın arkadaşları arasında yer almış; TBMM II., IV., XII. dönemlerde milletvekiliği yapmıştır.
Kadro Dergisi’nin kurucularındandır. Derginin devrin yöneticileri ile fikir ayrılığına düşüp Kemalizm’i değiştirmekle suçlanarak kapanmasından sonra diplomat olarak yurtdışında çeşitli görevlerde bulunmuştur.
Anadolu Ajansı’nın kurucularındandır; ömrünün son yıllarında ajansın yönetim kurulu başkanlığını yapmıştır.
Ben bu romanda yozlaşan bir sosyal kurum olarak Bektaşi tekkesinin geldiği halin sunulmasından daha çok, "irade"nin yüceltilmesini gördüm. Romanın kadın kahramanı Nigar'ın iradesizliği, başına gelen tüm o felaketlerin sebebidir; ve yazar bu nedenle okuyucu olarak ona tiksinmeyle karışık acımamıza neden oluyor. Son olarak, Bektaşi şeyhi Nur Baba'nın kadınlara karşı iştihası, sefahat alemleri ve tekke erkanının bütün yaşananlara karşı tepkisizliği, vs. bende o kadar tiksinti uyandırdı ki bu kitabı neden okuduğumu çokça sordum kendime. Yakup Kadri'nin dili, kurgusu, psikolojik analizleri -yani romancılığı belki de- her şeye rağmen beni kitaba çeken nedenlerdi sanıyorum.
Yakup Kadri bu roman öncesinde bir ahbabı aracılığıyla bir Bektaşi ritüeline katılır. Ve tasvirleri burada gördükleri aracılığıyla yapınca kendisine sırrımızı açık ettin demişlerdir. Yakup Kadri bu eleştiriye cevap olarak sır mı ? Ne sırrı ? Ortada bir sır mı var diyerek yanıt vermiştir. Buradan Yakup Kadri’nin gizli cemiyetler ve ritüeller ile ilgili hiçbir bilgi ve deneyimi olmadığını anlıyoruz. Bölümlerden birinin Bir Bektaşi Tekkesinde Mum Nasıl Söndürülür olması yıllardır Alevi Bektaşi toplumu için ortaya atılan bir iftiranın kanırtılması yönünde bir ibare olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle belli kesimlerden esere gelen eleştirilere hak veriyorum. Eserin başında Yakup Kadri ninde bu eleştirilere gelen cevabı da İletişim yayınları yayımlama gereği duymuş. Dönemin ruhu gereği Yakup Kadri genç cumhuriyet rejimini destekleyen eserler yazmış ancak Nur Baba eseri bu Sodom ve Gomorra, Ankara, Yaban gibi eserlerden çok önce yazılmış yeni rejimin ruhuyla yazılmış eserlerden değildir. Bu nedenle Yakup Kadri bu romanı samimi hislerle yazmış olduğunu düşünmekteyim. Edebi değeri ise çok yüksek ve etkileyiciydi ben de ki tesiri budur. Saygılarımla
Bazen zor okunan ama bitince o zorlugun vesilesiyle Nigar'in battigi batakligi daha iyi anladigini okura hissettiren kitap. Arkadaslar Yakup Kadri Karaosmanoglu'nun (YKK) kadin karakterlere karsi acimasizligina itafen yorumlar yapmis. YKK'nin Nigar, Nasib, Celile, Alhotozlu bilmem kim hanim, Ziba Hala bana son derecede gercek geldi. Bilhassa ozgurlugunu baskalarina teslim etmek isteyen kadinlarimiz, issizlikten kazacak kuyu arayan kadinlarimiz mevcut sosyo-ekonomik kosullarimizin degismemesine sebep vermeye devam ediyor. Keske genc yaslarda evlenmeye merakli kizlarimiza daha cok okutulsa da yasanacak hayatlarini baskalarina teslim etmeye merakin onune biraz daha gecilebilse.
