İkinci Dünya Savaşı'nın buhranlı günlerini yaşayan İstanbul ve yerlerini Anadolu'dan gelenlere bırakan İstanbul zenginleri... Bu çalkantılı süreçte, Salkım Hanım'ın taneleri gibi dağılan aile ilişkileri... Varlık Vergisi'nin ağır yükünü sırtlayıp Haydarpaşa Garı'ndan Aşkale'ye sürüklenen Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler... Sürgün dönüşünde, Haydarpaşa İskelesi'nde, vapur bileti alabilmek için bir simitçi çocuktan borç para istemek zorunda kalan İbrahim Fuad Beylerin dramı... bu kitapta, Türkiye'nin bunalımlı bir dönemini, kimi zaman öfkelenerek, çoğu zaman da derin bir hüzne gömülerek okuyacaksınız.
Öğretmen bir anne ve avukat bir babanın oğlu olarak İstanbul’da doğan (1936) Yılmaz Karakoyunlu, liseyi Diyarbakır’da okudu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdikten sonra (1960) bir bankada müfettiş yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1963’te müfettiş oldu ve üç yıl sonra Devlet Planlama Teşkilatı’na girdi. Lisansüstü öğrenimi için ABD’ye gönderildi (1969), doktorasını İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı. Sabancı Holding’de, Kanal D televizyonunda ve Tekstilbank’ta çalıştı. Daha sonra Anavatan Partisi’nden İstanbul milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Tiyatro Yazarları Derneği üyesi olan Karakoyunlu, "Sabah" gazetesinde köşe yazıları da yazdı. İlk romanı "Salkım Hanım'ın Taneleri"nde İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’daki ticaret sermayesinin el değiştirmesini ve bu süreçteki ahlakî ve kültürel yozlaşma ile Varlık Vergisi uygulamalarıyla güç duruma düşen azınlıkların dramını işledi. "Üç Aliler Divanı", Atatürk’e yapılan suikastı ve Cumhuriyet'in kurucu kadrolarıyla İttihatçılar arasındaki hesaplaşmayı, "Güz Sancısı"nda ise İstanbul’da 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Olayları’nı romanlaştırdı.
Kitabın esas önemi işlediği konudan kaynaklanıyor: Varlık Vergisi. Yakın tarihimizin önemli olaylarından biri. Ben okuyucu olarak tarihçilerin ve siyasilerin yuvarlak yorumlarına sahip değilim. Yapılan yanlışlarla yüzleşmediğimiz taktirde ileride tekrarlanacağını düşünenlerdenim. Kültürel olarak, her gidenle daha da fakirleşiyoruz, yalnızlaşıyoruz. Bunun için okunmalı.
Kitabın dilini sade buldum, sanatlı bir dil kullanılmamış. Kitap genelinde şuna benzer bir yapı hakimdi:
Umut Suavi karanlık sokakta volta atıyordu. Mehmet Tevfik koşarak geldi. Göz göze geldiler. Çarpık kapıya doğru yöneldiler. Umut Suavi bir hışımla kapıya yüklendi. Kapı büyük bir gürültüyle yıkıldı. Özkan Efendi ortalıkta yoktu. Kar yağmaya devam ediyordu.
Eylemsel bir sıralama var. Farklı karakterlerin hikayeleri de kesim kesim anlatılıyor. Kendini okutsa da okuyucuya temas edemiyor. Eserdeki tüm kadın karakterler güzel, çirkini yok.
Son olarak, Türk okuyucusunun bir eserde "burada kötülük var" algısını oluşturabilmesi için illa düşmüş kadın, her değere saldıran arsız adam vb. görmesi gerek sanırım. (Yeşilçam etkisi midir nedir?) Günümüzde kötülük kavramı bu değil artık. Mutlaklık yok. Her şey belirsiz, karışık ve değişken. Herkesin kendini iyi olarak tanımladığı fakat aynı zamanda kötülüğün sıradanlaştırıldığı, normalleştirildiği bir dünyada yaşıyoruz. Bunu yazına aktarabilmek için uğraşı gerekli.
Yeni kuşağın pek bilmediği, eski kuşağın anlatmaktan, anmaktan imtina ettiği bunalımlı bir dönemi anlatıyor Salkım Hanımın Taneleri. Bence mutlaka okunması gereken bir kitap. Yan karakterlerin sayısı biraz fazla. Okurken yer yer kim olduklarını unuttum. Kitapta ufak bölümler içinde bu karakterlerin yaşamlarından kesitler sunulmuş. Bu kesitler bölüm arası verilmeden paragraf arasına sıkıştırılmış. Benim için okumayı zorlaştıran bir etkendi. Ama genele bakıldığında kitap harikaydı.
