"Yıl 1933, aylardan ekim, günlerden 29; yani onuncu yıl...cumhuriyetin onuncu yıldönümü... İşte o gece annem tutturmuş da tutturmuş, fener alayını izleyeceğim, diye... Babam, yahu avrat ayın günün, sancın mancın tutar, hem bu karınla... demiş. Ama annem hiç öyle coşkulu bir günde evde oturmak ister mi? Komşu kadınlardan biriyle çıkmışlar evden, bir yaşındaki abim de annemin kucağında. Fener alayını eve en yakın izleme yeri, olsa olsa Saathane'nin orası... nasıl kalabalık, iğne atsan yere düşmez!... Az sonra bando öteden gözükmüş. Pıstattararaaaa... demeye başlayınca, uy anam, annemdeki sancı... Breh, kaldırımda adım atacak yer yok, yan yön insan, gerisi dükkân... annemi eve zor yetiştirmişler. Tastamam eve geldikten on dakika sonra beni doğurmuş..." Bundan sonrası kitaptan öğreneceksiniz: Zıkkımın Kökü
Türkiye'nin en çok okunan gülmece ve çocuk kitapları yazarlarındandır. 107 kitap, 200'e yakın radyo oyunu yazmıştır.
1933 yılında Adana'da doğdu, yoksul bir çocukluk geçirdi. Elazığ'ın Dişidi köyünden çalışmak üzere Adana'ya gelen ve Adana Kız Lisesi'nde hademelik yapan babasının adı Ahmet, Şam doğumlu olup Antakya'dan Adana'ya gelen annesinin adı ise Havva'dır. İzgü'nün ifadesine göre babası Adana'da ilk gecekonduyu yapan kişidir[1].
Muzaffer İzgü bulaşıkçılık, garsonluk, sinemalarda gazoz satıcılığı gibi işlerde çalışarak eğitimine devam etti. Üç yıllık İnönü İlkokulu'ndan sonra dördüncü sınıfı Gazipaşa İlkokulu'nda, bu okulun depremde zarar görmesi üzerine beşinci sınıfı İstiklal İlkokulu'nda okuyarak ilköğrenimini tamamladı. Öğrenimini Tepebağ Ortaokulu'nda sürdürdü. 3 yıllık ortaokulu bitirdikten sonra yatılı olarak Diyarbakır Öğretmenokulu'nda okudu. Bu okulda tanıştığı Günsel Hanım ile evlendi. İlk görev yerleri olan Silvan'da oğulları Bülent Şahin dünyaya geldi.
Diyarbakır İlköğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra Silvan'da, Aydın'ın Akçakoca Köyü'nde, Cincin Köyü'nde, Aydın merkezindeki yetiştirme yurdunda, Güzelhisar İlkokulku'nda öğretmenlik yaptı. Aydın'da görev yaparken ikiz kızları Nevin ve Sevin doğdu. 11 yıllık ilkokul öğretmenliğinin ardından ortaokul öğretmenliğine geçti, Aydın Gazipaşa Ortaokulu'nda Türkçe öğretmenliği yaptı ve 1978 yılında emekli olarak öğretmenliği bıraktı, İzmir'e yerleşti.
İlk yazılarını 1959 yılında Aydın'da yayınlanan Hüraydın Gazetesi'nde yayınladı. Küçük öykü ve röportajlar derleyen İzgü, 1964 yılından itibaren yazarlığını Demokrat İzmir Gazetesi'nde sürdürdü. Bu gazetedeki köşesinde her hafta bir öykü yayımladığı gibi gülmece dergisi Akbaba'da da öykülerini yayımladı. İstanbul'da çıkan Milliyet ve Akşam gazetelerinde röportajları yayımlandı.
Zamanla, röportaj ve öykülerin yanı sıra tiyatro oyunu yazmaya yönelen İzgü, özel tiyatrolarda oynanan, radyolarda yayınlanan oyun ve skeçleriyle ün yaptı. Yazdığı ilk oyun, Nejat Uygur için yazdığı İnsaniyettin'dir.