Bu kitapta anlatılan zevk ü sefa âlemleri gerçek olabilir mi? Yüz yıl öncesinin İstanbul'unda gerçekten bu büyülü gerçeklik yaşanıyor muydu? Binbir Gece Masalları'nın safahat âlemlerini andıran bir hayatın, dinsel bir örtünün ardındaki -kimilerince sapkınlık olarak adlandırılabilecek- bunca serbestliğin gerçek olduğuna insan inanmakta güçlük çekiyor.
yaban kadar ideolojik öfke ile savrulmamış, belgesel gerçekçiliğine yakın, yine de tabiidir ki mesajlı bir yakup kadri eseri. ilk cumhuriyet yazarlarından başlayarak bugüne dek süren, meselesini kadın üzerinden açma ve çözme metodu burada da şahikasıyla var.
"aynısını anana, bacına yapsalar hoşuna gider mi?" yöntemi, gördüğümüz gibi yeni değil, sadece avama mahsus da değil. bir bektaşi tekkesindeki yozlaşma, iki çocuk anası, genç ve güzel bir hanımın şeyhin pençesine düşmesiyle anlatılmış. okuyucu genç hanıma, genç, güzel ve en önemlisi "anaaa!!" olduğu için sempati duyacak, empati yapacak, çapkın şeyhten ve onu bünyesinde barındıran ilkel tarikat kurumlarından tiksinecek. benim bacımı böyle sulu amasya elması gibi kütür kütür dişlese bu sapık şeyh, hoş olur mu? diye düşünüp alayına birden kızacak, metot bu.
fakat yakup kadri'nin hakkını yemeyelim. bektaşi tekkesinin bir kültür sanat ocağı olduğunu anlatmaktan imtina etmemiş. özellikle müzik, biraz amatör olsa da şiir, sohbet, muhabbet yönünü de gocunmadan anlatmış. mesela yaban'da, ilaç için tek güzel şey koymamıştı anadolu köyüne dair. her karakter bir grotest yaratık idi. fakat burada karakterlerine o kadar gaddarca yaklaşmamış. iyi kötü duyguları olan insanlar bunlar. günahlarını da biraz sosyal düzene bağlıyor yakup kadri. zenginlerin işsiz, uğraşsız geçen günleri onları manevi bir boşluğa itiyor. bir ülküleri yok.
daha sonra bu ülküyü bulacak yakup kadri, yaban'da ağzı köpürerek, ankara'da sakinleşip yeniden insan gibi konuşarak, bireye bir çıkış önerecek. medeniyet yolunda batılılaşarak, ülkesi ve toplumu için çabalayarak manevi boşluğunu doldurmalı türk insanı, diyecek.
peki buradaki tarikat eleştirileri bugün de cari mi? kısmen cari. şeyhe teslim olmak, manevi boşlukları dolduran böyle şaklabanlar vs. aynen devam ediyor. bknz. adnan oktar. ama o günden bugüne değişen temel şey sanırım şu: o zaman baskıcı osmanlı toplumunda nefes almak, sosyalleşmek, flört etmek için, dini kisve altında gizlenerek, bir özgürlük alanı olarak kullanılıyordu bektaşi ve mevlevi dergahları. daha çok toplumun zengin ve aydın insanları devam ediyordu buralara. bugün o ailelerin torunları, bu tarz ihtiyaçlarını sosyal medyada, barlarda, yoga kulüplerinde falan rahatça gideriyor. şeyhe tam teslimiyet hali -adnan oktar, ahmet hulusi vs. gibi sosyetik hocalar hariç- kahir ekseriyetle fakir fukara arasında sürüyor. menzil, fetö, ismailağa gibi yapılar bektaşilikten farklı. yine de elbette tasavvuf felsefesi keriz silkelemek ve çıtır ayıklamak için benzer şekilde kullanılıyor. aşk, muhabbet, teslimiyet falan ve de filan.
neyse. fena bir roman değil. genç yakup kadri henüz bir `hep o şarkı`ustalığında olmasa da, yetenekli, akıcı, beliğ. bölüm geçişleri biraz ek yerlerinden sırıtıyor, hikaye biraz hızlı toparlanmış falan ama yine de günümüz yazarlarına beş çeker.