"Cumhuriyetin de garibeleri vardır. Bizim Cunhuriyetimiz henüz yirmi yaşında. Bilirsiniz, bu yaşlarda bazen başlar dumanlı olur. Bu kültürü hazmetmek zaman ister. Bu sabrı göstermeye mecburuz... Devlet, mükellefin vergi ahlakını bozdu. Cumhuriyet'in en büyük ayıbı budur" (Shf. 152)
"Servetin el değiştirmesi mirasta da olur. Bir servet sınıf değiştiriyor ise, işte o zaman fırsat doğuyor demektir... Herşey altüst olur. Bütün kültürleri ahlakını değiştiren olay budur."
"Zengin olan iffetli yaşasın, yoksul olan uygun şekilde yesin."
Gerçekten,İstanbul’da servet sınıf değiştiriyordu.Anadolu’nun palazlanmış esnafı İstanbul’un ticaretini yavaş yavaş devralmaya hazır bir ordu gibi gelip yerleşmiş, Varlık Vergisi’nin talan ettiği piyasada ne varsa kapışmıştı. Bu ganimet paylaşmasından, çok yakında yeni bir ordu güçlenecekti. Fuat Hulusi Bey’in söylediği gibi, “İblisi olmayan bir İstanbul düşünülemez”di. (S.136)
Yıllar önce izlediğim filminden sonra okuduğum romanıyla gördüm ki sinemaya tadında bir uyarlama olmuş. Kitabın dilinde akıcılığı bozan geçişler ve hikaye atlamaları tadını kaçırıyorsa da Türkiye tarihinin utanç dolu yıllarını gözler önüne seriyor. Modern dünyada değişen birşey yok elbette, insanlar değişiyor ama genetik aynen devam ediyor. İstanbul'da servetin sınıf değiştirdiği, Varlık Vergisi'nin talan ettiği, dine sığmayan ganimet savaşlarının yaşandığı bir dönem... Ortada bir zulüm varsa ve haklı bir devlet kararıysa da sonucuna bakılınca zulmün oyunbozanlıkla sadece el değiştirdiği bir dönem... Romandan bana kalan bir cümle: "Hayat da ipliği kopan bir kolye gibiydi: kolayca dağılıyordu."
salkım hanımın taneleri, 'varlık vergisi'ni toplumdaki gelir ve kültür sınıflarının çerçevesinde ele alıyor. yazarın asıl amacının kurgudan, edebiyattan ziyade vergiyi ve sonuçlarını anlatmak olduğunu hissettim. dili çok yalın ve kurgu akıcıydı, çok fazla yan karakter vardı bu da okurken biraz daha dikkatli olmayı gerektiriyor. amacına uygun ve ilgi çekici, okunursa pek çok ders çıkarılabilecek bir kitap.
"Servetin el değiştirmesi mirasta da olur. Bir servet sınıf degiştiriyorsa, işte o zaman fırsat doğuyor demektir. Her şey alt üst olur. Bütün kültürlerin ahlakını değiştiren olay budur."
1940'lar İstanbul'u ve yakin tarihte bahsedilmekten imtina edilen Varlık Vergisi nin etkileri..
Böyle güzel bir isim ve kapak tasarımına sahip olduğu için hevesle aldım bu kitabı. Genelde çok okumadığım bir tür olduğu için dogru zamanı, kendimi hazır hissetmeyi bekledim ve başladım kitaba. Yazar İkinci Dünya Savaşı'nın buhranlı yıllarındaki Türkiye'yi hem ekonomik hem sosyokültürel açıdan güzel yansıtsa da kurgu kısmında büyük sorunlar mevcut.
Karmaşanın ve toplumsal bunalımların hakim olduğu günlerde dağılan aile ilişkilerini, Varlık Vergisi sebebiyle yaşanan krizleri, sürgünleri ve yaşanan dramları konu edinen bir konusu olduğunu söyleyebilirim. Peki kitap beni hangi noktada hayal kırıklığına uğrattı?
Kurguda çok fazla karakter ve birbiriyle alakasız olaylar zinciri mevcut. Bu da okurken bir türlü karakterleri benimseyememenize ve olay akışına dahil olamamanıza sebep oluyor. Çok daha kısa bir ifadeyle "Kitap beni içine çekmedi." Bir de kitabin filmi de varmış izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum açıkçası.