İlk kitabı Gecekondu, 1970 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlandı, bunu 1971 yılında İlyas Efendi, 1972 yılında Halo Dayı adlı kitabı izledi. Attilâ İlhan ile tanıştıktan sonra kitaplarını Bilgi Yayınevi'nde yayımlayan İzgü'nün bu yayınevi tarafından basılan ilk kitabı Donumdaki Para (1977 ) idi. Bilgi Yayınevi, İzgü'nün 44 roman ve öykü kitabını, 86 çocuk kitabını yayımladı. Zıkkımın Kökü ile Ekmek Parası adlı eserlerinde kendi yaşam öyküsünü ortaya koydu. Zıkkımın Kökü, 1992'de filme aktarıldı.
Eğer siz de küçükken, yatmadan evvel evinizin tavanındaki şekillere bakarak hayal kurduysanız; taşınırken kamyonun arkasında oturma keyfini yaşadıysanız; kira günü geldiğinde evinizde tedirgin bir hava estiyse; kitaplarınızı gazete ile kapladıysanız; uçan balonlara hep hasretle baktıysanız; kömür taşırken oranız buranız kapkara toz kesildiyse ve sonra anneniz sizi leğende yıkadıysa; anneniz, babanız ve kardeşlerinizle ayrı tabaklarda değil aynı tencereden yemek yediyseniz; pantolonunuzun yırtığına yama vurulduysa; yerleri ahşap desenli muşamba serilmiş evlerde oturduysanız; damınız aktıysa; musluklarınız soğuktan donduysa; tuvaleti dışarıda bir evde yaşadıysanız; toprakla oynayıp "anaaa suuu" diye eve vardığınızda bin bir azar duyduysanız; sokakta saatlerce oynayıp karnınız acıkınca sadece ekmek istediyseniz; anneniz salça kaynattıysa, sonra kazanı komşuya geri verdiyse; babanız işçiyse; yılda ancak iki kez alınan yeni elbiseleri günlük giymek isteyince anneniz "misafirliğe, düğüne falan giderken giyersin, her alınanı eskitmeyin" diye payladıysa sizi ve şimdi geriye bakınca "her şey ne de güzeldi o zamanlar" diyorsanız illa ki okuyun bu güzel kitabı.
Yazar kendi yaşa öyküsü ve çocukluk yıllarını anlatıyor bu romanda. Muzo, çok fakir bir ailede doğar ve büyür. Buna rağmen hep okumak ister ve bunun için elinden geleni yapar. Yazları çok çalışır ve kışın okula gidebilmek için para biriktirmeye çalışır. Okuma sevdası ile sevdiği bir kızın başkasıyla evlendirilmesine bile katlanmak zorunda kalır. Bir yandan güldüren bir yandan ağlatan çok etkileyici bir roman.
Muzaffer İzgü'nün kitabı Türk Edebiyatı'nda okuduğum en tatlı kitaplardan biri. İzgü kendi çocukluğunu anlattığı kitapta yaşadığı dönemin yoksulluğunu aşırı duygusallığa kaçmadan mizahı elden bırakmadan anlatmış. Lakin bu tatlı öyküden hakikaten keyif almanız onda bir şeyler bulabilmeniz için sanırım-belki de-İzgü'nün anlattığı dönemdeki yoksunluğu bir nebze olsun yaşamış olmanız gerekir. Şimdilerde tüketici bir dünyada yaşıyoruz.Yoksul sayılabilecek ailelerin bile çocukları Çin malı envai çeşit oyuncağa sahip olabilir. Benim çocukluğumda en tatlı oyuncağım babamın tahtadan oyduğu traktörümdü. Bu oyuncağı yapmanın en zor yanı tekerlekleriydi. Zira tahtadan tam yuvarlak bir şekil ortaya çıkarmak ve dingil görevi görecek bir tel ile bunu tahta bloka tutturmak hayli zordu. Hoş tutturdun oynarken bir süre sonra çıkardı be.Şimdiki çocuklara (yeğenimden biliyorum) ayakkabı dayandırmak pek zor ama biz ıskarpin ayakkabı yoluna ölürken çoğunlukla kara lastikle geçti çocukluk. Hele bir de içine su kaçtığında çıkardığı ses "vırç, vırç" yok mu :) İşte bunları az çok yaşamış biri olarak İzgü'nün hikayesinde tat bulmamam mümkün değil. Muzo'nun "buluşçu" diye tanımladığı babası kömür alamadığı için kömür tozundan suyla harç yapıp kalıplar oluşturarak kışa hazırlanıyor,soba alamayınca mangalı andıran bir sobayı evin ortasına konduruveriyor.Kalemi çok küçülen Muzo ufalan kurşun kalemi bir bir kargının ucuna takıp kullanıyor.Daha bunun gibi birçok örnekte dram ve mizah gırla gidiyor. Bütün bunlar içinde bu kitapta neyi sevmedim diye sorarsanız derim ki uslubuyla okuru yakalayan, karakterlerini Adana ağzıyla konuşturan İzgü'nün karakterlerinin bazen Öztürkçe kelimler kullanması tuhaf olmuş.Sözgelimi Muzo'nun "usuma geldi" ya da "ivedi ivedi" giyindi demesi kulağa tuhaf geliyor. Dahası çocukluğundan ve ilk gençlik yıllarını anlatırken yazarın neredeyse kitabın yarısından fazlasını ilk aşkı Raziye'ye ayırması,kitabın sonunda da İstanbul'a gittiğini söyleyip ilk aşkının akıbetini bize söylememesi beni tatmin etmedi açıkçası.