📌Kasdınız beni öldürmekse, söyleyin! dedi, ben ölümden korkmam. Fakat bilin ki herhangi bir ateşe öyle körükörüne yalnız da atılmam. Pirim hakkı için yanarım, kavrulurum. Fakat sizi de kül haline, bir yığın kül haline koyduktan sonra ... . . 📚📝✒️ İlksöz: Aşk ile ama hangi aşk ile...
Osmanlı'nın son yılları. Tekkelerin, dergahların popüler olduğu, insanların buralarda dini duyguları ile manevi doyum kazandığı zamanlar. Genelde müritlerin bağışları ile ama çoğunlukla müritler içinde zengin birinin desteği ile güncel giderlerini karşılayan tekkeler. Bu tekkelerden bir Bektaşi dergahı, yakın zamanda dergahın başına Nur Baba adında biri geçer. Nur Baba'nın müritleri ile birlikte olduğu geceler diğer tekkelerin ritüellerinden farklıdır. Kurulan sofrada yenilir, içilir, sazlar çalınır. Sabahlara kadar, içkinin tüm bedeni sarıp sarhoşluğun son noktası 'sızma' anına kadar sürer bu geceler. Hatta bazı geceler bu içkili sofranın ardından müritlerin cinsel birliktelikleri bile yaşanır. Antik Yunan'ın dini festivallerini çağrıştıran bu geceler diğer tekkelerce yadırgansa da Nur Baba'nın müritleri çoktur. Bunlar arasında biri vardır ki zengin bir aileden olan Nigar, Nur Baba'nın takıntı derecesinde tutkuyla bağlandığı bir mürididir.
Yakup Kadri bir dönem İstanbul'da bir Bektaşi dergahına devam etmiş. Yazdıklarının bu degahta gördükleri olduğu söylenir. Hatta 1921'de gazetede yayımlanmaya başlayınca büyük tepkiler toplamış. Gizli kalması gereken şeylerin açığa çıkması, kendilerini yanlış tanıtması nedeniyle Bektaşiler Yakup Kadri'ye karşı cephe almış. Tepkiler sonucunda da eserin yayımlanması durdurulmuş.
Nur Baba, Yakup Kadri'nin ilk romanlarından. Dönemin bozulan tekke/dergah yapısının teşhiri ile başlayan eser bir noktadan sonra tekkeler/dergahlar hakkında bir yargıya varmayı bırakıp dergaha dahil olan ve Nur Baba'nın sadık müridi olan Nigar üzerinde yoğunlaşıp onun hayatındaki düşüşü öne çıkarmakta. Okurken sanki Yakup Kadri'nin iki nokta arasında, bozulan tekke/dergah yapısı ve buralara devam eden birinin mahvolan yaşamı, kararsız kaldığını hissettim. Dergahın gizli sırlarını ortaya çıkarıp bozulan sistemi yargılamaktan çekinip bu sistemin bir kadının hayatını nasıl etkilediğini göstermeyi tercih etmiş. Ben de onun kararsızlığını okurken yaşadım ve arada kaldım açıkçası. Yakup Kadri okumalarına devam. Kitapla. Sağlıcakla. . .
📌 Eyvallah! Bektaşiliğin felsefesi bu değil mi? Hep bu kelimenin ifade ettiği mânadan çıkmıyor mu? Eli kalbin üzerine koymak, başı öne eğmek; tevazuun, mahviyetin (alçak gönüllülüğün] ruhani zevkine nefsini terketmek; hakarete, eza ve cefaya, küfre karşı: "Eyvallah, eyvallah! " demek! Tarikatın bütün sırrı, bu yüksek gayeye ermekten başka ne olabilir? . . .