Tam bir karaktere ve onun hikayesine alışacağım, başka birine geçiyor. Ayrıca "namus ve edep" kisvesinde sarf edilen kısıtlayıcı cümleler ve sonrasında "şımarık" bir kadına şiddeti haklı bulurcasına yazılan satırlardan çok rahatsız oldum. Belki "O dönem de hayat böyleydi" diyenler çıkacak fakat yazar bu kitabı 1999 yılında çıkarıyor, Doğan Kitap 2013'te yeniden basıyor. Bu bağlamda kadına şiddetin böylesi arttığı bir dönemde bu kısımlar revize edilebilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca hiçbir dönemde kadına şiddetin haklı bir gerekçesi olamaz.
Karışık ve kalabalık karakter kadrosu, kopuk olay örgüsü, ciddi akıcılık sorunları ve son bahsettiğim kısımlardan ötürü kesinlikle tavsiye etmiyorum.
Bilirsiniz iyi ya da kötü, gelişime açık olan her kaleme saygım vardır fakat o kalemi kadına kalkabilecek bir el tutuyorsa benim ona saygı göstermem mümkün değildir.
"Bazen o yaşadığın kalp çarpıntısı hastalık belirtisi değil, vicdan azabıdır."
"İnsanların incelikleri kaybolmuş, onların yerine belirli kalıplar içinde duygusuz, şaşkın ve yorgun bir hayat gelip yerleşmişti."
Storytel uygulamasından ilk defa bir kitap dinledim. Az önce bitti ve bende bittim. :)
Yazar güzel bir konu bulmuş ancak o konuyu o kadar karışık aktarmış ki bir çok yerde kitaptan koptum... Kalabalık bir karakter ağı var ama herkesin hikayesi bölük pörçük ve tam anlamıyla sona ermeden nihayete eriyor... Bazı karakterler vardı ki ne için vardı hala kendimi sorguluyorum...
Kitap genel hatları ile kırsal kesimden kente göçen zamanla ticarete atılıp gayrimüslümlerin yok pahasına sattığı malları alıp İstanbul'un zenginleri arasına katılması ve değişimleri işleniyor. Diğer yandan Varlık Vergisi uygulama süreci ve insanların yaşamına nasıl etkilediğini okuyoruz...
Kitabın Adına İlham Veren Kolye ve Salkım Hanım kitapta bir kaç yerde geçiyor ve hikayelerle bağdaştırılma durumu zerrece tatmin etmedi beni. Filmini izler miyim bilemiyorum...
Hukuk tanımayan bir kararla devletin kendi tebaası olarak görmediği gayrimüslimleri hedef aldığı ve sonucunda üretim araçlarının el değiştirerek yeni bir zengin sınıfının yaratıldığı Varlık Vergisi dönemini anlatan bir eser. Edebi açıdan çok güçlü olmayan ve okuma yaparken olay geçişlerinde okuyucuyu zorlayacak kadar karışık bir anlatım içermesine rağmen dönemi anlayabilmek için okunması gereken kitap.
Yakın ama unutmak için herkesin elinden geleni yaptığı bir dönemi anlatan tarihimizden bir kesit sunuyor. Filmi de yapıldı. Karakter çok fazla ve okurken bu nereden çıktı şimdi dedirtecek şekilde neredeyse her paragrafta farklı olarak ortaya çıkıyorlar. Bu da takibi zorlaştırıyor.
"Servetin el degistirmesi, mirasta da olur. Bir servet sinif degistiriyorsa, iste o zaman firsat doguyor demektir... Her sey altust olur. Butun kulturlerin ahlakini degistiren olay budur." s.183
Salkım Hanımın Taneleri romanında Yılmaz Karakoyunlu, Türkiye’de gayrimüslimlere uygulanan Varlık Vergisinin karanlık ve sarsıcı boyutlarını anlatır. Bu konuyu edebî düzlemde geniş kitlelere açıklayan ilk yazarlardan biridir.
Romanın arka planında İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı, Sükrü Saracoğlu’nun Başbakanlığı dönemi yer alır. Yıllar 1942–1944, yani İkinci Dünya Savaşı’nın tüm ağırlığının hissedildiği zamanlardır. Ülke yoksullukla boğuşurken, Türkiye’de yaşayan Museviler ve diğer gayrimüslim topluluklar derin bir korku ve belirsizlik içindedir.