zıkkımın kökü kitabında zıkkımın kökünü yememek için elinden geleni yapan bir Muzo görüyoruz... yoksulluğun kucağında adam olmaya çalışan ama bu süreçte de karnını doyurma mücadelesi veren Muzo, kitapta o yoksulluğu ve büyüme sürecini dibine kadar hissettirmiş. akıcı dili de bir yandan bi çırpıda okuyup bitirme hissi ile hiç bitmesin istekleri arasında götürüp getiriyor.
bu kitap, okuyucuya hissettirmeyi amacladigi her seyi hissettirdi bana. hayatimda ilk defa bir kitabi okurken aglayarak kahkaha attim. senden cocukken de cok sey ogrenmistim, hala ogreniyorum muzaffer baba.
O bi yildizi Raziye'ye yaptigi yamuk icin kirdim. La muzaffer izgu de olsan ne oynuyon kizcagizla. madem kacmiyon evliyken ne kadinla gorusuyon, madem seviyon amaaaan zirvaliyom heheh.
This entire review has been hidden because of spoilers.
2017'de her ay en az 1 Türkçe klasik okuma deneyi için Şubat ayında okudum bu kitabı, iyi ki okumuşum. Çok tatlı, çok cici bir otobiyografik roman. Adana'da geçiyor. Doğumdan ilk gençliğe uzanan kitapta ilk aşk, ilk iş, ilk kötek, ilk karakol gibi deneyimler de yer alıyor haliyle. Güldürürken düşündürüyor klişesini kullanmayayım da; güldürürken arada iyi üzüyor.
Ben çok keyif aldım, benim gibi Türk edebiyatı ile içli dışlı olmayanlara başlamak için tavsiye ederim rahatça. Bir de eklemeden geçmeyeyim, Giovanni Guareschi'nin aile temalı kitaplarını seviyorsanız bunu da seversiniz ya da vice versa
Muzaffer İzgü'nün yaşadığı sıkıntılarla, aile hayatıyla, para kazanma ve evi geçindirme telaşıyla geçirdiği çocukluğunu ve gençliğini bizlerle buluşturduğu harika bir eser. Hem Muzaffer İzgü hakkında bugünlere nasıl geldiğini görmek için güzel bir kaynak hem de gerek dönemi, gerek yaşadığı bölgeyi, gerekse de insanların yaşam mücadelelerini müthiş bir dille anlatmasıyla oldukça etkiledi.
Muzaffer İzgü'nün okuduğum ilk romanı. Adana'da geçen kendi çocukluğunu anlatmış. İLk sayfadan itibaren elimden bırakmadan bitirdim. Anlatımı olağanüstü. Yer yer gülümsetiyor, yer yer üzüyor. Yoksulluğun ne demek olduğunu, umudun fakirin ekmeği olduğunu çok güzel anlatıyor. Herkese tavsiye ederim.