Nur Baba'yı tanımlayacak ilk sözcük sanırım "cesur" olur. Yakup Kadri kitabın neşrinden sonra ayrıca kaleme aldığı iki izahat ile karşı karşıya kaldığı "esas zorluğu" da bir ölçüde not etmiş. En az kitap kadar önemli buldum bu açıklamaları.
Hacı Bektaş ziyaretinin hemen ardından okumak, başka bir lezzet de yarattı.
Bektaşi ritüellerine ilişkin birinci ağızdan bir kaynak. Nur Baba hakkındaki tartışma daha çok kadın-erkek ilişkileri, mahremiyet üzerinden yürütülmüş görünse de, muradın bu olduğunu düşündürmedi. Erkanı, yolu anlama çabası olmayan okuyucu için (ortalama Sunni/Hanefi okuyucu da denebilir) bu boyutun magazinel ve tahkir etmeye gerekçe gösterilebilecek değeri(!) olsa da, tasavvuf erbabları için bu mahremiyet sınavının başka bir anlamı olduğu muhakkak.
Uzunca bir dönem yol ve erkan ve İlahi aşk yanı sıra, siyasal, ekonomik ve bilimsel gelişmeler peşinden koşmuş Ocağın, sosyalleşme mecrasına dönüşümünün ya da bu dönüşümün sonuçlarının eleştirisini okudum.
Tarihe düşülmüş, önemli bir not...
Konusu ve ele aldığı grup itibariyle de başka bir örneğini göremedim.
Kütüphaneden hiç incelemeden aldım çünkü Yakup Kadri'den daha önce 3 roman okumuştum. Bu yüzden kalemine güveniyorum. Beklentimin üzerinde olduğunu en baştan söylemeliyim. Yakup Kadri bu romanını İsviçre'ye gitmeden önce dahil olduğu Bektaşi tarikatından esinlenerek yazmış. Macit karakterinin kendisini yansıttığı oldukça açık. Bektaşiliğe merakı, sonrasında yaşadığı hüsran, öfke ve bunu Türklüğün tarih içindeki farklı tanımları üzerinden Macit ile açıklamasından anlıyoruz. Bektaşi şeyhinin hal ve tavırları, kadınlara iğrenç yaklaşımı bana Adnan Oktar'ı hatırlattı. ��eyh ve müritleri arasındaki ilişki ve bunun inanç maskesi ile örtülmesi tiksindiriciydi. Bu yozlaşma ne kadar Bektaşiliği yansıtıyor emin değilim. Kitabın sonunu ise oldukça gerçekçi buldum. Nigar'ın Macit'in teklifini kabul etmemesi önceki seçimleriyle uyumlu bir sonuçtu. Bu arada Yakup Kadri aldığı yorumlar arasından en çok Halide Edip'in makalesini beğendiği için okumak istedim ancak Osmanlı Türkçesi ile yazılmış versiyonu hariç bulamadım.
This entire review has been hidden because of spoilers.
This book was recently translated into English for the first time. Written in the early 1920s, it chronicles the leader of a Sufi lodge in early 20th century Istanbul. The book depicts the lodge and its leadership in a negative light, arguing that they run a social scene designed to cover up debauchery. I thought it was an interesting topic, but found the story a bit hard to follow. There was a lack of character development (unsurprising for such a short book), and I found it hard to understand who all the characters were and how they were intertwined. The book had a good introduction and numerous footnotes, but it still left me a bit confused in places. The author did include beautiful descriptions of life in Istanbul in the early 20th century.
