Yine ağlayarak bitirdiğim bir kitap. Filler tepişirken olan otlara oluyor. Bir dağ başında, bir köyde siyasetten uzak çocuklar ölüyor, nehirler kana bulanıyor.
Bebek yaşında der zor’da tüm ailesini kaybeden, yeni ailesinde, yeni bir dil, isim, din ve hayat ile hayata başlayan bir kadın. Ama yaşadıkları öyle ağır ki ihtiyarlığında, sonunda torununa ( yazarımız) anlattığın da sanki her şey dün olup bitmiş gibi net zihninde. Acılar unutulmuyor elbet. Çocukları ve torunları için herkesin karşısına dikelen kadın, konu kendi hayatı olunca susup pusuyor. Kendin olabilmek gerçekten dünyanın en zor şeyi. 'İçimizdeki Ermeni' kitabında da benzer hikayeler okumuştum. İhtiyarlıkta söyleyebildikleri kökenleri ile ilgili hikayeleri. Yıllarca kendini en yakınından saklamak zorunda kalan yaşamları ve bu durum beni çok üzmüştü. Hayattaki tek amacı kendi olabilmek olan ben, kendini saklamış hayatları okurken çok yaralanıyorum. Çünkü gizlenmek açık olmaktan daha zor. Sonra merak ettim, acaba kaç hayat vardı böylesi, tek söz edemeden sönüp gitti? Kaç insanı bağnazlığımız ve sadece taraf olmak uğruna öldürdük sessizliğe mahkum ederek? Ana dilinden utanmayı yıllarca öğretiyoruz da kaç kişiye daha anasından-babasından utanmayı ve dahi nefret etmeyi öğrettik? Bizim sessizliğimiz de bu ateşe atılan odun aslında. Savaş ve ölüm çığırtkanlığına sessiz kaldıkça, Milliyetçilik - her türlüsü zehir- adı altında ırkçılığı körükleyenleri ‘ama’lı cümlelerle aklamaya çalıştıkça, kaybolan hayatların biri bizim hayatımız olacak. Çünkü nefret, sürekli yeni bir hedef bulur. Kimsenin ölmediği, çizilen fiziki sınırların, insan ruhundan daha önemli olmadığı bir dünya isteyelim. Anneanneler, dedeler, anneler.. herkes istediği kişi olabilisin, ay işalla.
“ Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil gibi kategorilere ayrılırlar. Halbuki bu kadar karmaşık değildir. İnsanlar sadece ikiye ayrılırlar: İyi insanlar ve kötü insanlar.” Der Albert Einstein.