Tahmini 11 yahut da 12 yaslarindaydim Muzaffer Izgu'yu evdeki kitapliktan elime aldigimda. Heyecanla okudugumu, zihnimde yarattigim soz konusu mahalleyi ve ailesini halen hatirliyorum. Yasim itibariyle muhakeme edemedigimi bir daha okumam gerektigini dusundugum kitap.
Belki bizim neslimiz okurken kendinden pek çok şeyler bulacak. Belki de biz kendinden bir parça bulabilecek son nesliz. Kendi çocukluğunu anlatırken aslında dönemin yaşantısını, zorluklarını da kayda alması açısından değerli bir kitap.
Muzaffer İzgü Türkiye'nin en çok okunan gülmece,genç ve çocuk kitapları yazarlarındandır. 107 kitap, iki yüze yakın radyo oyunu yazmıştır.Hikayeleri,kısa yazıları bir çok ödül almıştır. Zıkkımın Kökü kitabı kendi hayatını anlattığı nahif,samimi,bir çocuğun masumiyetini içtenlikle dile getirdiği,yoksulluğun içerisindeki umudun,azmin romanıdır.Okura çok fazla bi edebi doyum sağlamasa da kitap bu onun belki de edebi süslemelerden ve otobiyografisindeki samimiyetimdendir diye düşünüyorum.Çok az yazar gerçekten samimidir çünkü otobiyagrafilerde.Aziz Nesin kendisini taklit etmekle suçlamış olsa da ben Muzaffer İzgü’nün kendi halindeliğiyle ve öğretmen kimliğiyle azimli ve Türk Edebiyatı için önemli özgün bi yazar olarak görüyorum.
Tiyatro oyunu da yazmaya yönelen İzgü, özel tiyatrolarda oynanan, radyolarda yayınlanan oyun ve skeçleriyle ün yapmıştır aynı zamanda. Yazdığı ilk oyun, Nejat Uygur için yazdığı “İnsaniyettin’dir.”
42 roman ve öykü kitabının yanı sıra,73 çocuk kitabını yayımlamıştır yazar.Zıkkımın Kökü romanında olduğu gibi Ekmek Parası adlı eserlerinde de kendi yaşam öyküsünü ortaya koymuştur. İyi okumalar.
Daha önceden de Muzaffer İzgü okumuşluğum vardı diline/kalemine yabancı değildim. Gene aynı izgü kendi hayatını yazmış. Yoksulluğunu o döenmin koşullarını anlatmış o kadar samimi bir kitap ki okurken kaptırıp bitirebilirsiniz. Muzo okumaya hevesli ama maddi durumu el vermediği için hem çalısıp hem okumak zorunda aynı zamanda ailesene de bakmak zorunda kalıyor okurken onunla beraber sanki o günleri siz de yaşıyorsunuz ama size salt duygu sömürüsü yapmadan mizahı da kullanarak hissettiriyor sıkılmadan okuyup bitirirsiniz.
"Bıkmadın mı bi kış okuldan?" "Bunlar başka ana,roman" "Kafanı bozmasın?" "Bozmaz meraklanma!"
Bu kısım bana beni hatırlattı benim yaş civarımın da-ki Muzaffer Izgu bu sozleri çok çok once duymuş olsa da- çok duymuş olduğu sözlerdir. Iste Muzo o kadar bizden dedirtti. Belki de bu cografyanın kaderidir bu sözler o nedenle zaman dinlemez.... Kesinlikle Muzaffer Izgu okuyun derim.
Dönemin yoksulluğunu duygusal bir hava yaratmadan, mizahi bir dille aktarmaya çalışan; okumak uğruna katlandığı zorlukları ve yaşam mücadelesini anlatan Muzaffer İzgü'nün otobiyografik romanı.
Yazarın yaşamından alıntıladığı kesitler sizi çocukluğunuzdaki sobalı evlere götürüyor ve bazen içinizi sıcacık yapıyor.
Yazarın hayatına yönelik okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla ısınmak amacıyla gittiği kütüphanelerde tanışıyor kitaplarla ilk defa ve böylelikle başlıyor yazarlık hayatına. Hal böyle olunca insan sevinse mi üzülse mi bilemiyor bunca yoksulluğa... Bundan olsa gerek ki yaşadığı onca sıkıntı eziyete rağmen herhangi bir isyan cümlesine rastlamıyorsunuz kitabın hiçbir sayfasında.