Kitaba konusu hakkında fikrim olmadan başladım, adından dolayı belki tasavvufu anlatan bir kitaptır dedim ancak tabi ilk sayfalarda öyle olmadığını hemen anladım. Yazarın biyografisinde, bektaşi dergahında bulunduğunu okuyunca da kitap daha ilgi çekici hale geldi. Yer yer üzerine düşünülmesi gereken fikirler ve cümleler buldum. Anlayamadığım kelimelere rağmen gayet akıcı idi hatta son bölümlerde elimden bırakamadan okudum. Kısa olmasına rağmen insanı içine alan bir kitap, karakterlerle bağ kurup az çok davranışlarını anlayabiliyorsunuz. Yazarın okuduğum ilk kitabı idi, diğer kitaplarını da listeme alacağım.
Kitapları değerlendirirken bu kitabı bu şekliyle ben yazmış olsaydım bu kadar övgü alır mıydı diye kendime sorarım. Eğer popüler bir kitapsa. Sanırım bu kitabı ben yazsam okuyan çıkmazdı. Zamanında insanların ilgisini çekecek bir giz perdesi bulmuş ve bunu kullanmış. Beğenmedim.
Bektaşileri ve Bektaşi ibadetini genel olarak güçümseyen bir kitap. Alkol içmek ile dem almak arasındaki farkı bilememiş, muhabbet kültürünü lakayıtlığa çevirmiş. Kaldı ki, Nur Baba'nın aşık olduğu kadına "evlat" demesi de muhtemelen enseste göndermedir.
Yakup Kadri’de hep bir olmamışlık var gibi geliyor bana. Konusu itibariyle ilgimi çeken Hüküm Gecesi’nde de aynısını hissetmiştim, bunda da öyle oldu. Konular ilginç ama işlenmesi yavan, sıradan gibi geliyor. Her şeye rağmen okumaktan keyif aldım.
Yakup Kadri'nin anlatımından ne yazık ki ilk okuduğum kitabından beridir hiç keyif almıyorum. Anlattıkları itibariyle etkili ama anlatım itibariyle bende ne yazık ki etkisiz bir yazar.
Nur Baba romanı benim için manasız bir okuma oldu çünkü hiç ilgilenmediğim Bektaşi tekkelerinin iç yüzünü anlatıyor. Kitaptan tekke, derviş filan gibi ilintili kelimeleri çıkarırsanız bahsi geçen meseleler sanki bir pavyonda geçiyor gibi. Kitabı ilk aşamada anlamakta biraz güçlük çektim çünkü mevzuya hakim değildim. Sonra Osmanlı kayıtlarında bu tekkelere bizzat padişahın alkollü içecek götürdüğünü filan öğrenince biraz tuhafıma gitmedi değil. Yine de gerçekliğinden kesinlikle emin olmadığım bir durum kayıtları açıp bakmış değilim sonuçta.
En nihayetinde hem sıkıcı bir kitaptı hem de içerik itibariyle hiç ilgimi çekmediğini belirtmeliyim.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romam (1922) • Nur Baba, bir Bektaşi şeyhidir. Kara sakallı, güzel sesli, zevk ve şehvet düşkünü bir adamdır. Gözlerinde ve sesinde kadınları büyüleyen bir güç vardır. Çıkarlanyla zevklerini birleştirmesini bilmektedir. Tekkeye düşen zengin ve güzel kadın müritler, onun ellerinden servetlerini ve kendilerini kurtaramaz olurlar. Nur Baba, ilkin, ölen şeyhin karısı Celile bacı ile evlenerek tekkeye şeyh olur; sonra Ziba Hanımefendi’nin servetini tüketir; daha sonra Nigâr’ı ele geçirir. Nigâr, Nur Baba uğruna kocasını, çocuklarını, toplum içindeki yerini bırakır, bütün servetini de tekkeye verir. Yaşanan düzensiz hayat yüzünden birkaç yıl içinde Nigâr da yıpranır; Nur Baba bir gün onu da bırakır ve Süheylâ adında genç bir kızla evlenir.