Varlık Vergisi, tarihimizin en tartışmalı uygulamalarından biri olarak, hem bireysel hafızalarda hem de toplumsal vicdanda derin yaralar açmıştır. Yanlış alınmış kararların, adaletsizliğin ve korkunun bir milleti nasıl yaralayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
Hayatın farklı yollarından gelen insanlar bir şekilde birbirleriyle etkileşim kurmak zorunda kalıp hayatlarını, sosyal statülerini dönüştürüyor. Satır aralarında verilen, karakterlerin olaylara ve durumlara olan tutum ve yaklaşım biçimleri, o dönemde yaşanan toplumsal travmayı da gözler önüne seriyor. Karakterlerin ağzından insan doğası, hayat ve kaderi nasıl anlamlandırdıklarını görüyoruz.
Bu kitabın filmi de var. Filmde karakterler biraz daha derli toplu bir şekilde sunulurken, kitaptaki geçişler biraz zorluyor. 'Recai mi? Bu kim şimdi? Nereden çıktı?' dedirtiyor. Bunun dışında olumsuz bir yorumum yok. Konusu kitabı okunmaya değer kılıyor ve kitap karakterleri çerçevesinde resmi belgelerin ötesinde bir bakış açısı sunuyor.
Aslında önemli bir konuyu, varlık vergisini aktaran bir roman olduğu için önemli bir kitap ancak okurken biraz zorlandım. Karakterlerin hikayeleri kesit kesit aktarılıyor, bazen kim kimdi hatırlamakta zorlandım, konuyu yani varlık vergisini de hayatlara yansıma şekliyle bence yüzeysel anlatıyor o açıdan da biraz hayal kırıklığına uğradım.
Majstorski roman, koji predstavlja ozbiljnu antropološku studiju. Uz ovaj roman čitalac povećava svoj senzibilitet, zahvaljujući nevjerojatnim prenosima atmosfere iz raznih životnih situacija. Može se reći da čitalac polako sazrijeva uz ovaj roman i stiče djelić mudrosti koju nije imao prije. Ovaj roman se može smatrati dijelom neke čudne "trilogije": Ankara(Jakup Kadri Karaosmanoğlu), Dragulji gospođe Salkim(Jilmaz Karakoyunlu), i Molitve su trajne, odnosno u izdanju Otvorene knjige Gospođa Rosela i njena ljubav(Tuna Kiremitiči). Preporuka je da se čita retrospektivno od Tune do Jakupa.
“Servetin el değiştirmesi, mirasta da olur. Bir servet sınıf değiştiriyorsa, işte o zaman fırsat doğuyor demektir… Her şey altüst olur. Bütün kültürlerin ahlakını değiştiren olay budur”.
Yazarından tahmin edilmeyen bir ustalıkla, kendine güvenen bir metin çıkmış. Konuyu çok sulandırmanış, ama biraz fazla "hepimiz kardeşiz" motifli olduğunu düşündürdü.
biraz fazla romantize ettigim bir kitap oldu sonunda durmus'un patlamasi biraz rahatlatti icimi ve bekir bence hasta birisi kafadan tesekkurler yilmaz karakoyunlu
This entire review has been hidden because of spoilers.
Vergi Hukuku dersimin profesörünün Türk vergi hukuku tarihini işlerken Varlık Vergisi (Faciası) başlığını anlatırken bahsettiği bir kitaptı. Önce filmini izledim, ikisi arasında bazı farklılıklar olsa da ilk defa filmini kitabına tercih ettiğim bir eser oldu. Kitap edebi yönden ziyade konuya odaklanmıştı, sakin bir kafayla okunmazsa karakter ve olay atlamalarından olay örgüsü kaçırılabilir. Ayrıca köylü kurnazlığının bir ülkeyi nasıl bir kültür ve değer yapısı içine hapsettiği acı da olsa gözler önüne seriliyor.
Neyse ki sesli kitap olarak dinledim..konu güzel;;varlık vergisi..ancak inanılmaz bir taraflilikla yazıldığı belli,kitabin ve ayni isimli filminin de aldığı ödüller düşündürücü..kalabalık karakter kadrosu,olayların devamlılık örgüsünün devamlı yarıda bırakılması,konunun paragraftan paragrafa değişmesi tüm ödüllerine ragmen iyi ki ama iyi okumayip, dinlemisim dedirtti ki bazi bölümleri birkaç defa dinlemek durumunda kaldım.. yıldızım sadece kitabin güzel ismine
Konu yanlışların yapıldığı bir dönemde geçiyor. Hüzünlü, acı! Hikayede kahramanlar suyun üzerinde yürüyor, ama hiç ıslanmıyorlar. Okuyucuya dokunamadan anlatılıyor öyküsünü.