Yadırgadığım tek konu yazarın karşı cinsle yaşamış olduğu kimi zaman travmatik, kimi zaman ahlaki değerlere uyumsuz bulduğum olayları okuyucuya sıradan ve normal algısı yaratarak anlatması.
Babamin ilkokul ogretmeni olmasi sebebiyle kucuk yaslarimda tanistigim, 2020 yilininin son aylarinda tekrar okuma imkani buldugum kitap harika bir biyografik roman. Muzaffer Izgu'nun nasıl bir ortamda büyüdüğünü görüyoruz. Kitabin ilerleyen bolumleri ilk aşkı Raziye etrafında dönüyor, Anlatılanlar genelde dram içeriyor ama komik anlatim tarziyla bu drami trajikomik bir sekilde hissediyoruz. Yoksulluğun, fakirligin yaratıcılığını arttırdığı bir babayla, fedakar bir anneyle, yağmurda eriyen bir evde ailesiyle geçirdiği o sefalet günlerini inanilmaz bir dille anlatmış Muzaffer Izgü. Insanin icine isleyen, uzun sure etkisinde birakan bir eser.
Nasıl olur da Adana hakkında böyle bir roman olur ve okumam deyip başladım. Adana'ya uçarken o kadar büyük bir keyifle okudum ki çoğunu. İnsanın kelimeleri ne değerli, hele kelimeler size çocukluğunuzu ve anavatanınızı hatırlatıyorsa. "Deli dellendi galan", "deneli şalgam", "ağam" , "gardaş" ve daha onlarcası. Sert sessizlerin yumuşadığı kelimeler yüzünüzü güldürürken küçük bir çocuğun fakirlik, yaşam, aşk ve geri kalan her şeyle mücadele edip nasıl yetişkin olduğunun hikayesiydi zıkkımın kökü. Nur içinde yatsın Muzaffer İzgü, ne de güzel yazmış koca kitabı baştan sona.
Yazsam hayatım roman olur derler ya Muzaffer İzgü de yazmış hayatını roman olmuş. Yoksullukla başetmeye çalışırken neşesini yitirmeyen, derme çatma barakalarının penceresini bir mevsimde batıya öbür mevsimde doğuya açan, gaz tenekesini çamurla sıvayıp mangal yapan baba, eskileri bozup yeni pantolonlar diken anne, sıcak bir yer buldum sobası gürül gürül yanıyor diye götürdüğü yer kütüphane çıkan arkadaş. Bol bol ısınıp bol bol okumalar. Hayata direnirken gülümsemeyi unutmayan sevgi dolu bir aile. Bu kitabı tekrar okurken tekrar gülümsemekten kendimi alamadım.
Muzaffer İzgü’nün ağlatırken güldürdüğü özyaşam öyküsü.. Okurken sürekli olarak, ‘bu nasıl bir yokluk, bu nasıl zor bir yaşam’ diye düşündüm. Bu boyutta olmamakla birlikte, 60 yıl önce bir memur ailesinde doğmuş bir kişi olarak, en azından çok yabancı kalmadım bu öyküye, anlayabildim; o dönemler öyle, çok çok zor dönemlerdi. Ama halâ bu boyutta yokluk, yoksulluk var mı? Var maalesef ve bu dönemde o kadar yokluğu anlamak, kabullenmek istemiyor insan.. Muzaffer İzgü çok iyi bir yazar.
Yapılabilecek en güzel yorumu düşünürken daha önce ekşi sözlükte yapılıdığını gördüm. Bence de en doğru ve en iyi yorum oydu: Türk Şeker Portakalı.. Kitap belki de Muzaffer İzgü'nün en iyi kitabı, sanki kendini de aşmış bu otobiyografisinde.. Çok samimi sıcak bir yaşam öyküsü. Yokluğu, yoksulluğu ve o dönemdeki çocukluğu çok iyi anlatmış mutlaka okunması gereken eserlerden..
Bir çocuğun ve ailesinin fakirlikle, yoksullukla geçen hayatlarının içindeki umut kırıntıları çok güzel anlatılmış. Yoksulluktan bir çocuğun kendisini kurtarma hikayesi ve yaşadıkları insanın içini ısıtıyor.